ingiliz klasik iktisatçı ve filozoftur. Dış ticaret ve dış ticaret dengesi hakkındaki görüşleri evrensel ve hâlâ etkilidir. Serbest ticaret ve adam smith gibi "uzmanlaşmadan" yanadır.uluslararası Ticaretin, zamanındaki aksi düşüncelere rağmen, ülkelerin yararına olduğu görüşünü benimsemiştir. Ayrıca tefekkür üzerinde de çalışmalar yapmış ve kitaplar yazmıştır.
john locke ile beraber empirizmin onculerindendir. Tum bilgilerin dis deneyden geldigini savunur. Zihnimizdekileri izlenimler ve fikirler diye ikiye ayirir. Ona gore dogada meydana gelen her seyin bi nedeni vardir. *
Edinburgh Üniversitesinde klasik diller ve felsefe okumuş olan filozof. 1734-37 yılları arasında insan Doğası Üzerine Bir inceleme’yi (A Treatise of Human Nature) kaleme almış. Yapıtıyla dinsizlik suçlamasına uğradığı için, hiçbir üniversiteye kabul edilmeyince bir generalin sekreteri olarak 1745-49 yılları arasına Avrupa’yı dolaşmış.
iskoç olmasına rağmen ingiliz Burjuvazisi kendine en uygun görüşleri Hume ile bulmuştur. Hume, Locke'den sonra; bilgilerimizin mesmuat ve idrakten geldiğini, tecrübeden oluştuğunu ve aklımızda doğuştan olan hiçbir bilgi, düşünce ve prensip bulunmadığını ileri süren üslubuyla ''ilmin Kaynağı Nedir?'' sualini ''Tecrübedir'' diye cevaplayan bir mütefekkirdir. insan zihninin bütün muhtevalarının bize mesmuat ve tecrübe tarafından sağlanan malzemeye ircasını kabul etmiştir.
Hume, ''insan tabiatı üzerine bir çalışma'' adlı eserinde zihnimizde bulunanları intibalar ve fikirler olarak ayırır. Düşünme, mesmuatlarla elde ettiğimiz malzemeyi düzenleme, genişletme, ayırma ve birleştirme fiilidir. Fikretmenin kanunları olan ayniyet, tezadsızlık ve illiyet ona göre tecrübe ve zihni alışkanlıklarla alakalıdır. Mesela; hadiseler arasında zihnimizden müstakil bir illiyetlik bağı yoktur. Kurduğumuz illiyet bağı zihni ve enfüsi bir bağdır, bir kabuldür.
Hume, kısaca tabiat nizamının rasyonel olarak açıklanabileceğinden ziyade, insanin hayalinde temellendirilebileceğinden bahseder. Hume aynı bakış cihetini ahlak teorisinde de sürdürür. Kıymet hükümlerinin teşekkülünde aklın herhangi bir kudreti yoktur. Bunlar ihtiras ve arzudan kaynaklanır. Bu sebeple ahlaki rasyonelleşmenin mümkünlüğüne karşı çıkar. Ahlaki kural ve hükümler insan tabiatındaki haz-acı prensibine dayanır. ''Sempati'' mefhumu üzerinde durur.
''insanın Tabiatı Üzerine Bir Tetkik'', ''Siyasi Nutuklar'' adlı çalışmalarında, agnostisizme (bilinmezcilik) bağlı olanların şüpheciliğine mutabık nutuklar ortaya koymuştur. Şüphecilikle birlikte, mesmuat ve tecrübeyle elde edilenler haricinde insan zihninden, psikolojik durumundan ayrı hiçbir şeyin var olmadığı fikri ehemmiyet kazanmıştır. Onun felfesi düşünme biçimi rasyonalizmin karşısına ampirizmi çıkarmıştır. Hume'un politik felsefesi de şüpheciliğinin izlerini taşır. Tabii hukuk ve içtimai akid nazariyelerine karşı çıkar. Siyasi müesseseler ve idare şekilleri cemiyet de var olan insanların ihtiyaçlarına göre şekillenir ve değişir. Mesela; insanlar arası münasebetleri düzenlemek için hukuk kuralları istihsal edilmiştir. Hükümet ve devlet bu kuralları, insanlar kendi başına bırakıldığında bu kuralları işletemediği için uygulamak üzere bulunmaktaydı. Devlet fonksiyonel bir aygıttı ve umde olarak hangi hükümet biçiminin en iyiyi temsil ettiğine karar vermek imkansızdır.
