Üzülüyorsun, takma diyorlar.
Kızıyorsun, değmez diyorlar.
Boş veriyorsun gamsız diyorlar.
Konuşuyorsun, muhatap olma diyorlar.
Çekip gidiyorsun, mücadele et diyorlar.
Alttan alıyorsun, tepene çıkardın diyorlar.
Bağırıyorsun, sakin ol diyorlar.
Aklı başında davranıyorsun, bu kadar uslu olunmaz diyorlar..
Ölünce ne diyecekler?
Muhtemelen ...ölüm sana yakışmadı.
Normal tabii, dirimizi beğenmediler ki ölümüzü beğensinler.
*****
Hayat, çatlak bardaktaki suya benzer.
içsen de tükenir içmesen de.
Bu yüzden hayattan tat almaya bak.
Çünkü yaşasan da bitecek yaşamasan da...
varlığına güvenip de çok sahiplenmemek gereken.. gencecik insanların içinden çekilip çok ama çok uzaklara kolayca gidebildiği.. genç olana çok yakışan...küçük bir dikkatsizlik, büyük bir tır, bedeninizdeki dandik 3-5 hücrenin elinizden kolayca alabileceği, hatta çok daha kötüsünü söyleyeyim; sevdiklerinizin elinden alabileceği varoluşumuz. ne kötülük yapmaya, ne incitmeye, ne maddi vsrlıklar için ruhunu kaybetmeye değer. tertemiz; hem ruhen hem bedenen tertemiz tanrıya dönmek için geçilmesi gereken bir küçük adım.
doğduğumuz günden başlıyor kendisi. belki de hiçbir şey anlamadığımız onca gün ile devam ediyor bir süre. ilk hatırladıklarımızla çıkıyoruz yola. daha sonra öğreniyoruz aslında ne demek olduklarını. aslında neden burada olduğumuzu bile bilmiyorken, istikameti görmeden, bir gün gideceğimizi bilmek bile ağır geliyorken, türlü türlü hesaplaşmanın içinde boğuluyoruz. bazen kendimizi cümlelerle anlatamazken, bir bakışın aslında neler anlatabildiğini yanımızdakine anlatamıyoruz , gösteremiyoruz sevgilerimizi; aslında en çok gösterilmesi gerekeni.
tüm kırgınlıklarımızı, sinirlerimizi, hırslarımızı, mutluluk ve kızgınlıklarımızı, sevgilerimizi, merhametimizi, saygımızı, alınganlıklarımızı ve daha bilimum akla hayale gelmeyecek yaşanmışlıklarımızı sığdırmaya çalışıyoruz. biz gittikten sonra ise tüm bunları uzunlamasına bir sandıkla birlikte toprak anaya hediye ediyoruz. kendi elimizle getirdiğimizi yine kendi elimizle götürüyoruz.
kelebekler uçuyor içimizde. hepsi de birbirine çarpıyorlar; tıpkı bir ölüm dansı gibi, sonucunda yok olacağını bile bile yola devam etmek gibi, hayat gibi...
çok kısa. yaşadığımız onca mazi, yaşarken uzun gelmesine rağmen, çok kısa.
insanlar doğuyorlar, insanlar yaşıyorlar, insanlar seviyor ve seviliyorlar. ve değerli olanın hangisi olduğunu kaybettikten çok ama çok sonra anlayabiliyorlar. elini uzatıp tutacak kadar yakın değilken hem de.
bir çift sözün, bir güzel tebessümün çok görüldüğü zamandır, hayatın zindan olduğu dakikalar. hayattan ne kadar zevk aldığımızı düşünmeden ölmek istiyoruz bazen; geride kalanlara ne olacağını düşünmeden ve umursamadan. aldığımız nefesin önemini suyun altındayken anlıyoruz, yürümenin verdiği güveni ise konduktan sonra. hep kaybettikten sonra...
hayat, kaybettiklerimizi anlamakla geçirdiğimiz ve geri kazanabilme ihtimallerini didiklediğimiz kısa metraj bir film gibi; güzelliğine benzetme bulamıyoruz kimi zaman. kimi zaman ise başımızı alıp gitmek istiyoruz bir ege kentine.
