Yaşıyoruz, tiyatro oyunundaki oyuncu gibi..
Bir oyuncu oyunun tamamına vakıf olmadığından,
bütünü göremeden, diğerlerini tanımadan
dolayısıyla eksik ve hatalı görüş ve anlayışla oynuyoruz.
Sadece oynuyoruz.
Yaşıyoruz ya da oynuyoruz....
Fakat yaşadığımız ya da oynadığımız oyunu izleyen seyirci kadar bilmiyoruz.
Hayat siyasi güce sahip insanların istediği yaşamı sürmekmidir ? Bozulmuş işe yaramaz eğitim sistemine boyun eğmekmidir ? Zalimin zulmüne boyu eğmekmidir ? Evet hayat asırlardır bu şekilde sunuldu bize belkide başından beri..
Nereden geldiğini bilemediğin
Darbeler bütünüdür “hayat”
Ömrün boyunca yiyeceğin
Her darbede yediğin
Yeni bir ders, yeni bir kanaat
Tanrı sürüyor taşları tahtaya
iki tarafta beşeri topluluklar
Güçlüleri şah,vezir olurken
Zayıfları piyon olur
Bir nevi “satranç”tır hayat
Tanrı’nın bizleri ellerinde oynattığı
Ha unutmadan
Hayat filminin son karesi
“Ölüm” de gelir aklıma
Uçan tekmesidir hayatın
Boynumuzu kıran…
bazı şeyleri o kadar özledim ki. artık itiraf edebiliyorum. uzun zaman oldu. mücadele ettim, bazen çok yoruldum, bazen acı çektim, hüzün ve üzüntü ağırlıktaydı. evet melankolik bir insan olduğumu biliyordum zaten, hüzün çeker beni çoğu zaman. ben onları, "o anlar"ı çok özledim. yakın zamanda tam bir yıl geçmiş olacak o günün üzerinden. ben aynı benim, değişen bir şey yok fazla. umarım hala hayatın bana göstereceği güzel günler kalmıştır bir yerlerde. artık o müziği yeniden duyabiliyorum. bu dansa eşlik etmeme izin ver hayat... lütfen. çok özledim...
3-4 yıl önce tipik bir ege kasabasında sıcak bir ağustos gündüzünün serin bir gecesinde bahçemizde gezinen bilge bir kirpiyle üzerine biraz konuştuğumuz kelime.
kirpi: hayat sence nedir ?
ben: hayat..hayat mutlu anlardır. insan mutlu olduğu zamanlarda hayatın tadını çıkartır değil mi ?
kirpi: değildir sevgili insan evladı. hayat insanın yaşadığı acılardır. acılar insanı diri tutar..acılar insana şekil verir.acılar insana var olma savaşında yön tayin edicidir. mutluluk anında insan uyutulur. uyuşur. düş görür. oysa acı, yaşamın en gerçek tokadıdır.
biraz düşündükten sonra aklıma gelen ilk soruyu sordum kirpiye yıldızlara doğru bakarak.
-peki tanrı insana şekil verirken, onu diri tutarken neyin acısını yaşamıştı ? nasıl bir acı yaşamıştı ki bu acısını yansıtacağı bir canlı var etmek istedi ?
kafamı yıldızlardan kirpiye çevirdiğimde kirpi çoktan gitmişti. kirpi yaşlı ve bilge bir kirpiydi. muhtemelen yorulduğu için kayboldu.
bu uzun bir entry olacak büyük ihtimalle, şimdiden söyleyeyim.
1.5 yıl öncesine gidersek boktan bir durumdayken, boktan bir hayatım varken şimdi çok farklı bir durumdayım.
alkolü sigarayı bıraktım, başka şeyleri de içmiyorum.
ama içime işlemiş onların rahatlığı sanırım, artık direkt stock halimde rahatlık ekli geliyor.
5 yıl öncesine gidersek çok hassas, iyi kalpli bir insan çıkıyor karşıma.
ayrıca asosyal tabi.
benimle alakası bile yok.
