gazetedeki koşe sütununun her santimine acıdıgım yazardır. sürekli aynı şablon. sürekli aynı bayagı genc kızın günlügü tarzı hikayeler. ve bu hikayelerde kullanılan kelimelerin degişik kombinasyonları.. rüzgar, hayat, yaşam, mutluluk, mutsuzluk, ümitsizlik, duygular, alaçatı, aşk, bakışlar, manzaralar vs..vs..
insanın elinde ülkenin en büyük gazetelerinden birinde yazma gibi bir imkanı olunca, okuyucuda dogal olarak bir şey bekliyor. bana bir şey söyleyecek, beni egitecek, hoş zaman geçirtecek şeklinde. tamam nevi şahsına munhasır degil. bunun pek çok örnegi var ama beklentiler de kaybolup gidiyor. artık ezber bozmanın zamanıdır haşmet babaoglu için. zincirleri kırma zamanıdır. çemberi genişletme zamanıdır.
penolope cruz'un nasıl çekici olduğunu anlattığı bir yazısında
"Erkekler güzel kadınları beğenirler.
Dikkat; "beğenirler" diyorum.
Etkilenirler de diyebilirim.
Ama iş sevmeye, bağlanmaya, "ava giderken avlanmaya" gelince...
Güzel kadınlar değil, güzelleşebilen kadınlar öne çıkar.
Birdenbire...
Güneş açar gibi...
Siz üşürken içinizi ısıtmak için güzelleşen kadınlar!"
satırlarıyla harika tespitlerine bir yenisini daha eklemiş, bu gibi tespitleriyle okurken zevk verebilen bir yazar abimiz.
90 dakikada ve ahmet hakan ile olan polemikte saglam adam izlenimi veren ama, ayse hanım ile nikahsız birliktelik yasaması, kadının bir dönem gidip okan bayülgen ile gezmesi ve buna geri dönmesi, ulan bu alemde harbi hiç erkek yok denmesine sebebiyet vermiştir, erkek sevdigi kadını ücretsiz kullanıyor izlenimi vermez, kadın her ne kadar saygıyı haketmese de sen deger veriyorsan o kadına, degerin nikah ile göstereceksin, e şimdi ne oldu hiç, iki haftada okn bayü,lgen gezdi keyfini çıkardı kadının, e geri döndü ve kabul gördü. ayrıca kadın program yapınca karakteri görüldü ki hiçte o duygusal yazıları hakedecek bir karakter degil, asla tek satırını bile, annesi ile hovarda konusmaları yapan bir tip.
doksan dakika isimli futbol programında futbol kuralları ve taktikleri üzerine yorum yapan aşk yazarı. hıncal uluç'un noteri. örnek;
h.u: mehmet güveni oyuna aldıysan sağ kanat boş kalmıştır, atak yönü daha iyi olan sabriyi açık oynat, mehmet güveni beke çek. bunu beş yaşındaki çocuk bilir.
h.b; evet abi.
Geçen hafta Salı akşamı Tel Aviv'e indiğimizde yağmur karşıladı bizi.
Hem de ne yağmur!
Gece de sağanakla geçmişti.
Yılda ortalama sadece 28-30 gün yağış alan topraklara gelmiştik oysa!
Aklım fikrim Kudüs'te geçireceğimiz saatlerdeydi.
Kudüs'ün üç dinin kutsal mekânlarıyla dolu ve labirenti andıran daracık sokaklarında elimde şemsiyeyle dolaşmak istemiyordum.
Allahtan şehre ayağımızı bastığımız an bitti yağmur. Dönüş yoluna düştüğümüzde yeniden başladı!
Yolda Arap çarşısından alıp cebime sokuşturduğum şehir görüntülerinden oluşan kartpostallara tek tek baktım.
Kederini içine ata ata bitkin düşmüş güzel yüzlü bir dostla göz göze gelmek gibiydi o resimlere bakmak!
