her düşüncenin, her hareketin aslında baştan beri bir zincirin parçası olduğu hissi. felsefede bu iş basitçe şöyle: her olay, önceki şartların ve yasaların zorunlu sonucu. spinoza’nın dediği gibi biz tek bir büyük tözün küçük modlarıyız, özgür irade sandığımız şey de sadece cehaletimizin gölgesi. laplace denen adam da ekliyor, evrenin bütün haritasını bilen biri her geleceği nokta atışı okur, biz de kukla gibi oynarız sahnede.
klasik fizik bu oyunu yıllarca ayakta tuttu, her şey net, her şey öngörülebilir. ama kuantum fiziği gelip masayı dağıttı. heisenberg belirsizliğiyle her şey olasılığa, rastgeleliğe kaydı. beyin laboratuvarlarında da aynı hikaye, kararın bilinçten önce oluştuğu deneyler var, sen “ben istedim” diye haykırana kadar nöronlar çoktan harekete geçmiş. günlük hayatta ise işler daha da acımasızlaşıyor.
sabah kalkıp bugün farklı olacak diyorum kendi kendime, kahveyi koyuyorum, o kızla konuşurken “bu sefer değiştim” diyorum ama içten içe biliyorum ki hormonlar, eski yaralar, o anki yorgunluk hepsi aynı eski makinenin dişlileri. sorumluluk nereye gidiyor peki? suç kime ait, evrene mi, genlere mi, yoksa sadece o anki duruma mı?
bazen bu düşünce rahatlatıyor beni hatalarımı benim suçum diye dövmek yerine evren o anda böyle istedi diye omuz silkebiliyorum. sonra o omuz silkmenin de belirlenmiş olduğunu fark edip tekrar dalıyorum derinlere. sonuçta bilmiyoruz. determinizm doğru bile olsa, sanki özgürmüşüz gibi yaşamaya devam ediyoruz. çünkü başka türlüsü yaşanmıyor. yarın ne getirirse getirsin, oyunu bilerek oynamaya devam. biraz absürt, biraz komik, ama en azından dürüst bir duruş.