alıp götürendir. uykusuzluk yapıp bolca entry girmeye sebep olur. özletir. elin telefona gider bir kaç saniye sesini duyayım diye ama kıyamazsın uyandırmaya. araya yollarda girsede her gün daha da artan duygudur karşıdakine hissedilen. yaşatır, umutlandırır. gece vakti çöken hüznü bir nebzede olsa alır götürür, gülümsetir. bazen öldürür, hemde yaşarken.
aşk beklentilerin ötesinde, kimsenin erişmek istemediği gözümüzde her zaman yücelttiğimiz yerde...
insan hayatı boyunca birilerini sevip dururken acaba aşık oldum mu diye sorarsa kendine cevabı ne olmalıdır...
...aşk ruhuyla sevmektir , birken iki olmaktır aşk ...
herkes sevmiş sevilmişken, herkes bir zamanlar acı çekip mutlu olmuşken, herkes yıkılmışken bir sevgi için ve hayatındaki herşeyden vazgeçmişken acaba bunlar aşkmıdır diye sormaktır kendine bazen aşkı aramak...
ufacık bir sevgi kırıntısı bile insanı bukadar acıtıyorken, aşkın içine insan kendini cesaretle atabilir mi? aşkı arayabilir mi? yüreği dayanır mı? gözlerinden kan akar mı?
Aşk ,aşk, aşk bir ütopyamısın sen?
Biliyorum öylesin aşk, o en masum halinle ve henüz yaşanmamışken güzelsin...
Sen varken kötü diye bir şey bilmiyorduk
Mutsuzluklar, bu karalar yaşamada yoktu
Sensiz karanlığın çizgisine koymuşlar umudu
Sensiz esenliğimizin üstünü çizmişler
Nicedir bir pencereden deniz güzel değil
Nicedir ışımayan insanlığımız sensizliğimizden.
bugüne dek duyduğum en güzel tanımını yeditepe istanbul'da remzi rolüyle izlediğimiz güven kıraç yapmıştır..
''aşk neye benzer biliyo musun?? lunaparktaki tahta ata.. hani jetonla çalışan.. binersin atın üstüne; bi ileri bi geri, bi ileri bi geri, sen gidiyosun zannedersin ama at olduğu yerdedir.. jeton biter, rüya da öyle..''
montaigne aşkın tarifini arzulanan bir varlıkta bulacağımız tada susamaktan başka bir şey
değildir, gibi veriyor.
venüs'ün bize verdiği şey sonunda bir
boşalma hazzı değil mi? tıpkı doğanın başka taraflarımızın
boşalmasına kattığı haz gibi. bu haz ölçüsüzlük yahut hayasızlık
yüzünden kötülük haline geliyor. sokrates'e göre aşk, güzelliğin
aracılığıyla çoğalma arzusudur. ama nedir, bu hazzın insana verdiği o
acayip gıdıklama, zenon'u, kratippos'u düşürdüğü o delice, budalaca,
saçma sapan haller, bizi sürüklediği o uygunsuz azgınlık, aşkın en tatlı
anında o alev saçan, kudurmuş, zalim surat, sonra nedir o birden
kabarıp böbürlenme, bu kadar çılgınca bir işin içinde o ciddileşip
kendinden geçme? hem ne diye hazlarımızla pisliklerimizi sarmaş
dolaş edip hep bir yere koymuşlar? ne diye insan hazzın son
kertesinde acı çeker gibi, ölecek gibi inlemekli oluyor? bunlara
bakınca, platon'un dediği gibi, tanrıların insanı kendilerine oyuncak
diye yarattıklarına inanasım geliyor. insanların bu en bulanık, en
karışık işinin en ortak işleri olması da doğanın bir cilvesidir, diyorum.
böylelikle bizi denkleştirmek, akıllılarla delileri, insanlarla hayvanları
birleştirmek istemiş. insanların en ağırbaşlısını o bilinen hal içinde bir
düşündüm mü, bütün ağırbaşlılığı bir yapmacık oluverir. tavus
kuşuna haddini bildiren ayaklarıdır.
oyun arasında ciddi düşüncelere yer vermeyenler, bir aziz heykelinin
karşısında, önü açık diye, dua etmekten çekinenler gibidir. biz de
pekala hayvanlar gibi yeriz, içeriz; ama bunlar ruhumuzun göreceği
işlere engel olmaz, bu işte hayvanlara üstünlüğümüzü gösterebiliriz.
işte gelgelelim öteki iş bütün düşünceleri, platon'un bütün felsefesini
ve ilahiyatını emri altına alır, amansız hışmıyla bizi, hem de seve seve,
insanlığımızdan çıkartıp hayvanlaştırır. başka her yerde az çok nazik
olabilirsiniz; başka her iş kibarlık kurallarına uydurulabilir, ama bu
işin hayvanca ve gülünç olmayan şekli düşünülemez bile. bir arayın
da bulun bakalım bu iş bilgece ve edepli bir şekilde nasıl yapılabilir?
büyük iskender, herkes gibi bir ölümlü olduğunu bir bu işte, bir de
uyumada anladığını söylermiş. uyku ruhun kötü güçlerini sarıp
yokeder, bu iş de hepsini kaplayıp darmadağın eder. onu sadece
mayamızdaki bozukluğun değil, hiçliğimizin, noksanlığımızın bir
belirtisi sayabiliriz kuşkusuz.
