düşünüyorum da ...bir bilgisayar oyunu içindeyiz hepimiz ve ha bire level atlamak için uğraşıyoruz. atlayınca daha zorlusu..daha zorlusu..sonucunda hiç değilse orda kahraman oluyorsun burda ne olacağın belli değil..
sokağa çıkıp bağırasım var...kandırıldık.... oynamayın.. her şey sahte. bütün bunlar setup...
biz değil, bizden önceki nesil bile doğana kadar çoktan takımlar kurulmuş, kurallar yazılmış ve sistemler oturmuş. biz de bayağı sonradan doğmuşuz. fakat sonradan doğduk diye mücadeleden vazgeçecek halimiz yok. futbol bu önemli olan mücadele etmek, güzel oyun oynamak, temiz futbol.
amma ve lakin trabzon'da bir memur çocuğu olarak devlet okuluna başlamamla kalemde 15 gölü birden gördüm. belki de daha fazla. ama ben o kadarını sayabildim. bu öyle bir oyundu ki, kalemde bir kalecim bile yoktu ve karşımdaki takım da real madrid'di. neden barcelona değil de real madrid... karşımda, sadece christiano ronaldo gibi takım oyunu, etik, ahlak gibi kavramlardan uzak sadece gol atmak ve yenmek için oynayan futbolcular vardı; sadece pepe gibi tek görevi insanın siniri bozmak, pislik çıkartmak, sert hareketler yapmak olan oyuncular vardı; mesut özil gibi, nuri şahin gibi benim safımda olması gerekirken para ve başarı için karşı takımda top koşturan oyuncular vardı... en acı yanı da takımın komple sistem ve devlet tarafından desteklenmesiydi.
işte böyle bir takıma karşı 24 sene kalemde kaleci olmadan mücadele ettim. öyle ki bana destek olması gereken taraftarımın ve klübümün, kalemizde bir kaleci olması gerektiğini bile bilmiyorlardı. akıllarına "onların kalecisi var bizim niye yok" diye sormak bile gelmiyordu. 24 sene bu şartlar altında savaşa savaşa, duvarları yumruklaya yumruklaya, uykusuz gecelerde kitaplara gömülerek, dişten tırnaktan arttırarak topumu oynadım. en sonunda da mezun olarak o kaleye bir kaleci soktum. kendi takımıma ve taraftarlarıma rağmen. o kaleci metin aktaş olmasına rağmen. artık bir kalecim var.
gollerim artık peşi sıra gelir mi bilmiyorum ama kalemde birisinin olması -ki metin aktaş bile olsa- güven veriyor. arkama daha az bakıyorum. oyunu nasıl kurmam gerektiğine daha rahat konsantre olabiliyorum. hiçbir şey yapmasa bile en azından rakibin açısını bozar diyorum. çünkü 24 sene kalecisiz oynadım... klübüme ve taraftarıma futbolun kurallarını vura vura da olsa anlattım. mücadelemi verdim. en azından içim rahat.
maç 90 dakika sevgili real madrid. söyleyeceklerim henüz bitmedi...
ben şu dans eden adam var ya. hah işte hayatın karşısında işte öyle dans ediyorum. benim yazgım da bu işte; mezarlıkta dans etmek! soren'in de dediği gibi "kahkaha benden yana olsun ulan!".
hadi iyi geceler, fazla üzmeyin birbirinizi fazla da ciddiye almayın şu soktumun hayatını, işini, gücünü, okulunu, ailesini, sözlüğünü bilmem neyini tad alarak yaşayın ya da müsadenizi isteyip siktirip gidin fazla kafa açmayın. by...
O kadar hızlı akıyor ki, önüne gelen ne varsa hepsini alıp yutuyor ve bilinmezlerin derinliklerine atıyor. Hayattan bahsediyoruz. Bu kadar süratle devam eden bu yolculukta başımız dönmüş ve kendimizden geçmiş vaziyetteyiz. Bu hal zaten ihtiyari değil, istemesek de selin önündeki çöp misali büyük iradenin gücü karşısında aciz bir şekilde önümüzdeki yolu alıyor ve bizim için neresi son olarak belirlenmişse oraya doğru gidiyoruz. Çok kısa bir yolu çok hızlı bir şekilde alırken, modern hayatın oyuncakları da bu hızı kat be kat arttırmış durumda. Zaten göz açıp kapayıncaya kadar seneler devriliyordu eskiden şimdi o andan bile nerdeyse mahrum olmuş haldeyiz. Zaman sadece hastalık veya bir musibet zamanı duruyor veya yavaşlıyor gibi. Ama hayatı yavaşlatıp zamanı idrak edebilmemiz için illa bir belaya mı duçar olmamız lazım? An bilincine sahip olmamız için neden hiç gayret göstermiyoruz da zamanı çılgınca tüketme yarışına girmişiz gerçekten anlaması zor.