10 yıl öncesine gidersek öfke patlamaları yaşayan bir ergenle karşılaşıyoruz.
ailesine öfkeli, yalnızlık korkusu ve isyanın ele geçirdiği bir ergen.
her günü kavga etmekle geçiyor, aile parça parça olduğundan kimse fark etmiyor durumu tabi.
"hehe haydut" diyip geçiyorlar.
ne ara bu kadar ruhsuz oldum gerçekten bilmiyorum.
geçmişimde gayet duygularla hareket eden biri varken şimdi durum çok farklı, hiçbir şey hissedemiyorum.
ama bu güzel bence, her durumda stabil olmak benim işime yarıyor.
bir arkadaşın geçmişini gördüm bugün, bundan 10 yıl önce neyse hala o, değişmemiş bile.
hiç değişmemiş hiç.
ben neden bu kadar fazla değişiyorum acaba?
işin garip tarafı hayat karşıma her zaman ekstrem insanları çıkarıyor, hiç normal hayatı olan yok.
bu yüzden çok fazla değişiyorum sanırım, "normal" diyebileceğim hayatları yaşayan insanlar fazla durmuyor çevremde.
ve bir gariplik daha var, çok fazla fırsat var önümde.
doğru değerlendirdiğimde işe yarayabilecek fırsatlar.
bu her zaman vardı zaten, her zaman birileri önüme bir şey koydu her zaman.
velhasılıkelam benim için zevkli geçmektedir.
bazen çok kötü, bazen normal olaylar yaşasam da ben zevk alıyorum hayattan.
en azından bir süre daha buralardayım diye düşünüyorum.
En çok kazananlarında en çok kaybedenlerin de kişisel hırsları uğruna savaştığı bir garip sınavdır hayat.
Shakespeare'a göre
Gezinen bir gölgedir hayat, gariban bir aktör
sahnede bir ileri bir geri saatini doldurur
ve sonra duyulmaz olur sesi, bir masaldır
gürültücü bir salağın anlattığı
ki yoktur hiçbir anlamı.
insana verilmiş olan zamanın, baştan sona doğru ve bitişine dek olan zaman biriminde, insanların yaşadığı, öğrendiği ve belirli tecrübeler öğrendiği temel birim.
Hayat nedir biliyor musun? Hayat boş telaslarda kacirdigin anların bütünüdür. Iskaladigin için uzuldugun ama iskalamana sebep olan mecburiyetlerden kacamadigin bir sacmaliktir. Hayat, yerine getirince mutlu olacağını düşünüp asla mutlu olmadığını olamayacagini anladigin zorlama nefes alıp vermedir. Hayat, bir gücün sana dayattığı, adına imtihan dediği "oldu bitti" den başka bir sey değildir.
insanlar fark edemiyorlar, bilgiye ulaşımın bu kadar kolaylaştığı bir çağda yaşamanın zevkini. Yaptığımız her şey, yaşadığımız her şey gerçek. Biz gerçeğiz. 7.5 milyarın bu küçük gezegendeki bilinçli deneyimi gerçek. Yaşanan zevkler, acılar gerçek.
Dünya bu kadar heyacanlı ve hayat bu kadar kısayken zamanını boş şeylerle geçirenlere yazık..
Çevrenize bakın hızlı hızlı boş işlere yetişmeye çalışan insanlar göreceksiniz. çimlerin altında yarım saat uzanıp kuş cıvıltılarını dinlemekten daha güzel, yürüyüş yapıp düşünmekten, okumaktan daha değerli ne işleri olabilir ki? Bunlardan değerli tek şey herhalde üretmek, bu güzelliklerden de daha güzel şeyler üretmektir.
bir insan için hayat çabuk geçer. insanlar küçük yaşta "zaman çabuk geçmiyor!" derler sonraları ise "hayat ne hızlı yetişemiyorum" lafını çok sık kullanırlar.
hayatın ilk başlarda yavaş geçmesinin temel sebebi yeni bir şeyler öğrenmemiz. yeni bilgiler öğrendiğimiz zaman zaman çabuk geçmez ama bildiğimiz/yaptığımız bir eylemi tekrar gördüğümüzde/yaptığımızda beyin ezberlemiş gibi karşı tarafı anlar ve yeni bilgi almamız böylelikle engellenir.