"doğal aşağılıklığı, dünyaca aşikar olandır." demiş, marki de sade.
"erkeğin şaşkınlığıdır." diye yunan ve latin atasözü olsada, "mutfakta bir şirret, kilisede bir azize, sokakta bir melek, yatakta bir maymun." olarak kadını tarif eder, 16.yy. ingilteresi.
günümüzden daha da eskilere, 2350 sene öncesine gider isek; aristo "bir aşağılık erkek" diyerek, kadını yaratılan ilk insan olan erkeğin defolu hali gibi görür.
papa alexandre ise "yumuşak erkek" diyerek, günümüzden 280 sene önce aynı algının başka bir penceresinden kadına bakar.
sanatçılar, biraz daha duygusal kadına yaklaşır.
fransız şair paul claudel "tutulmayan söz" demesi altında, kadını günahların anası olarak gören hıristiyan dogmasının izini belli eder.
tabi ki; yunan-ingiliz-latin-sloven atasözleri de kadını "lüzümlu şeytan" görür.
kadın duygusallığını,
zorluklarda ve acılarda-aldatılmışlıklarda, yüzünde hüzün ve gözyaşı olan kadını "sırrı olmayan sifenks" diye dillendirir, oscar wilde.
ya erkeğin aldatılmışlığını yaşatan kadın?
acısı erkeğin içini sönmez kor gibi yakar.
verdiği değerlere acıyan erkek; "içine altın elmalar koyduğumuz gümüş tabak" der, goethe gibi.
bazen erkeğin en çaresiz kaldığı anlara, hep kadınlar etkendir.
isyan eder erkek, "kadın, başka ne olabilir ki?
dostluğa bir düşman,
gökten gelmiş bir ceza,
bir doğal baştan çıkarıcı,
bir cazibeli bela,
bir dahili tehlike,
bir boyalı hasta!..
bu yaratığı din izin vermiyor diye boşamak günah ise, o zaman kadın zorunlu bir işkencedir.
o zaman ya dine karşı gelerek onu boşayacaksınız ve zina işleyeceksiniz, ya da hayatınızın sonuna kadar onun dırdırına tahammül edeceksiniz." der, tıpkı; aziz john chrysostom un 1700 sene önce söylediği gibi.
belki de kiliseye bağlılık ve engisizyon korkusu ile eşlerinin işkencelerine katlanan insanların çektiği çileye tercüman olduğu için aziz chrysostom için "altın ağız" yakıştırması yapılmıştır,
kimbilir?
basit bir fundamentale, karşı cinsle olan diyalog ve ilişki - iki insan arasındaki ilişki burdaki kasıt, aşk ilişkisinde olma durumu değil - konusunda çok belirgin bir tutuma sahip olan insan cinsi.
eğer kadın, karşısındaki erkeği fiziksel olarak beğenirse: o erkeğin her türlü abzürd ve etik dışı davranışını tolere edecek bir zihinsel örtüye bürünebiliyor. tanımadığı birini "ayy kaba, öküz" diyerek tahkir edeceği minvalde davranışlar karşısında, fiziği beğenilen erkeği "çılgın, farklı" olarak niteliyor.
eğer kadın, karşısındaki erkeği fiziksel olarak beğenmezse: o erkek ağzıyla kuş tutsa "kadın ruhundan anlamayan, anlayışsız bir erkek" damgası yemek zorundadır. zira, kadın o erkeğin ilgisini istemez ve onu tahkir ederek kendinden kaçırmaya çalışır.
bu "erkekler kadın ruhundan anlamıyor" geyiği de bu kaçış planının ürünüdür. kadın ruhu denen girift ve soyut saçmalığı kadınlar da anlamıyor. çünkü bilerek kendilerini anlaşılmaz kılmaya çalışıyorlar. gizem, giriftlik, bilinmezcilik hoşlarına gidiyor ve bunu bir kaçış yolu olarak kullanıyorlar.
erkeklerin yapacağı çok basit bir şey var: kadın ruhundan anlamaya çalışmayın. düzgün bir fiziğe sahip olun, işinizi gücünüzü elinize alın, hayatta güçlü olun. güçlü olun derken, insanları ezin orospu çocuğu gibi davranın demiyorum.
