Karl Marx için adaletsizliklerin yarattığı acıyı hafifleten, ezilenlere teselli veren ve onları hayata bağlayan bir afyon, Emile Durkheim içinse insanları ortak inançlar ve ritüeller etrafında birbirine bağlayıp onlara aidiyet hissi veren, anomi krizlerini önleyip toplumu ayakta tutandır kesinlikle şüphesiz. ikisi de dine inanmasa da dinin işlevsel yönlerini net bir şekilde ortaya koymuş yani toplumu bir arada tutan tutkal işlevi ve acı çeken yoksulluk içinde yaşayan insanların teselli kaynağı (bir dahakine kralsın boolum işlevi)
binlerce yıl boyunca insanlar inandıkları din uğruna ibadet etmiş, cinayet işlemiş, kurban vermiş, malını harcamış, savaşlar vermiş, tanrısını memnun etmek için dininin gereklerini yerine getirmeye çalışmış. her biri kendi dininin en doğru olduğunu söyleyerek bunu yapmış. ancak yıl olmuş 2026 hala bizim dinimiz tek doğru geri kalan herkes yanacak diyorlar. tanrılar kurban istiyor diye öldürülen masum insanların ahı dinlilerin üzerine olmayacak mı? olmayacak tabi. ne ahı vahı adamlar boş yere öldü gitti. yaşamak için ellerinde olan tek fırsatı heba ettiler. ama öldükten sonra melekler ona göstermişlerdir hanyayı konyayı değil mi? değil tabii ki. öyle bir dünyada yaşamıyoruz. kimseye zararı yoksa insan istediğine inanabilir. yeter ki başkalarına bulaşmasınlar.
Psikolojik olarak inkar etmek, ondan kaçmak saklanmak üstünü örtmek, duymak istememek. Ölüm, ahiret, yaratılış, diriliş, kıyamet, hesap mizan, gerçeğini değiştirmez. Ha insan ölürken melekül mevti görünce defalarca ya rabbi diyecek ama artık geçti.
binlerce din, binlerce kutsal kitap, binlerce “tek doğru”.
hepsi coğrafyaya, zamana ve iktidara göre değişiyor.
tanrı evrenselse, anlatısı niye yerel?
cevap basit: din, gökten inmedi; insandan çıktı.
korkudan, bilinmezlikten ve düzen ihtiyacından doğdu.
geriye kalan şey ise inanç değil; alışkanlık.
Felsefe ile ilişkilendirildiğinde daha bir mantığa kavuşan inanış biçimidir. insanlar arasında inanmak ve inanmamak arasında kalan, inanış biçimlerinin terimleri arasında da farklılık göstermektedir. Ama bana sorarsanız bir yaşam biçiminde olmazsa olmazdır.
geçmişte, bugünkü amerika birleşik devletlerinin en yetkin, multi-disipliner, poligot profesörleriyle aynı entelektüel birikime sahip bilginler, mitolojik anlatıları ve dini, ruhani-rasyonel gizemleri saklamak (vecdle keşfedilen edebi-mistik manalar, alegoriler, metaforlar, anagramlar, numerolojiye dayalı kelime oyunları ve daha nicesiyle ),
ve ayak takımının bunlara erişmesini engellemek için kullanıyordu.
metafiziğe dair öğretiler zamanla ayak takımını kontrol etmenin yegane siyasi aracına dönüştü.
mazide din bilgini demek, matematik ve astronomi üstadı, usta heykeltraş, mükemmel müzisyen, kutsi ressam erdemli büyük düşünür, alim, bilge, büyük kahraman, toplumda saygı duyulan tüccar demekti. bu süreç hristiyanlıktan itibaren tersine dönmüştür.
"din dünyadan, maddi yaşamdan kovulmuşların bir istifa yöntemidir. sen beni kovamazsın, ben istifa ediyorum. " çiğ köfte yoğururken kendini bulan taha abey. https://www.youtube.com/watch?v=3ItJPTobezI
Toplum mühendisliği aparatı. Dinlerin kendilerine dert edindikleri şeylere bakın: nesebin devamı, miras, ekonomi vs. Hiçbiri her şeye kadir mutlak bir yaratıcının derdi ol(a)mayacak şeyler. Dinlerin dert ettiği her şey toplumun sözüm ona "sağlıklı" veya "fıtrata uygun" bulduğu şeylerdir. Kısacası dinler insan ürünüdür. Basit bir formül.