ibrahim tatlıses'in dediği gibi ''heyaat yaşamayaaa değer'' bence de öyle.
her ne kadar her durumda götümüze pandiği basıp folloş ediyor olsa da taciz kaçınılmaz olduğunda zevk almak gerekir ya, artık haz alamaya bakacağız çare yok.
öğretmendir. evet! bildiğin öğretmendir. ya seve seve kabullenir ve öğrenirsin, ya da sana sıkı sıkı öğretir. not: sıkı kısmı gerçek değildir. sözlük ergenlerle dolu olduğundan dolayı bu şekilde yazılmıştır.* iyi uykular çocuklar.
hayallerle gerçekler arasında geçen bir otobüs.şuan mutluyum herşey yolunda iş,aile,parasal durumlar ama o yok ve bir daha gelmeyecek mutsuzken mutlu olmamım sebebi olan o kadın artık yok. hayatta fırsatlar elinizden kaçmadan çok geç olmadan harekete geçin yarın yok bugün var zamanın oyununa kanmayın hislerinizi saklamayın.
Yaşam ya da hayat; biyolojik açıdan, kimyasal reaksiyonlar veya bir dönüşümle sonuçlanan başka olaylar gibi bâzı biyolojik süreçler gösteren organizmaların bir özelliğidir. Organik maddeler gelişme ve üreme yeteneklerine sahiptir. Bâzı canlılar birbirleriyle iletişim ya da bildirişim kurabilirler ve birçok canlı iç değişimler geçirerek çevrelerine uyum gösterebilirler.Yaşam bir başka tanımla, canlılık niteliği taşıyan varlıkların yaşadıkları süre boyunca kazandıkları deneyimler ve yaşayımların bütünüdür. Yaşamın fiziksel bir özelliği negatif entropi ilkesine tâbî oluşudur.
sanki annelerimiz gibi.
hani bir çok şeye gebe ya. bize yeni ''kardeşler'' doğuruyor bazı zaman. maddi manevi olumsuzluklar, güzel şeyler falan.
dikkat ettim de üzerine en çok edebiyat yapılan iki olgu hayat ile aşk. evet aşk kalıpsal olarak hayat oranla daha tatlı bir şey, en azından insanda ilk dakikada uyandırdığı his açısından öyle. elbette sonu felakete olan aşklarda vardır.
ama hayat hiçbir soğuğun olmadığı kadar soğuk, hiçbir magmanın yakmadığı kadar sıcak, hiçbir anahtarın açamayacağı kadar kilitlidir ve acıdır. öte yandan hiçbir yumuşak yatağın, güzel kadının, çok paranın, şerefin, saygınlığın tatmin edemeyeceği kadar gerçektir. soyut şeyler mutsuz eder insanı. mutlu olduğunuzu sanar etrafınızdakilere rol yaparsınız, kandırırsınız onları.
bizi kendimizden bıktıran şey aslında soyutluklar.
mutluluklar nesnel olmalı acılar gibi. bir hastalık gibi. mesela eriyip giden sevdiklerinizin mutlu günlerinden tepelerinde bir ampul yanmalıydı ya da gençliklerine dönüp o eski endamlarına kavuşmaları lazımdı. ama öyle olmuyor. yüzleri gülünce somutlaştı sanıyoruz.
yetmiyor, hayat hiçbirimize yetmiyor. işte bu yüzden ölümün olmadığı bir hayat hiçbir boka yaramaz.
seni anlamlı kılan şey ölümün kendisi. ikinizde iyi ki varsınız. önce doğmak, sonra ölüm... işte hayat...