Hume aşırı şüpheciliği ve radikal fikirleriyle bazı mevzularda aydınlanma fikirlerinin temellerini sarsmıştır. Mesela; din. Hume aynı zamanda bir tarihçi olarak dinler tarihini ele alırken, dini tamamen içtimai bir unsur olarak değerlendirmiştir ve dinin rasyonel bir temele sahip olmadığını iddia etmiştir. Böylece dindarların, deistlerin ve ateistlerin durdukları zemini ortadan kaldırmıştır.
Hume'un aydınlanma çağına müteallik negatif denilebilecek bir tavrı vardır. Bu devri henüz aklın hakimiyeti altında bir çağ olarak görmemekteydi. Çünkü ona göre ''aptallık ve cehalet'' tarafından belirlenen bir saha da vardı. Bu durum Fransa'da fikirlerinin bidayet de hiçbir te'sir yaratmamasına yol açacaktı.
emprizmin sistematikleştirilmesinde ve kuramsal gücünün felsefi bir akım olarak doruk noktasına taşınmasında büyük rol oynayan filozof.
Hume, Locke gibiempiristtir fakat, bazı noktalarda Locke’dan ayrılır.iç ve dış algı ayrımını reddeden Hume`, bu iki alanı birleştirmeye yönelir, insanın bilgi alanının bu şekilde bölümlenemeyeceğini ileri sürer. Hume’un ortaya koyduğu ayrımlar daha başkadır; izlenimleri ve kavramları ayırır. hülasa; izlenimler duyu organlarının algıladıklarından ileri gelir; kavramlar ya da düşünceler ise artık canlılığını yitirmiş olan izlenimlerin tasavvurlarından meydana gelir. Zihnin temel görevi, duyularla elde edilen verilerin üzerinde işlem yapmak, izlenimleri bilgiye dönüştürmektir.
bilginin kaynağı olan idelerin doğuştan verili olarak geldiğini ileri süren rasyonalistlerden farklı olarak, bu ideleri dış dünyaya dair duyumlara bağlayan filozof.
David Hume ile ilgili çok tekrar edilen bir yanlış var. David Hume bir agnostik değildir.
Hume, "Agnostisizm" kavramı icat edilmeden yaklaşık yüz yıl önce ölmüştür. Hume, nedenselliğin eleştirisi ve mucizenin imkanı hakkında söylediklerinden dolayı doğal olarak deizmin bir müttefiki haline gelir. Ayrıca Hume, Dinin Doğal Tarihi ve Tabiî Din Üzerine Diyaloglar adlı kitaplarında monoteizmden daha çok politeizmi eleştirir. Bu eleştirilerin çoğu da psikolojik bir zeminde "bilinmeyenden korkmak" anlayışı üzerine kurulur.
Hume'un Mete Tunçay tarafından Türkçeye "Din Üstüne" adı ile çevrilen yukarıda ismi zikredilmiş kitaplar incelediğinde, onun özellikle Hristiyanlığı, kiliseyi, paganizmi şiddetle eleştirdiği, buna karşılık kendisine özgü, doğal din ya da tabii din adını verdiği eleştirel bir Deizm şeklini savunduğu görülebilir. Söz konusu doğal dinin bizdeki "fıtrat dini" düşüncesine karşılık olduğu düşünülebilir elbette ancak bunu düşünenlerin fıtrat dinine sonradan eklenenlerin çokluğunu gördüğü sürece tabii. Diğer bir yönden, sadece inanç konusunda değil her konuda agnostisizm problemli bir tutumdur. Çünkü bir konudaki agnostisizmin tutarlı olabilmesi için o konuda var olan lehte ve aleyhteki "tüm" delillerin incelenmesi ve bu delillerin yüzde elliye karşılık yüzde elli olduğu açıkça görülmesi gerekir.
Örneğin tüm canlıların ortak bir atadan türediği konusunda karbon kimyasının, moleküler biyolojinin ve karşılaştırmalı anatomi incelemelerinin verilerine bakılıp bilimsel bir agnostisizm durumu benimsemek hatalı bir yaklaşımdır çünkü kanıtlar lehtedir. Aleyhte hiçbir kanıt yoktur.