Dönüşte bir tanıdığımla karşılaştım.
" Kudüs'ü yazacak mısın? " diye sordu heyecanla!
"Çok kısa kalabildik ne yazık ki" dedim.
Öyle ya Sezai Karakoç'un " Gökte yapılıp yere indirilen şehir" dediği Kudüs'e bir öğleden sonra yeter miydi hiç?
Gözde okullarımızdan birini bitirdikten sonra yurtdışında yüksek öğrenimini yapmış, yaşını başını almış biri olan tanıdığıma "Kudüs'e dair ne anlatmamı istersin?" dedim.
" isa'nın çarmıha gerilmek üzere sürüklendiği yolu merak ederim, gördün mü oraları? " karşılığını verdi.
Sonra ekledi: " Mel Gibson'un filmini gördüğümde çok etkilenmiştim."
Galiba bu yapılar hakkında güncel medya haberleri dışında bir şey bilmediğini itiraf etmekten utandı!
Gençliğinde muhafazakâr biri olarak tanınan fakat epeydir bütün dünyası "business"ten ibaret bir arkadaşım da dün "Ağlama Duvarı"nı sordu.
Belli ki biraz turistik, biraz mistik, biraz Discovery Channel havasında izlenimlerimi merak etmişti.
Anlattım.
Dikkatle dinledi.
Sonra...
Kudüs'e gidip gelirken otoyol boyunca gördüğümüz...
israillilerin terörist eylemlere karşı " Barış Duvarı " adını vererek inşa ettiği...
Ama Filistin köylerini ve mahallelerini birbirinden ayıran, kilometrelerce büyüklükte bir alanı Müslümanlar için hapishaneye çeviren "Utanç Duvarı"na getirdim sözü...
Sıkıldı.
Konuyu değiştirmeyi tercih etti.
Anladım ki...
Kudüs'ten söz ederken ortaya çıkıyor; hepimizin Kudüs gibi mahallelere bölündüğümüz gerçeği...
Fakat bizi bölen inançlar değil...
Bizi bölen...
Kötü eğitimin yarı cehaleti, üstünkörü ilgiler ve ideolojik körlükler!
yaşına rağmen hala karizmasını koruyan, gömlek-kazak kombinasyonuyla "işte yine yapmış" dedirten. yaşamdan dakikalar ve 90 dakika ile hatırlanası, eski vatan yeni sabah gazetesi yazarıdır. köşesi okunmadan geçilmeyendir. hayatla alakalı tespitleri, duygusallığı, olaylara farklı açılardan bakabilmesi ile sevdiğimizdir. yalnızlık meleği diye bir melek katmıştır hayatımıza. sağolsun var olsundur.
sabah gazetesi yazarı. pazar notları faydalı. 'sabah'a para vermem dersen, gene verme otlanıver. sayfasını çevirmem. ne otlanması? dersen; defol git bi ya, hiçbi şey anlattırmıyosun.
Dostluğun ne anlama geldiğini unuttuk mu? Benim de kafam bulanık bu konuda! Dost nasıl birisidir, diye sorun çevrenizdekilere, her kafadan başka ses çıkacaktır, eminim. istiyoruz ki, tökezlememizi önleyecek bir bastonum olsun; sosyal tırmanışımı sağlayacak merdivenim, zaman zaman terapistim, hatta ağlama duvarım, sevinç kadehim, sessiz kölem, çılgın efendim olsun! iyi de kim kalkabilir bu ağır "görev"in altından?
Dostluk yok artık. Koşullar, koşuşturmaca, özgürlük yanılsamaları ve mecburiyetlerin baskısı dostluğa imkân tanımıyor. Ama dostluğa özlem bütün şiddetiyle sürüyor.
Ya da... Nietzsche haklıdır belki de: Yani insan dostluğun gerektirdiği kadar cömert değildir henüz. En doğru arkadaşlık ilişkisi "yoldaşlık" ilişkisidir...
