mide kanserine yakalanan watanabe'nin kalan altı aylık ömrünü nasıl geçiridiğini anlatan, akira kurosawa'nın 1952 yapımı mükemmel filmi. kurosawa'nın en hümanist filmi olduğu söylense de, içindeki iletişimsizlik, ideallerin hadım edilişi ve sistemin bireyi yavaşça sindirmesi temaları gözönüne alındığında bir tür cinayet ve şiddet senfonisidir.
kurosawa'nın hafızalarda iz bırakmayı başaran filmi.
--spoiler--
bizlere açgözlülüğün kötü olduğu öğretildi, fakat bu artık eskidi. açgözlülük bir erdemdir.
özellikle hayata karşı açgözlülük.
hadi gidelim.
boşa geçirdiğin hayatı düzeltmeye gidelim.
--spoiler--
30 yılını mumya gibi geçiren; watanabe-san'ın güneşe göre uzunluğu az ancak tutkularına göre genişliği çok yeni; gerçek hayatının öyküsünü; Takashi Shimura 'nın yüreğe işleyen yorumuyla bizlere yaşattığı akira kurosawa harikası, bir yaşamak kesiti...
kafedeki yazar:
--spoiler--
bizlere açgözlülüğün kötü olduğu öğretildi, fakat bu artık eskidi. açgözlülük bir erdemdir.
özellikle hayata karşı açgözlülük.
hadi gidelim.
boşa geçirdiğin hayatı düzeltmeye gidelim.
--spoiler--
watanabe-san:
--spoiler--
insanlardan nefret etmekle uğraşamam, buna vaktim yok.
--spoiler--
bürokrasi, insan egosu ve boş vermişliği ile giriştiği büyük mücadele sonucunda filizlenmeye başlayan eserini, parkın inşaatının yapımını kontrol etmeye giderken; watanabe-san:
--spoiler--
ne kadar güzel. otuz yıldır gün batımlarının güzelliğini unutmuşum. ama şimdi buna vaktim yok.
watanabe-san'ın ölümünden sonra; cenaze yemeğinde bir anlık da olsa derin gaflet ve dalaletten kurtardığı (tabii ki saki ve watanabe-san'ın insanlık dokunuşu yardımıyla)mesai arkadaşlarının aydınlanma cümleleri:
--spoiler--
burada hiçbir şey yapmaman gerekiyor.
hiçbir şeyden başka bir şey yapmak radikal bir davranış.
bir şeyler yapıyor gibi görünüp, hiçbir şey yapmamız gerekiyor.
bir yerlerdeki çöpleri temizletmek için çöplükleri evrakla doldurmak gerekiyor.
hiçbir şeyin hallolmadığı bir sistem içinde bile, bir yandan mide kanseri ile boğuşurken watanabe-san çok şey başardı.
parkta tek başına öldüğü zaman ne hissediyordu sence?
--spoiler--
watanabe-san'ın yeni, aslında gerçek hayatının simgesi şapkasını, parkta bulup getiren polis:
--spoiler--
salıncakta çok mutlu görünüyordu. nasıl söylesem; tüm kalbiyle kendini şarkısına vermişti. sesi bir hayalet gibi ruhumun derinliklerine işliyordu.
--spoiler--
&feature=share
--spoiler--
hayat kısa
aşık olun bakireler
dudaklarınızın allığı
solup gitmeden önce
içinizdeki arzu dalgaları
durulmadan önce
yarını bilmeyen
insanlar için
hayat kısadır
aşık olun bakireler
uzun siyah saçlarınız
ağarmadan önce
kalbinizdeki alevler
titreşip sönmeden önce
bugünü bir daha
yaşamayacaklar için
--spoiler--
japon sinema efsanesi akira kurosawanın bürokrasinin kısırlığı ve insan hayatının çıkmazları üzerine yaptığı 1952 yapımı okkalı bir film. kısa bir analizi için: http://sinemayazari.blogs...it-yarn-gel-ckmaznda.html
1952 yapımı bir akira kurosawa filmi. türkçe'ye yaşamak olarak çevrilmiş.