Hume'a göre insan hem izlenim/deneyim hem de tasavvurlara sahiptir. izlenim dediğimiz şey insanın dış dünyayı doğrudan duyumsanması, tasavvur ise bu izlenimin hatırlanmasıdır. Mucizeleri ve mitolojik varlıkları ise şöyle açıklar: insan, zihninde "kanat", "beyaz", "insan" ve "ışık" gibi önceden duyumsadığı şeyleri zihninde/bilincinde adeta makas ve tutkalla birleştirip "melek" gibi bir varlığı ortaya koyar. Daha önce bunları görüp deneyimlemiş fakat melek hiç görmemiştir. bu birleşik tasavvur rasyonalist olan Hume'a göre kabul edilemez, akıl dışıdır. Dolayısıyla "kişiliğin özü" gibi bir kavramdan söz edilemez, insan bilincini analiz edip değişmez bir kişilik özü fikri de doğru değildir. Hoş, 2500 yıl önce buddha hume ile benzer şeyler söylemiştir. Buddha'nın deyişiyle "hiçbir şeyin bana ait olduğunu ileri süremem ve hiçbir şey hakkında işte ben buyum diyemem. Yani ne ben vardır ne de kişiliğin değişmez bir özü". Ölümünden hemen önce de şunu belirtmiş "bileşik olan her şey dağılmaya mahkumdur".
Mucizeyi hepten reddetmiş gibi görünse de esasında duyulara güvenmesi onun mucize konusunda da açık kapı bırakmasına neden olmuştur. Hume'a göre mucize denen şey doğa olaylarının kesintiye uğramasıdır. Mesela taşı yere bıraktığımızda hep düşeceğini görmüşüzdür ama bu taşın sonsuza kadar düşeceği anlamına gelmez. Şimdiye kadar hep düşeceğini "deneyimledik", buna alıştık ve doğa yasası olarak ortaya koyduk fakat bu yasayı kimse görmedi. Doğa yasaları ne aklîdir ne de akıl dışı. Yalnızca vardır onlar. Dünyanın ya da dünyadaki şeylerin nasıl davrandığına dair beklentilerimiz olmadan geliriz dünyaya. Dünya olduğu gibidir ve biz yavaş yavaş öğreniriz bunu.
akademik hayatını kendime örnek aldığım canım filozofum. pek severim kendisini. ölmeden bir yıl önce kaleme aldığı kendi cenazesinin konuşma metnini ara ara okuyup, david hume bile nice sıkıntılar çekmiş, senin çektiğin sıkıntılar onun yanında az kalır diyerek kendime teselli veririm. felsefe aşkı nedeniyle fakir doğmuş, fakir yaşamış ve fakir ölmüştür. 'kendime küçük bir sermaye biriktirdim, söyleyince arkadaşlarım bana gülüyor' dediği miktar 30000 tl gibi cüzi bir miktardır. "az harcamayı ve tasarruflu bir hayatı yaşamayı amaçladım, bu şekilde felsefe üzerinde çalışmaya vakit ayırabilirim."..der. üniversiteye başvurmuş ama kabul edilmemiş, ücret almadan kütüphane memuru yapılmış, "ücret almasam bile en azından kitaplara kolay erişiyordum" diyen bir filozof... bir kitabı için "45 adet satıldığına sevindim" demektetir... kısaca hume'a ingilizler 'köpek' muamelesi yapmışlar. (aslı iskoç olduğu içindir kim bilir) şimdi övünsünler... 'aydınlanmaya başlatan filozofumuz' diye... işte dostlar aydınlanma bir topluma kolay kolay gelmiyor...
hume'un nedenselliğe dair analizleri müthiş ve bugün bile geçerli. bazen geçmişe dönük sorgulama yapmak farkında olmadığımız ayrıntıların ortaya çıkmasını sağlıyor.
soyut zekamız, yetişkinliğe geçtiğimiz süreçte, beynimizde sürekli tık tık ışıklar yanarken, yeni bağlantılar kurmaktadır.
hume için zihin peş peşe, ard arda, sık sık gerçekleşen iki durumu her zaman nedensel ilişkiyle algılama eğilimindedir, bende bunu çok daha güncel bi açıdan ele alalım derim. sinema salonunda, televizyon başında, telefona bakarak seyrettiğiniz filmleri düşünün. şimdi o ışık parıltılarında beliren anlamları size açmak istiyorum biraz.
