dedem hastaydı, yürüyemiyordu..
babam onu sırtına alıp taksiye bindiriyor, vapura koşturuyor, babasını sırtından indirmeden hastane hastane gezdiriyordu..
bu görüntü; sakallı, yaşlı, hasta bir adamın genç bir adamın sırtında oluşu etraftaki bakışları üzerimize çekiyor ve bu görüntüden rahatsız oluyor, belki de utanıyordum. onların benimle bir ilgisi yokmuş gibi davranmaya çalışıyor, dedem babamın sırtındayken, benimle alakaları yokmuş görüntüsü olsun diye onların gerisinde yürüyordum.
hastane karşıdaydı.. taksiden inip vapura yöneldik. babamın sırtında babası.. neden sürekli yanlarındayım, ben daha çocuğum bir faydam da yok onlara, neden beni götürüyorlar diye söylenir dururdum. vapura bindik. babam dedemi sırtından indirip yanına oturttu üzerini düzeltti ve elini sıkıca tuttu.. tam karşımızda, fötrlü, yaşlı bir amca oturuyordu. babama yaklaşıp, dedemi göstererek,
-baban mı? diye sordu.. çok sıkıcı, utanç verici bir tabloydu benim için.. babam;
-evet, babam.. dedi..
yaşlı amca elini babamın sırtına dokundurarak,
- bu sırtı kimse yere getiremez. dedi.
bir anda gururlandım, babama söylenen bu övgü hoşuma gitti, içten içe sahiplenmeye başladım o manzarayı, bu adam benim babam meainde..
yıllar geçti dedem öldü, babam yaşlandı ve yürüyemez hale geldi. onu, babasını taşıdığı gibi sırtıma aldım büyük bir gururla.. meğer baba sırtta ne hafif oluyormuş, bunu gördüm. sırtı yere gelmez tüm babaların kendilerini sırtında taşıyabilecek evlatlar yetiştirmeleri babalık duygusunun bir nişanıymış bunu gördüm.
yine geçti yıllar, babam öldü. oğlum 19 yaşındaydı o sıralar.. ters bir hareketle belim tutuldu. hareketsiz, yığılıp kalmışım. kıpırdayamıyorum. araba aşağıda ama inip hastaneye gitme şansım sıfır. oğlum beni zorla sırtına alıp aşağı indirdi, arabaya bindik ve inince arabadan hastanenin acil servisine kadar sırtında taşıdı beni. hüngür hüngür ağladım. neden sürekli yanlarında koşturuyor, bu utanç verici görüntünün bir parçası oluyorum diye düşünürdüm o zaman.. bunları göreyim diyeymiş. çünkü hayat böyle bir şey dedim..
hali hazırda istanbulun toptan gıda devlerinin birinin sahibinin bir dertleşme esnasında bana anlattıklarını yazdım. sırtının yere geldiğini de hiç görmedim ayrıca..
hayat, vakti zamanında obama'nın kuzey kore'ye: "barışın peşinden gidin, eğer bunu yapmazsanız dünyanın gazabıyla karşılaşacaksınız." demesi kadar saçma, yapmacık ve çelişkili bir şeydir.
eskiden ünlü bir bilim adamı olmak istiyordum. buluş yapayım adım tarihe geçsin. ölümsüz olacağımı düşünüyordum bu sayede. büyüdükçe kaybettim bu heyecanı ya da daha derinlere mi indi bilmiyorum. sonra okul yaptırmayı çok istiyordum. bu hayalim de deformasyon geçirdi ve dergim olsun istedim. fotoğraf reportaj olaylarına gireyim art director misali takılayım. o da geçti bu aralar soruyorum hedefin ne, nereye gidiyorsun diye cevap yok. hayat mücadelesinde ayakta kalayım yeter diyor içimden bir ses. çok parada gözüm yok, şan şöhret yalan. zamanla anlıyorsun tabi bunları. bir de hayatta bulmak değil aramak güzel olan.
abi topu topuna 5 m2 bez, 2.5 m2 yer, üstüne 3 m3 toprak. daha ne olsun. bolluk bereket. *
tabiki adil değil sen alıcaksın hakkettiğini çökeceksin boğazına hayatın sıkacaksın ümüğünü.bu mutlu çiftlerden neyim eksik deyip aşkı alacaksın alabilirsin.bu arabaya ben niye binemiyorum babam memur olduğu için mi deyip hırs yapıcaksın çalışıp o arabayı alavaksın alabilirsin.
her istediğini al alabilirsin yeter ki gözünden hırs kalbinden azim eksik olmasın.
Hayat, vakti zamanında Obama'nın Kuzey Kore'ye: "Barışın peşinden gidin, eğer bunu yapmazsanız dünyanın gazabıyla karşılaşacaksınız." demesi kadar saçma, yapmacık ve çelişkili.
Hayat yaptigin secimlerden pisman olup acilar cekmek ve her farkli secim sonucunda yine mutsuz olacagini bile bile umutlanmaktir,hayat senle tassak gecilme silsilesidir.
annen yanıbaşında intihar edecek, baban terk edip gidecek, teyzen çektiği onca cefa içinde bir de seni idare etmeye çalışacak...
ve sen bir derste "annene" mektup yazacaksın, onu öğretmenine gösterdiğinde o öğretmen paramparça olurken sen gözlerinin içi gülerek bakacaksın ve koca adam olmana rağmen soracaksın "öğretmenim 'anne' kelimesini doğru yazmış mıyım?" diye.
sonra kocaman adamlar ve kadınlar sana "doğru" bir insan olma mavalını okuyup duracaklar. şımarma, konuşma, rahat dur diyecekler. neden olasın ki? neden yapasın bunları? hayat sana doğru insan olma şansını verdi mi ki insanlar senden bunu bekliyorlar. doğru dediğin nedir ki, kimin için değerlidir? olmayan annene yazıp süslediğin mektubun kusursuz olduğunda bu senin için ne değiştirdi ki sanki.
hakkında bişeyler yazma ihtiyacı duyulan, kimine boş , kimine ise tam tersi gelen, kimi için yaş amaya değer sanılan ve de kimine göre anlamının hala sorgulanmaya değer olduğu sanılan, içinde bulunduğumuz ya da içinde bulunmak için bir kaç nefes daha almaya razı olduğumuz hakikat. bazen bardağın dolu tarafını görüp hayat bu dersin, bazen de bardak olursun. alırsın sıkıntıları içine. kendine asla yer yoktur. içine doldurduğun her sıkıntı için kendinden bişeyler verirsin hava olursun, uçarsın. içtiğin bira kadar sadedir hayat ve dibini gördükçe acıtır içini. her an'ın içtiğin sigaranın dumanı kadar tazedir ve saniyeler durmadan akarken, durdurmak istediğin tek şey, hayatının geri kalanıdır. duvarda portrelerini seyrederken yüzündeki çizgilerin derinliğini görmezden gelmek ve herşeye sıkı sıkıya bağlanmaktır hayat. tabi bu mümkünse.
Parasını geciktirdiğim otel odası gibi. Resepsiyonist merdivenlerden çıkarken öksürür gibi yapıyor. Parasını istiyor aslında.
Param yok ki. Hiç olmadı aslında bile bile tuttum bu odayı ben.
Kovsalar gidecek yerimde yok, arayıp beni buradan almasını isteyeceğim kimselerde yok.
Bulaşıkları mı yıkasam yoksa tuvaletlerimi temizleyip versem bu odanın parasını. Bilmiyorum...
Hayat parasını geciktirdiğim bir otel odası gibi. Diken üstündeyim.