bu yeterlilikler sizi size zaten yetirir. illa ki sizi beğenen kadınlar, sizin "kadın ruhundan anlamamanızı" çok da takmazlar. bir de kadınlar ekseriyetle - ekseriyetle, hepsi değil - çok değer verilmesi gereken canlılar değiller. çocuk doğurabildikleri için kendilerini içten içe tanrı görürler ama elbette inkar ederler.
kendini tanrı gören birisi de ehemmiyeti haiz olmayan bir mahluktur.
not: buradan erkekler melektir kadınlar iğrençtir anlamı çıkmasın. zira insan nüfusunun büyük bölümü kokuşmuştur ve ahlaksızlığı normalleştirmiş, bir de ahlak diye sunmuştur.
erkeğin tersine kadın, çalışmayan bir insandır. aslında ona ilişkin söylenecekler bununla kalabilirdi, çünkü temel insan kavramı hem erkeği hem de kadını kapsayacak kadar çok genel, çok hatalı olmasaydı, kadın için söylenecek pek fazla bir şey kalmazdı.
yaşam insanlara iki seçenek sunar: hayvansal bir varoluş -düşük bir yaşam düzeyi- ve manevi bir varoluş. kadın kuşkusuz ilkini seçecek ve fiziksel refahı öne çıkaracak, kuluçkaya yatacak bir yer ve engellenmeksizin üreme alışkanlıklarıyla oyalanacak bir ortam arayışına koyulacaktır.
erkekle kadının aynı zeka potansiyeliyle doğduğu ve cinsler arasında zeka açısından temel bir fark olmadığı kesin bir gerçek olarak kabul edilebilir. ayrıca, körelmeye, kısırlaşmaya bırakılan her potansiyelin, işlevini yitireceği de çok iyi bilinmektedir. kadınlar zihinsel kapasitelerini kullanmazlar. aslında bilerek bu kapasitelerinin bozulmasına göz yumarlar. birkaç yıllık aralıklı eğitimden sonra, tali (sonradan gelişen) ve geri döndürülemez bir aptallık durumuna yönelirler.
neden kadınlar kendi zihinsel kapasitelerinden yararlanmıyor? kadınların kendi beyinlerini kullanmamalarının tek bir nedeni vardır, o da ihtiyaç duymamalarıdır. yaşamlarını sürdürmeleri için zihinsel kapasiteleri vazgeçilmez değildir.
teorik olarak güzel bir kadın, bir şempanzeden daha az bir zekaya ihtiyaç duyar ve buna karşılık kimse onu topluma uymayan bir yaratık olarak değerlendirmez.
olsa olsa en geç 12 yaşına kadar, kadınların çoğu fahişe olmaya karar vermiştir. ya da başka bir deyişle, kendileri için, bir erkek seçip bütün işi onun yapmasını sağlamaktan oluşan bir gelecek tasarlamışlardır. bu işlevlerine karşılık olarak kadınlar da erkeğin belli zamanlarda vajinalarını kullanmasını göz yummaya hazırdır. bir kadın buna karar verdiği anda beynini geliştirmekten vaz geçer. elbette çeşitli dereceler ve diplomalar alabilir. bunlar onun erkeklerin gözündeki piyasa değerini arttırır, çünkü erkekler, birşeyleri ezbere bilen bir kadının, ayrıca erkekleri de tanıyıp anlayacağına inanır. ama cinsler arasındaki iletişim olasılığı da işte bu noktada ortadan kalkar. yolları sonsuza kadar ayrılır.
erkeğin tekrar tekrar yaptığı en büyük hatalardan birisi, kadını kendi eşiti olarak, yani eşit zihinsel ve coşkusal kapasiteye sahip bir insan olarak değerlendirmesidir. kadını gözleyebilir, dinleyebilir, tepkilerine bakarak duygularını yargılayabilir, ama her şeye karşın, kadını sadece yüzeysel belintilerle yargılamaktadır. çünkü kendi değer ölçülerini kullanmaktadır.
erkek, kadının yerinde olması halinde ne söyleyeceğini, düşüneceğini ya da yapacağını bilir. can sıkıcı ilişkiler durumuna baktığı zaman, kadın görünürde amansız bir davranışa girmişse, onun yerinde olması halinde yapacağı şeyi kadının da yapmasına engel olan bir şey olması gerektiğini düşünür. bu da erkeğin tarafında doğal bir tepkidir, çünkü insanların kendilerini soyut düşünme yetisi olan yaratıklar olarak değerlendirmesi durumunda kendini herşeyin ölçüsü saymaktadır, bunda da haklıdır.