"Dostluğumuz bitti" dediğimiz durumlara bakın! Aslında " yol " bitmiştir; yoldaşlık da o yüzden sona erer.
12 şubat tarihli yazısı ile gece ve duayı anlayış ve anlatış tarzı ile kendisine hayran bırakan büyüğümüzdür.
--spoiler--
Ama...
Şimdi bu yaşıma geldiğimde...
Gece bir yolculuk artık benim için...
Yok, kendimle baş başa kalmak değil bu!
Kendimden dahi gitmek!
Ve en çok bunun için seviyorum onu. gecenin bize bir ayet kılınışını; bilginlerin gece buluşlarını; ermişlerin gece kayboluşlarını, duanın istemek değil, dinlemek olduğunu anlıyorum artık.
Gece benim...
Ben gecenin...
Öyle yaşayıp gidiyoruz.
Ancak...
Hani bir gazeteci Edith Piafa siz galiba geceleri çok seviyorsunuz diye laf atınca...
Doğru ama gece aydınlık olduğunda der ya minik serçe! Öyle işte!
--spoiler--
bugün, muhteşem bir yazı daha yazmış, cem yılmaz ı neden seviyoruz başlıgı ile. işte yazı içinde gecen şu tespiti, açık yüreklilikle yapabildigi için haşmet babaoglu nu da seviyoruz, yerli bir aydın olma çabasını ve filistin için gecen yıl yazdıgı yazı için seviyoruz onu, bu rezil tipleri yıllarca omuzlarımızda tasıtan medya nın ipligini pazara çikaracak yazıları için seviyoruz onu.
zeki alasya nın yıllarca dindarlarla alay eden esprilerinin, aslında mason oldugunu açıkladıktan sonra, nedeni ve niçin i üzerinde nasıl kara bir rezillige dönüştügünü utanmadan seyreden ve pişkinlik yapan yazar çizer tayfasınıda sen delik deşik ediyorsun, seni de bunun için seviyoruz...
tespiti,
".....
Düşünsenize...
Yıllarca "Bak, bak! Ne önemli şeyler söylüyorum" tavrı takınan ve sürekli özürlü, engelli veya sarhoş insan taklidi yapanlara güldük durduk.
Buna da hiç utanmadan "güçlü mizah" adı verildi!
Şimdi Cem ve ardından gelenlerle sıradan hallerimizin gülünçlüğünü keşfediyoruz. Bunların herkesten saklanacak çirkin haller olmadığını, bir "insanlık durumu" olduğunu hissediyoruz.
Hepsini bir yana bırakın...
Var mısın, Yok musun bittiğinde neden bu kadar neşeli, mutlu, rahattık? Neden yeni işsizler dertlerini unuttu, nasıl oldu da Galatasaraylılar Cumartesi günkü mağlubiyetin ağırlığını üzerinden attı? Gün boyu babasından azar işiten kız çocuğu nasıl mutlu uyudu?
Olağanüstü komik şeyler mi yaptı, söyledi Cem? Hayır.
O halde baştan bir daha soruyorum.
Cem Yılmaz'ı neden çok seviyoruz?
Karşımıza çıktığı her durumda çok sevimli olduğu için.
Gerçek bu kadar yalın ve güzel. "
ismini gittikce gerçek aydınlar arasına yazdırmaya başlayan babaoglu nun enfes bir yazısı daha, ittihat terakkinin faşist bir yapı oldugunu tespit edenlerden birisi de sayın babaoglu. türk milleti elbette din etrafında birleşecek, yılarca sancaktarlıgını yapmadımı, dünya osmanlı ile insanlıgın ne oldugunu görmedi mi?
barbar akınlarının torunları avrupa milletleri ne zaman insan haklarından haberdar olmaya başladılar, viyanayı 120 bin kişi ile kuşatan ama yerle bir etmeyen bu ordu, savasta bile insandı, çünkü müslümandı.