Hayatı yavaşlatmak. işin temel noktası burada yatıyor. Hayatımızı yavaşlatarak zamanın çılgınca geçmesine bir nebze engel olmaya çalışmak ve böylece farkına varmaya çalışmak, her şeyin, kendimizin, eşyalarımızın, çevremizin Ne kadar garip değil mi yavaşlığın yerildiği, hızlı hep daha hızlı olmanın bir üstünlük olarak addedildiği, başarmak, kazanmak, yenmek için karşındakinden süratli olmanın önemli bir görev olarak görüldüğü bir zamanda yavaşlığa övgüler dizmeye çalışmak? Bir makine misali belirli sürelerin içerisine hapsolunmuş insan kendini bu görünmez ama görünmez olduğu kadar kuvvetli zincirlerden kurtarmaya gönüllü tevessül etmez, çünkü zaten yok böyle bir şey. Mevcudiyeti olmayan bir şeye karşı koymak, akli problemleri olan don kişotlukla itham edilmek anlamına geliyor. Ve zaten hiç gereği yoktur don kişotluğa. Mevcudiyetin temel referansı duyu organları olarak alınınca karşı çıkacak bir şeyler de bulamıyorsunuz haliyle. Zaten deliler de hep olmayan varlıkların yani namevcut mevcutların mevcudiyetine kendilerini inandırdıkları için deli olmamışlar mıdır?
Ne kadar karanlık bir tablo, o yüzden kasvet çizmeyi bırakıyorum burada. Elime fırça yerine zulmet alırsam olacağı budur. Sadece siyah rengi olan bir ressamdan güneş çizmesini bekleyemeyiz, çünkü siyah renkten sadece karanlıklar çıkartılabilir. Elinize nuru alıp çevreye onunla bakarsak, karanlık, kasvetli her şeyin fıtri olarak bir nur barındırdığına da şahit oluruz. işte nur üstüne nur. Bütün siyahlıkları her çeşit renkten boyalarla kaldırıp bir renk cümbüşü, bin bir çiçeğin ahenkle salındığı bir bahçe çıkartmak için ortaya, yapmamız gereken şey biraz gözümü açmaktan başka bir şey olmayacaktır. Karanlık bir odada, gözlerimizi de kapatmış sadece siyah boyalarla ortaya iç açıcı bir şeyler çıkarmak ne kadar da imkansız. Gözümüzü açmak yetmeyecek tabiî ki burada. Işığı da açmalı ve böylece diğer bütün renklerin farkına varıp onları kullanmak için adım atmalıyız.
işte modern zamanın oyuncakları, uçsuz bucaksız denizlerde son sürat yoluna giden gemimizde, değil başımızı odamızdan çıkartmamıza gözümüzü bile açmamıza engel olmakta ve bizleri hayali eğlencesiyle oyalayıp durmaktadır. Neredeyse bir gemide olduğumuzu unutturmuş, elimize verdiği oyuncaklarla bize başka mevcutların mevcudiyetlerine ve dahi gerekliliklerine karşı kör etmiş ve içinde bulunduğumuz tehlikenin farkına bile vardırmadan ve bunu türlü hile ve oyunlarla gayet mahirane bir şekilde başaran (veya çoğu zaman başaran) ittifak halindeki düşmanlarımız şeytan ve nefs-i emmaremize gayet kuvvetli bir ortak olan modern hayat da gönüllü bir şekilde kendi vazifesini icra etmektedir.
Işık bize bu kadar yakın ve ellerini açmış bizleri beklerken açmaya açmaya kısmi bir körlüğe müptela gözlerimizin onu görememesi ne kadar da acı ve bir o kadar da utanç verici Gözlerimizi açmazsak karanlıkta olduğumuzu nasıl anlayacağız ve nasıl ışığa doğru hamle yapacağız.
takvimler ve saatler için sayılamayacak derecede küçük birimlerden oluşan, insanın neye değer veriyorsa, ne sebepten iz barındırıyorsa onların toplamına verebileceği, ölümün hırsızlık rolü üstlendiği genel geçer isim.
hayatın kendisi yanlışlar üzerine kurulmamıştır.. kendine ait bizim anlayamadığımız bir adaleti vardır ve biz çoğu zaman suçu kadere atarak kendimizi teselli ederiz. oysa çoğu zaman seçtiklerimizdir bizi yanıltan...
ama;
insan "sevgi-sevmek" duygusu üzerindedir her daim. üzüleceğini bilse bile tekrar ve tekrar sever. çünkü sevmek doğamız gereğidir. bizi yaşatan, besleyen, büyüten, ayakta tutan duygudur sevmek. birisini sevmek duygusuna üzüleceğimizi bile bile derin dalarız çünkü kendimizi engelemeyi istemeyiz... her ne olursa olsun sevmeyi -acı çekmeyi göze alarak- tercih ederiz. sevmekten korkarak sevmeye devam ederiz...
"ümit ile korku arasındaki o ince çizgi" aslında düşünülecek olursa insan hep asıl olmayı istediği yerdedir belki de...