türkeş sonrası mhp kurucu liderin karizmasından ziyade teşkilat disipliniyle ayakta kaldı. ülkücülük daha kurumsal siyaset daha hesaplı hale geldi. hareket büyüdü ama eski ruhunun ne kadarını koruduğu hep tartışıldı.
çoğu zaman yıllarca “çok yeme, kilo alırsın, ayıp olur” diye yetiştirilmenin masaya yansımasıdır. bazıları gerçekten doyar bazıları ise doymadığı halde kendini durdurur.
insanın ne kadar yediğinden çok yemeğini yerken ne kadar rahat olduğuna bakmak gerekir. çünkü iştahını saklamak zorunda hissetmeyen insan genelde kendini de saklamıyordur.
yakışıp yakışmaması değil, insanın neye ağladığı önemlidir.
acıya, kayba, vicdanına ya da sevdiği birine ağlayan erkek güçsüz değildir. aksine duygusunu inkar etmeye ihtiyaç duymayacak kadar kendinden emindir. asıl tuhaf olan erkekliği hissiz görünmekle karıştırmaktır.
ama her kırıldığında gözyaşını bir ikna yöntemine çevirmek de duygusallık değil manipülasyondur.
ağlamak erkeğe yakışır. yeter ki gözyaşı karakterin yerine geçmesin.
Dağların zirvesine çıkmış ama asıl yüksekliği karakterinde göstermiş adamdır. Her sözüne katılmak zorunda değilsiniz cesaretinin disiplininin ve memleket meselelerine kayıtsız kalmayışının hakkını teslim etmek gerekir.
son dakikada çözüm üretmek, misafire aç olmadığı hâlde yemek yedirmek, trafikte üç saniyede karakter analizi yapmak ve herhangi bir konuda bizim bir tanıdık var diyerek bağlantı kurmak.
planlamada geride olabiliriz ama işler sarpa sarınca milletçe uzmanlaşıyoruz.
insana daha ülkeye gitmeden kendini suçlu hissettiren süreçtir.
formda yıllar önce kullandığın sosyal medya hesabını, görüşmede ise neden amerika’ya gitmek istediğini anlatırsın. aslında tek suçun biraz gezmek istemektir ama bunu konsolosluk görevlisine inandırman gerekir.
bugün sabah çay koyayım dedim, kettle "abi benlik bir şey yok" diyerek kenara çekildi.
modem desen elektrik var ama internet yok değil, internet var ama elektrik yokmuş gibi davranıyor. buzdolabı hâlâ çalışıyor ama motor sesi yerine dua ediyor sanki.
komşuya sordum, "elektrik var mı?" dedim, "var ama voltajı yok" dedi. fizik kurallarıyla oynamaya başladık artık.
voltmetreyi taktım, ekranda 190 yazıyor. hayatımda ilk kez prizden gelen voltaja üzülerek baktım.
dağıtım şirketini aradım, “abi trafoda sıkıntı olabilir, geliyorlar şimdi” dediler. o "şimdi" zaman birimi kaç saat, bilim hâlâ çözemedi.
kombiye yaklaştım, ekran bana baktı, ben ekrana. “ben bunu çalıştıramam” der gibi sönük bir ışıkla duruyor. duygusal olarak çökertti.
şu an oturmuş prizden gelen voltajı izliyorum. netflix falan yalan, asıl gerilim burada.