bir sabah uyansam ve kendimi 1960’ların sonlarında bulsam keşke. üstümde solmuş bir tişört, ayağımda çamura bulanmış sandaletler. cebimde para yok ama kimsenin benden bir şey beklediği de yok. sahilde biri gitar çalıyor, uzaktan kalabalığın uğultusu geliyor. herkes biraz kayıp, biraz dağınık ama garip şekilde yalnız değil.
yere serdikleri örtünün üstünde boyalarla dünyayı yeniden çiziyorlar. biri barış yazıyor, diğeri hemen altına kocaman bir çiçek konduruyor. sonra janis joplin açılıyor. ses çatlak ama o kadar içten ki insanın içine işliyor. yanımdaki kız gözlerini kapatmış, yüksek sesle eşlik ediyor. kimse kimseyi yargılamıyor. hayat ne olacak? diye bir soru henüz icat edilmemiş gibi.
ama biri çıkıp “oğlum abartma çok şey istiyorsun, o olmaz” derse... o zaman derim ki tamam, ben yine doğduğum yıllara, doksanlara da razıyım. çünkü çocukken mutluluk çok daha basitti. akşam ezanına kadar sokaklarda top koşturmak, bozulan kasetin içine üfleyip tekrar çalıştırmak, yarın ne olacağını hiç düşünmeden derin bir uykuya dalmak... özgürlük o zamanlar büyük laflarla gelmiyordu belki ama daha gerçek, daha içten bir şeydi.
aslında aradığım ne o dönem ne de o müzik. sanırım aradığım, insanların kendilerini bu kadar ciddiye almadığı, hayata biraz daha hafif baktığı o duygu. bazen o hafifliği özlüyorum işte.