bir erkek bir kadının yemek pişirme, bulaşık yıkama ve temizlik işlerinde saatler harcadığını gördüğü zaman, bu işlerin onu belki de mutlu ettiği, çünkü tam da onun zeka seviyesine uygun işler aklına hiç gelmez. o anda, bütün bu ön angaryanın, kadını, bir erkek olarak önemli ve arzu edilir bulduğu onca şeyi yapmaktan alıkoyduğunu düşünür; bu nedenle kadının yaşamını kolaylaştırmak ve onu, erkeğin düşlediği yaşam biçimine sürüklemek için otomatik bulaşık makineleri, elektirikli süpürgeler, hazır yemekler icat eder.
ama hayal kırıklığına uğrayacaktır. kadın, kazandığı zamanı tarihle, politikayla ya da astronomiyle aktif bir biçimde ilgilenmek için kullanmak yerine, pasta yapar, iç çamaşırlarını ütüler ve oya yapar ya da özellikle maceracıysa banyo duvarını çiçek çıkartmalarıyla bezer. bu nedenle erkek bu tür şeylerin, varlıklı yaşamın temel öğeleri olduğunu düşünür. bu fikrin ona kadın tarafından aşılanmış olması gerekir, çünkü erkek, pastanın dışarıdan satın alınmasına da, iç çamaşırının ütüsüz olmasına da, banyo duvarlarında çiçek desenlerinin bulunmamasına da gerçekten aldırış etmez. kadının bu amaca ulaşmasını kolaylaştırmak ve onu angaryadan kurtarmak için mikserler, mutfak robotları, ütüsüz giyilebilen çamaşırlar ve çiçek süslemeli tuvalet aletleri, fayansları icat eder; ama kadın hâlâ edebiyatla, politikayla ya da evrenin fethiyle aktif ve ciddi bir şekilde ilgilenmez. onun için yeni bulunan bu boş zaman tam zamanında imdada yetişmiştir. artık kendisiyle ilgilenebilir; ve elbette entelektüel başarı özlemi ona yabancı olduğu için, o da dış görünüşü üzerine odaklaşır.
bu aşama bile, erkek açısından kabul edilebilir. karısını gerçekten sever, onun mutluluğunu dünyada başka her şeyden çok ister: bu nedenle akmayan rujlar, su geçirmez maskara, ütü gerektirmeyen gömlekler, kullanılıp atılan alt bezleri, vb. geliştirir; hepsinin tek bir amacı vardır. ihtiyaçları bu kadar duyarlı, bu kadar arı olan bu yaratığın sonunda özgürleşmesini umar. bu özgürlük, kadının, erkeğin düşlediği yaşam düzeyine ulaşması -özgür bir erkeğin hayatını yaşaması- için gereklidir.
sonra da oturup bekler. sonunda kadın ona kendi iradesiyle gelmediği için, onu kendi dünyasına çekmeye çalışır. erkeğin yaşam biçimine alışması için çocukluktan karma eğitimi getirir. her türden bahaneyi kullanarak, kadını üniversitelere çeker ve yaşamın harikalarına ilgisini uyandırma umuduyla, onu kendi buluşlarının gizemlerine çekmeye çalışır. kadının, en son erkek kalelerine girmesini sağlar, böylece böylesine emekle kurmayı başardığı yönetim sistemini değiştireceği umuduyla oy hakkını kullanarak gelenekleri kendi görüşleri doğrultusunda değiştirmesi için kadını özendirir, kendi değerlerinden vazgeçer. belki de kadının dünyaya barış getireceğini de umar, çünkü ona göre kadınlar, başarıdan yana bir güçtür.
bütün bunlarda öylesine kararlı ve inatçıdır ki, kendini aptal yerine koyduğunu (elbette kendi standartlarıyla) göremeyecek duruma gelir. kadınlar, olaylara belli bir mesafeden bakma yetisinden yoksundur, bunun sonucu olarak da mizah duygusundan tamame nyoksun kalmaktadırlar.
hayır, kadın erkeğe gülmez. olsa olsa sinirlenir. eski ev ve yuva kurumları, kadının entelektüel arayışların tamamından ve daha iyi iş iddialarından vaz geçmesini haklı çıkarmayacak kadar çağdışı değildir. ancak ev işleri daha çok mekanize olduğu, yeterince anaokulları açıldığı, ya da erkekler çocukların vazgeçilmez olmadığını anladığı (ki daha önce anlamış olmaları gerekirdi) zaman ne olacağını insan merak ediyor.