doğa bir yandan bizi bu arzuya doğru sürer, gördüğü işlerin en
soylusunu, en yararlısını, en güzelini de ona bağlamıştır bir yandan da
bizi bırakır, onu kötüleriz, ondan ayıp, günah diye utanır kaçarız,
perhizi sevap sayarız. bizi yaratan işi hayvanlık saymaktan daha
büyük hayvanlık mı olur? türlü ulusların dinlerinde vardıkları,
kurban, mum yakma, oruç, adak gibi ortak taraflardan biri de cinsel
arzunun kötülenmesidir. onun bir cezalanması demek olan sünnet bir
yana, bütün kanılar bu konuda birleşir. hoş, bir bakıma insan denilen
bu budala varlığı yaratma işini ayıplamakta, bu işe yarayan
taraflarımızdan utanmakta pek de haksız değiliz ya... insanın
doğuşunu görmekten herkes kaçar, ama ölümünü görmeye hep koşa
koşa gideriz. insanı öldürmek için gün ışığında, gelmiş meydanlar
ararız, ama onu yaratmak için karanlık köşelere gizleniriz. insanı
yaparken gizlenip utanmak bir ödev, onu öldürmesini bilmekse birçok
erdemleri içine alan bir şereftir. biri günah, öteki sevaptır. aristoteles
ülkesinin bir deyimine göre birini iyileştirmenin öldürmek anlamına
geldiğini söyler.
bazı uluslar yemek yerken başlarını bir örtüyle kaparlarmış. bir
bayan tanırım, hem de en büyüklerden bir bayan, o da aynı kafada:
çiğnemek hiç güzel bir hareket değilmiş, kadının zerafetine,
güzelliğine çok zarar verirmiş. bu bayan iştahı olduğu zaman
herkesten kaçarmış. başka bir adam bilirim ne başkalarını yemek
yerken görmeye, ne de başkalarının kendini yerken görmesine
katlanamaz. karnını doldurmak, içini boşaltmaktan çok daha ayıp bir
iştir. türk padişahının ülkesinde birçok insanlar varmış ki
başkalarından üstün sayılmak için kendilerini yemek yerken
göstermezlermiş, haftada bir tek öğün yerlermiş, yüzlerini gözlerini
param parça ederlermiş, kimselerle de konuşmazlarmış. bu softalar
demek doğayı bozdukça değerlendireceklerini, yaratılışlarını hor
görmekle yükseleceklerini, ne kadar kötüleşirlerse, o kadar
iyileşeceklerini sanıyorlar. şu insan ne korkunç bir hayvan ki, kendi
kendinden bu kadar iğreniyor, kendi zevklerini başının belası sayıyor.
hayatlarını gizleyen, başkalarının gözüne görünmekten kaçan insanlar
da var. sağlık, sevinç içinde olmak onlar için en zararlı, en belalı
hallerdir. değil yalnız birçok tarikatlar, birçok uluslar var ki
doğuşlarına lanet eder, ölümlerine şükrederler. güneşe lanet edip
karanlıklara tapanlar bile var. biz insanlar kendimizi kötülemeye
gösterdiğimiz zekayı hiçbir yerde gösteremeyiz. kafamızın, o her şeyi
bozabilen tehlikeli aletin peşine düştüğü, öldürmeye kastettiği av
kendi kendimizdir.
ah zavallılar, sevinçlerini suç sayanlar.
bre zavallı insan, az mı derdin var ki kendine yeni dertler
uyduruyorsun. az mı kötü haldesin ki, bir de kendi kendini
kötülemeye özeniyorsun. ne diye yeni çirkinlikler yaratmaya
çalışıyorsun? içinde ve dışında zaten o kadar çirkinlikler var ki! o
kadar rahat mısın ki rahatının yarısı sana batıyor? doğanın seni
zorladığı bütün yararlı işleri gördün bitirdin, işsiz güçsüz kaldın da mı
başka işler çıkarıyorsun kendine? sen tut, doğanın şaşmaz, hiçbir
yerde değişmez yasalarını hor görür, sonra o senin yaptığın, bir taraflı
acayip, uygunsuz yasalara uymaya çabala. üstelik bu yasalar ne kadar
özel, dar, dayanıksız, gerçeğe aykırı olursa çabaların da o ölçüde
arıtıyor senin. mahalle papazının sana emrettiği gündelik işlere sıkı
sıkıya bağlanırsın; tanrının, doğanın emirleri umurunda değildir. bak,
bir düşün bunlar üzerinde: bütün yaşamın böyle geçiyor.
"ah bu çiçekler, bu böcekler ne güzelmiş, gökyüzü ne kadar da maviymiş" durumuna gelmek ki, olumlu düşünmeye sevk eder insanı.
"neden aramadı, benden vaz mı geçti yoksa? başkasıyla mı acaba? durumuna gelmek ki, bu da felaket senaryoları yazdırarak olumsuz düşünmeye sevk eder insanı... fotoğrafçı tabiriyle, bir filtre takmasıdır insanın düşüncelerine.. toz pembe bir filtre...
öte yandan sevmek ve sevgi ile sürekli karşılaştırılan, "acaba aynı şey mi, yoksa farklı mı" tartışmalarına yol açan sözcüktür, duygudur,hastalıktır efendim..