her monitör, her ekran kabaca 60 la 300-400 arasında değişen kare üretiyor, filmlerde bunun sadece yirmi dört (yanlışsam düzeltin )karesini görebiliyoruz.
siz telefonla parmağınızla bi sembole tıkladığınızda, o sembolü ekrana çıkaran şeyin dokunma eylemi olduğunu varsayarsınız, bilgisayarda mouse u oynatırken pencerenin boyutunu değiştiren şeyle mouse cursor arasında nedensellik kurar, dizi film seyrederken aniden beliren bi hayalet yahut canavar gördüğünüzde onun bi sonraki karede sebep olacağı felaketi tahayyül edersiniz, peki söyleyin bana hume haksız mıydı? düşünün, sadece düşünün.
hem de o görüntülerin hepsi ekranda her bi pikselin red-green-blue diziliminin farklı dizilimlerde yanıp sönerek yarattığı görsel bi ilizyon, ve tüm bunlar trilyonlarca transistörün birbirine bağlı sarmaşıklar misali defalarca kez yanıp sönerek ortaya çıkardığı 0 ve 1 lerden ibaret patternken! en temelde de her şey elektronların hareketiyle ilgili. tamam, tamam, sadece o kareleri yaratan programa, kaynak koduna, simülasyona odaklanalım, sahi hepsi turing makinelerinin (programlama dilleri ) insan istek ve arzularına uygun manipülasyonundan başka neye karşılık geliyor ki.
insanın anlama yetisi üzerine soruşturmanın çok güncel bi tevili, bu monolog, neden post-truth çağında olduğumuzu daha iyi anlamanızı sağlayacak, dijital "gerçeklik " algımızın kendisi bile başlı başına nedensel bi felaket çünkü. https://vocaroo.com/1dvgLpfdtSzY
Bunun 'intihar üzerine' adlı bir makalesine reddiye yazmakla meşgulüm. 1 yıldan fazla oldu. Ama konu çok ağır ve can sıkıcı, moral bozucu. Yaklaşık 150 tane makale okudum ve konuyla ilgili gündemi takip ettim. En ilginç intihar erol köse'nin intiharı. Als hastalığı nedeniyle intihar ediyor.
D.hume makalesinin özeti şu: "bak kardeşim, kimseye karşı sorumlu değilsin, ne tanrı'ya ne topluma ne de kendine. Kimseden korkma, endişelenme. Canın sıkkınsa ve yaşamdan bıkmışsan intihar etmek en 'doğal' hakkın, intihar edebilşrsin" anlamına gelen bir anlatım tarzı var.
Son okuduğum birkaç makale d.hume'un (bazen patavatsızca kullandığı kelimeler yüzünden) suçlamışlar ve makalenin mantık örgüsünün yanlış olduğunu söylemişler. Hume'un umurundaydı sanki mantık örgüsü. iki yıl önce çok sevdiği subay bir akrabasını intihardan vazgeçirmeye çalışıyor ama başarılı olamıyor, bu olay canını çok sıkıyor. Bir de o dönem ingiltere'de hararetli bir intihar tartışması var. intihar edenin durumu ile ilgili ( yani kanunen ve dinen suç işleyip işlemediği) karar verilemiyor. Galiba hume, bu tartışmalara sinirlenip bir hışımla bu makaleyi yazmış. Ama yayınlamaya cesaret edememiş, zaten halihazırda din düşmanı ilan edilmişken kritik durumunu daha da sarsmamak için yayınlamamış. Öldükten sonra yayınlanmasını vasiyet etmiş.
Korkunun üzerine gitmeye çalışıyordu Hume. Her türlü korkuya düşmandı. Ben ona itiraz ederken onun izinden gitmeyi düşünüyorum. Korku her zaman kötü değildir ve çoğu zaman bizi hayatta tutar. Korktuğumuz için tehlikelerden uzak durur, toplum içinde yaşarız. Korkuya düşman olmamak gerekir, korku bizi korur, yani limbik sistemimiz, amigdala yani. Bu bölgesi hasarlı olan bazı insanların tehlikeyi fark edemedikleri ortaya çıkmıştır. Hume'u kendi silahıyla vuracağım.