“insanın bir tutamağı olmalı. Dünyada hepimiz sallantılı, korkuluksuz bir köprüde yürür gibiyiz. Tutunacak bir şey olmadı mı insan yuvarlanır. Tramvaylardaki tutamaklar gibi. Uzanır tutunurlar. Kimi zenginliğine tutunur; kimi müdürlüğüne; kimi işine, sanatına. Çocuklarına tutunanlar vardır. Herkes kendi tutamağının en iyi, en yüksek olduğuna inanır. Gülünçlüğünü fark etmez.”
adamın ciğerleri solmuş, arada büyükçe nefesler alıyor. son nefesinde de kitap bitiyor ama adam ölmüyor.
"sustu. konusmak luzumsuzdu. bundan sonra kimseye ondan bahsetmeyecekti. biliyordu anlamazlardi." cümleleri ile son bulan, kitaptaki karakterlerin isimleri olmayıp sadece bir harf ile okuyuca verildiği, her okunulduğunda farklı bir tat alınan kitap.
hayatınızın bir döneminde mutlaka okumuş olmalısınız bence.
aylaklığı öven ve kent yaşamında romantizm etkisini tasvir eden bunun yanında romantizmi oluşturan kavramların bedensel etkilerini de paylaşan bir roman...
Nedense bi' türlü olaylara, karakterlere odaklanamadım.
Herkesin beğendiği kitap nedense bana çok sıkıcı geldi. Sanırım son zamanlarda çok eğlenceli kitaplar okuduğum için bu sarmadı.
Belki ilerleyen zamanlarda bu eseri bitirecek ruh halinde olurum ve bitiririm..
aga bak, aylak adam dedin mi akan sular durur. böyle entel dantel edebiyat kasmaya gerek yok, cemal süreya'nın dediği gibi, "kitap değil, adeta bir devrim" bu. ne öyle işte bilmem neyin bunalımı ne de modern insanın yabancılaşması falan filan.
olayı şöyle özetleyelim: c. diye bir eleman var. bildiğin, parası var, derdi yok, kafası rahat ama o rahatlık onu yiyor bitiriyor. sürekli bir arayışta, bir ideal kadın, bir '
mükemmel aşk peşinde koşuyor. ne bulsa beğenmiyor, ne yapsa tatmin olmuyor. o dört mevsim falan diye ayıra ayıra bizi de kitaba kitliyor. tam böyle "haa şimdi buldu galiba" diyorsun, yok abi, yine kaçış, yine yalnızlık. sonuç? kitap bittiğinde sen de onun kadar aylak kalıyorsun, o derece sarsıyor. yeminle, okumayan çok şey kaçırır, net.
tamam bay c.
tamam kaan tangöze.
tamam nejat işler.
tamam teoman.
tamam ıssız adam.
asla bir "anayurt oteli" değildir. şu küçücük kitabı okuyup bir de berna moran eleştirisini okursanız böyle derinlikli bir kitapla "aylak adam"ı aynı kişi mi yazmış diye şaşırırsınız.
bu kitapta öyle büyük olaylar, dramlar falan yok. adam geziyor, düşünüyor, insanlara bakıyor, sonra yine düşünüyor ama gel gör ki insanın kafasının içine öyle bir giriyor ki “lan bu herif benim kafamı mı okuyor?” diye kalıyorsun.
Adamın derdi aslında aylaklık değil. adam çalışmıyor diye aylak sanıyoruz da asıl mesele hayata bir türlü tam anlamıyla dahil olamaması. millet işe gidiyor, evleniyor, düzen kuruyor, birbirine “napıyosun?” diye sorup duruyor. O da kenardan bakıp “iyi de niye?” diye söyleniyor.
bir de o insanlardan kaçma hali var. tam “kimseyi istemiyorum ama biri de beni gerçekten anlasın” kafası.
kendini herkesten ayrı görüyor ama bir yandan da anlaşılmak için yanıp tutuşuyor.
yusuf atılgan burada öyle süslü püslü laflarla edebiyat yapmıyor. bildiğin adamın canını sıkan şeyleri önüne koyuyor: yalnızlık, sıkıntı, sahicilik arayışı, insan ilişkilerindeki yapaylık...