erkek, amansız ilerleme koşusunda bir an durup bu ilişkiler durumunu düşünecek olursa, kaçınılmaz olarak, kadınlara bir zihinsel uyarım duygusu verme çabalarının tamamen boşuna olduğunu görecektir. kadınların daha zevkli, daha çekici, daha "kültürlü" olduğu doğrudur, ama yaşam beklentileri dahe entelektüel değil, hep maddeci olacaktır.
kadın, erkeğin üniversitelerinde kendi teorilerini geliştirmesi için öğretilen zihinsel işlemlerden hiç yararlandı mı? kendine ait orijinal bireysel araştırmalar yapması için ardına kadar açılan araştırma kurumlarından hiç yararlandı mı? kadınların, kütüphaneleri dolduran o harika kitapları okumadığı erkeklerin kafasına dank etmeyecek mi? kadın, müzelerde erkeklerin yarattığı harika sanat eserlerine hayranlık duyabilse de, kendisi hiç bir zaman yaratmayacak, sadece kopye edecektir. kendini özgürleştirmesi için kadınlara yönelik olarak hazırlanan oyunlar, filmler ve görsel gösteriler bile taşıdıkları eğlendirici değeriyle yargılanmaktadır. devrime giden ilk adımı asla kadınlar atmayacaktır.
kadını kendi eşiti olarak gören bir erkek, kadının yaşam biçiminin boşunalığını kavradığı zaman, doğal olarak, bunun erkeğin hatası olduğunu, kadının erkek tarafından baskı altına alındığını düşünme eğilimi gösterir. ama çağımızda kadınlar artık erkeklerin iradesine tabi değildir. aslında tam tersine. kadına, özgürleşmesi için her türlü fırsat tanınmıştır ve bunca olandan sonra eğer hâlâ zincirlerini kırmamışsa, bundan tek sonuç çıkar: aslında kırılacak bir zincir yoktur.
erkeklerin kadınları sevdiği, ama ayrıca küçümsediği doğrudur. hayatını kazanmak zorunda olduğu için sabah erken kalkıp yeni dünyalar fethetmeye giden (ve ender olarak başarılı olan) bir insan, bu tür arayışlarla ilgilenmeyen bir başkasını mutlaka küçümseyecektir. bu aşağılama, kadınların zihinsel gelişimini sağlamak için erkeğin giriştiği çabaların temel nedenlerinden birisi bile olabilir. erkek, kadınlardan utanır ve onların da kendilerinden utanmaları gerektiğini düşünür. bu nedenle, bir centilmen olduğu için de yardım etmeye çalışır.
erkekler, kadınların hiçbir hırs taşımadığı, bilgi arzisi, kendini kanıtlama ihtiyaçı hissetmediğihi kavramaktan acizdir; oysa bütün bunlar onun için hayati bir öneme sahiptir. kadınlar, erkeklerin ayrı bir dünyada yaşamalarına göz yumarlar, çünkü o dünyaya katılmak istemezler. neden katılsınlar ki? erkeğin bağımsızlığı onlar için hiçbir anlam ifade etmez, çünkü kendilerini bağımlı hissetmezler. hatta hiçbir entelektüel hırsları olmadığı için erkeğin zihinsel üstünlüğü karşısında utanma bile hissetmezler.
kadının erkek karşısında büyük bir avantajı vardır: kadının seçme özgürlüğü vardır: bağımsız bir yaşamla, aptalca, şımarıkça, asalakça bir yaşam arasında seçme yapabilirler. bu sonuncusunu tercih etmeyen kadınların sayısı çok azdır. erkeklerinse elbette tercih şansı yoktur.
eğer kadınlar gerçekten de erkeklerin baskısı altında olduğunu hissetseydi, tıpkı buyurganlardan korkulup nefret edilmesi gibi onlar da erkeklerden korkup nefret ederdi. erkeğin zihinsel üstünlüğü karşısında utansalardı, durumu değiştirmek için her çareye başvururlardı. kadınlar gerçekten bağımlı ve kelepçeli olsaydı, elbette tarihin bu en elverişli döneminde kelepçelerini çoktan kırmış olmazlar mıydı?
