Game loop denilen, sürekli hedefe koşmaya dayalı bir yapı yoktur. Düz bir koridorda ilerlersiniz, karşınıza gelen düşmanları vurursunuz, biraz mermi bulup tekrar koridorda ilerlersiniz. Arada bir yükseltme yapmak için duraklara uğrar, ekipmanlarınızı geliştirir ve yolunuza devam edersiniz. Ama Metro 2033'ü efsane yapan özellik bu değildir; atmosferidir.
Moskova metrosunda, nükleer savaştan sonra sıkışıp kalmış bir insanız ve oyun size bunu her an hatırlatır. Basık ve gri bir ortamda insanların umutsuzluğu ile umudu bir aradadır. Kimileri burada hayatta kalma savaşını sürdürürken, kimileri bu olağanüstü zor koşullarda bile ideolojik ve çıkarcı hesapların peşinde koşmaktadır. istasyonlarda gezerken bir köşede oturmuş gitar çalan, ateş başında umutsuzca bekleyen insanlara denk gelirsiniz. Diğer tarafta ise içki içerek bu düzenden az da olsa kaçmaya çalışanların seslerini duyarsınız.
Amacınız artık gidip birilerini vurmaktan çıkar; bir umut kırıntısı aramaya başlarsınız. Sizi yaşama bağlayacak bir şey... Metro'dan dışarı çıkıp gökyüzünü ilk gördüğünüz anda derin bir nefes almak istersiniz ama o da ne? Hava zehirlidir; gaz maskesi takmak zorundasınızdır. Bu sefer de gaz maskesinin boğuculuğu başlar. Dışarıdasınızdır artık; sözde özgürsünüzdür ama nefes bile alamazsınız. Çünkü dışarıda ne umut kalmıştır ne de hayat.
Bir oyunu veya bir eseri önemli kılan şeyin, bence, şu kısacık hayatımızda deneyimleyemediğimiz şeyleri bize deneyimleme fırsatı sunması olduğunu düşünüyorum. Metro 2033 de bunu başarır. Bir oyun olmanın ötesine geçerek size gerçekten 2033 yılının nükleer savaş sonrası dünyasında yaşama hissini verir.