30 yıldır devlet dairesinde çalışan kahramanımız watanebe'nin , mide kanseri olduğunu ve altı aylık bir ömrünün kaldığını öğrenmesi üzerine yaşamını sorgulamaya ve altı aylık süreyi daha iyi geçirmenin, kendine mutluluk üretmenin derdine düşer. film bunun üzerine kuruludur.
bunların yanında, devlet dairelerinin iç karartan düzenini, bir türlü işlemeyen bürokrasiyi, kirli makamları, çıkarcılığı çok iyi anlatır. bir an kendinizi herhangi bir devlet dairesinde geçirdiğiniz birkaç günü düşünürken bulursunuz. çok gerçekçidir.
hepimiz gerçekte biraz watanebe'yizdir aslında. kazanmak ve yaşamak derdine o kadar düşmüşüz ki, düştüğümüz bu şeyin içinde boğulduğumuzu bile fark edemiyoruz.
içerik dolu doludur yani abiler ablalar. neredeyse her konuşmanın altı kırmızı kalemle çizilip, bir köşeye not edilecek cinstendir. şiirseldir.
filmin son sahnelerinden birinde watanebe'nin gece vakti bir salıncakta sallanırken söylediği ve bir taraftan karın yağdığı ve etrafın bembeyaz olduğu o güzel şarkılı sahneyi görmek için bile sadece izlemeye değerdir. bu sahne tüm hayatım boyunca unutmayacağım bir kaç sahneden biri oldu bile.
söylediği şarkı da şudur :
--spoiler--
hayat kısa
aşık olun bakireler
dudaklarınızın allığı
solup gitmeden önce
içinizdeki arzu dalgaları
durulmadan önce
yarını bilmeyen
insanlar için
hayat kısadır
aşık olun bakireler
uzun siyah saçlarınız
ağarmadan önce
kalbinizdeki alevler
titreşip sönmeden önce
bugünü bir daha
yaşamayacaklar için
özellikle kafede otururken watanabe'nin yaşamının geri kalanını anlamlandırmak için aklına o fikir düştüğünde aşağıdan "iyi ki doğdun" nağmelerinin coşkuyla söylendiği sahne unutulmazdır. oradaki tüm insanlar bilmeden kahramanımızın yeniden doğuşunu kutlamışlardır.
film hümanizm odaklı anlatımı ve kusursuz bürokrasi eleştirisiyle unutulmazdır. fakat benim aklımı bu tip kült filmlerde, karakterin dönüşümü durumu kurcalıyor. pekala biz watanabe için "madem bu kadar onurlu ve iyi bir insandı neden işini yapmak için kanser olmayı bekledi" diyebiliriz. bu filmde nispeten dönüşüm daha yavaş olsa da, inandırıcılık konusunda başarısı azalıyor. buna benzer bir durum american history x filminde de mevcut. kahramanın doğruyu bulması için başına akıl almaz bir olay geliyor ve böylece kötülüğün farkına varıyor. ama o olay olmasa devam etme potansiyeli de mevcut. buna rağmen bu filmin bende özel bir yeri var. kanımca kurosawa'nın en önemli filmidir.
"hayat kısadır, aşık olun bakireler" diye başlayan bir şarkıyla aklımda yer etmiş akira kurosawa filmi. yaşamın anlamını arayan bir bürokratın hikayesi. mide kanseri olduktan sonra yaşamaya karar verir watanabe fakat nasıl yaşayacağın bilemez mephistophelesi simgeleyen bir sürü gereksiz roman yazan yazar ona yardım eder. kızlarla takılırlar günün gün ederler. işyerinden bir kıza ilgi duyar watanabe. nasıl mutlu oluyorsunuz der. o da yanlış hatırlamıyorsam çalışırım eve gelirim der. üretmek midir mesele diye aklıma takılmadı da değil. marx "insanlık daima önüne çözebileceği sorunları koyar" der ama insanlığın hala çözemediği bir sorun varsa hayatın anlamıdır kanımca. kimbilir belki de bir anlamı yoktur. belki de hasbelkader yaşıyoruz ve mutlu olmaya çalışmalıyız. ama başkaları mutsuzken nasıl mutlu olabiliriz ki? buna hakkımız var mı? bu da yaşamın çelişkisi işte. çözümsüz maalesef