dünyanın en gelişmiş ülkelerinden biri olan isviçrede (ki son zamanlara kadar kadınların oy kullanma hakkı yoktu), kantonlardan birisinde kadınların oy kullanmak isteyip istemediklerini belirlemek için bir araştırma yapılır. kadınların çoğunun kadınların oy kullanmasına karşı olduğu ortaya çıkar. erkekler şoke olur, çünkü dünyalık olmayan bu tutum, yüzyıllar süren erkek egemenliğinin bir başka kanıtı olarak değerlendirilir!
oysa ne kadar yanılıyorlar! kadının hissettiği en son şey baskı altında olmaktır. tersine, cinsler arası ilişkideki en can sıkıcı gerçeklerden birisi, kadının dünyasında erkeğin olmadığıdır: bu nedenle kadının kendini aşağılık ve dolayısıyla isyankar hissetmesine nasıl yol açmış olabilir ki? her şey bir yana onun erkeğe bağımlılığı sadece, tıpkı bir turistin uçağa, bir café sahibinin kahve makinasına, bir arabanın benzine, bir televizyonun elektiriğe bağlı olması gibi nesnel, "fiziksel" bir bağımlılıktır. bu tür bir ilişkide can sıkıcı hiç birşey olamaz.
diğer erkeklerle aynı yanılgıya düşen ibsen, dolls house adlı oyununun, kadın özgürlüğü için bir manifesto olmasını ister. 1880 yılındaki gala gecesi erkekleri gerçekten şoke eder ve erkekler, kadının durumunu düzeltme yönünde daha keskin bir mücadele vermeye and içerler. bu moda sürerken kadınlar kendilerini özgürleşme mücadelesine kaptırır ve kadına seçme ve seçilme hakkı için hakkı için mücadele eden kadınlar olarak yeni oyunlarının tadını çıkarırlar.
sartre da daha sonra kadınlar üzerinde derin bir etki bırakmıştır. kadınlar, sartreın felsefesini ne kadar iyi anladıklarının bir kanıtı olarak saçlarını bele kadar uzatıp siyah süveter ve pantolon giyerler.
çin komünist lideri mao tse-tung bile başarılıydı: mao modası bütün bir sezon sürmüştü.
dipnot: esther vilar'ın kadının dünyası kitabından alınmıştır.
Kurumuş, çatlak toprak kadar kırılgan ve birazcık da alıngan
Ve Afgan kızın gözbebeklerinde bakarken haşhaş tarlalarına
Yorgan diker ve söker fadime; ana avrat söver gibi
Dizer ve çözer hayat, o ise hayattan bezer
işte ona benzer;
Karşıyaka istasyonu'nda elleri sıcak ekmek kokusu, yüzü yorgun bir kadına rastlamak
Islak ağaca dokunan rüzgarın ürpertisi içimde şimdi
Kaç gece koynunda uyuduğum kuytusunda söğüt gölgesi yanlızlıkla,
Azınlıkta kalmış sesin buğusu dökülünce halı tezgahlarına ilmek ilmek
Gara yaklaşmakta galiba 12:15 treni kadının yüreğinde sahipsiz kara saplı bıçak
Kırık testisiyle ölü su misali yol alır yörük Ayşe'm menzile daha cok var
Benzin kokulu traktör kasalarında ırgat Halime'min türküsü
Yarası henüz taze gelin Emine'min: Vur Emin vur daha yetmedi mi?
Gardan ayrılmakta kaderin gidişine verilen bilet;
Dönüşü olmayan yol demek
Ve onlara benzer galiba kadının cilekeş tesellesi.
Üstünde dağınık bir şarap kokusu
Tütüne giderken yanlızlığın korkusu
Üstüne üstlük bir de yanlışlık tortusu
Çizilmeyen resimdeki anlatmaya çalıştığım kadın
Aldatmaya dayatılmış bir sıkımlık kurşun.
Küstüğün kelimelere dargın bakışımsın
Dalgınlığıma gelip dayansan bir an
Anladığımda aslında çok geç
Çizilmeyen resimdeki o bilinmez tebessüm
Neden diye sorma artık küstüm kahvesine aşinalığım.
Durgun su birikintisindeki kirli birikmişliklerimizle o yüz
De ki seni anımsamaktan usanmış bir susamak
Sus ama; deme lütfen
ince bir tüle benzemek senin suçun
Ucumun iki yönü yönsüz uçurum
Çizilmeyen resim çerçevesinde çepeçevre ölüm.