sanki sinirlense ortamin amina koyacakmis gibi bir durusu var bunun. hani sakin durduguna bakma, esasinda o gregoryan papaz tipi sakallarim sinirimin isaretidir mesaji veriyormus gibi cok acaip bir adam. ha bir de sevinince gulmesi var ki bu genelde, hincal baba'nin yaptigi bir espri sonrasinda ya da ne bileyim ertekin'de(sapka ertekin) ictigi birsey hosuna gitmistir, o zaman olur. boyle hafif kaykilir geriye dogru, agzini hafif buzer, gozler kisik guler. severim hasmet babaoglu'nu hele ki bir de hasmet babaoglu tipi yalnizlik var ki ona da baska yazida deginecegim.
yine bir konuya bambaşka bir bakış açısı getirmiştir. kanımca pek çok din adamından daha güzel bir yorum yapmıştır camiilerle ilgili. bizde çocukluktan beri kişilere allah inancı 'bunu yapma allah çarpar, bunu deme allah çarpar' mantığıyla korku üzerine inşa edildiğinden olsa gerek başka inançlara, görüşlere tahamülsüzüz. ama bakın ne diyor haşmet babaoğlu camiiler için:
''Cami, bizim modern zamanlar tarihimizde genellikle iki anlama geldi...
Birincisi... Cami, topluca namaz kılınan yer olarak değerlendirildi hep.
Dolayısıyla cenaze töreni gibi namaz içeren ama namaz kılmayanların da buluşmasını içeren durumlarda buluşulan yer olarak görüldü.
Gariptir, geniş bir kesim de din ile cami arasında bire bir ilişki kurdu.
Din sadece camiye, cami sadece dine ait sayıldı!
Bu ilişkinin hem kapsayıcı hem de dışa kapatıcı olması katı laikçilerin de, gelenekçi muhafazakârların da işine geldi.
Bu arada, Hıristiyanların kiliselerine bakışını taklit ederek çocuklarına camileri 'yeryüzündeki Tanrı evleri' olarak tanıtan ana babalar ortaya çıktı. 'Bana yeryüzü temiz haliyle mescit kılındı' hadisinin anlamı ve işaret ettikleri unutuldu. ''
lise zamanındayken bir yazısını okumuştum artık detayını hatırlamayacağım kaç yıl geçmiş. bence söyledikleri yanlıştı ve bir mail attım. benim tarzım aşağı yukarı hep aynı işte, aman adam meşhur koca yazar diye, kelimeleri özenle seçe seçe, biraz adamı överek (hep okuyoruz ehe mehe) en son da son yazısındaki farklı düşündüğüm noktaları anlatarak.
yalnız sanırım bir hata yaptım ve 17 yaşında olduğumu yazmıştım.
aldığım cevaptan sonra bir daha okumadım bu adamı, belki süper yazıyordur, belki berbat, hiç işim olmaz.
cevap şu ayardaydı;
senin yaşında biri nasıl olur da benim gibi birini eleştirmeye kalkabilir, x, y gibi (bu x,y benim yazıda kullandığım bir kaç güzel sözcüktü, hani olur ya süslü kelimeler hafif eski türkçe falan) kelimleri çok düşündün mü, çok mu havalı oldun bunları kullanınca.
yemin ederim cevap bu ayardaydı.
her gün daha çok sevdiğim yazar. ekürisinin * aksine atıp tutmayan insan sevgisi ile dolu sevecen,romantik, ekürisi gibi çükünün maceralarını sağda solda gazete köşelerinde yazmayan gerçek bir türk aydını. adam gibi adam.
çicekten, böcekten bahsedip kendini romantik zanneden gereksiz bir yazar. futbol yorumları ise ayrı bir felaket. yıllardır hıncal'ın ekmeğini yiyen biri işte.