tüm sırt dönenlere inat yaşamaya devam ediyoruz. daha da sıkı sarılıp, daha da yukarıları hedefleyerek. bir gün, belki bir gün karşındakinin sırtını değil de pişmanlığını görmek umuduyla yaşıyor olmanın hazin durumuyla karşılaşmak ümidiyle...
hayat bazen çok kaldırım taşı; asla tam saydığından emin olamıyorsun.
hayat bazen çok giyecek hiçbir şeyim yok; hiç bir duyguyu, hiç bir insanı denk getiremiyorsun üstüne.
hayat bazen çok gökkuşağı; birbirinden ayrılamayan renklerle dolu.
hayat bazen çok sabun; her an kayabilirsin ucundan kıyısından.
hayat bazen çok bazen; ne ara yaşadığını ayırt edemiyorsun.
Hayat, durmadan dayat
Bir ben daha çıkar körelmiş içinden
Ya bu deve güdülür ya bu diyar terkedilir hayat
Hayat hiç sormadan dayat
Bir ben daha eksilt tükenmiş içindem
yerime Yerine ya yeni ben yada beni gel alıver hayat
Yazılmış yalanlar, seni hep bulurlar
Kendine biçtiğin sonsuz yalnışlıklar
Hayat sen hep dayat
Hayat bu yüzden dayat
Yoksa bulamazsın saklı halimi
Yoksa göremezsin gerçek dengimi
Kanat içimi, sök at yanlış kendimi..
asla aradığınızı bulamadığınız, vazgeçip ileriye bakarken, dank diye beklenmedik anda vazgeçtiğiniz her şeyi ayağınızın dibine seren, binlerce filozofun bir araya gelip kafa yorsa bile asla çözüp akıl veremeyeceği şey. çözmemek en iyisi aslında çözsek tadı kalmaz. gerçi çözmezsek de tadı yok. bak işte hayat hakkında konuşunca kısacık hayat çok uzun bir kör düğüm oluyor.
gerçek bir sınav kağıdı.
ve bu sınava hep birlikte afyon alarak geldik sanki.
pazartesi günü başlayacak finalleri düşüne düşüne götünde sivilce çıkartan insan nasıl olur da içerisinde olduğu sınavı topluiğne ucu kadar iplemez!
ızdırap mızdırap, bitse de gitsek hayırlısıyla.
içerisine çok manalar yüklenmemesi gereken, geldiği gibi yaşanması veya yaşandığı gibi bitmesi gereken doğum ve ölüm arasındaki biyolojik süreçtir.
manalar yüklenirse eğer Miika tenkula'nın müziğini yaptığı, taneli jarva'nın sözlerini yazıp söylediği nepenthe parçasına eninde sonunda hayatınızın bir döneminde mana yüklersiniz ki hoş olmaz. Çok damar, gerek yok.
duygu cümbüşüdür. insanı duygudan duyguya sürükleyen bir dramdır. hatta bir kalıp çikolatadır. evet çikolata... büyük bir hevesle ambalajı açılan sonrasında tedbirli yiyenlerin elleri temiz olarak ufak bir buruklukla son parçasını ağzına attığı, hızlı ve tedbirsiz yiyenlerin ise eline yüzüne bulaştırdığı ve son parçasını ağzına atarken büyük bir pişmanlık duyduğu kimisinin eline doğuştan büyük kimisine ise doğuştan küçük olarak verilmiş bir kalıp çikolata...
bazen:
Hayat inan çok kısa belki çıkmayız yaza.
Boşvermişim boşvermişim boşvermişim dünyaya.
Ağlamak istemiyorsan sen de boşver dünyaya.
dizelerine katılmamızdır.
zordur. lakin belli bir zamana kadar hayatın gerçek yüzünü göstermemesi insanda "bu gün nereye gitsek, nerde eğlensek, ne yesek, ne içsek, ne alsak" vs. düşünceleri oluşturmaktadır. hayatın ciddiyetini ne kadar erken kavrarsa bir insan o kadar başarılı olır hayatta. aksi olursa yazıktır tek kelime ile o insana.
burada geçirilen saniyeler bile ileride pişmanlık sebebi olacaktır bir çok bünyeye.