Bir tatilin ertesi değil bu… bir “sonra”nın ardından yığılan bekleyiş. o valizleri hayal ettim—iki kişilik, ama hep tek kalan. gökyüzü güzeldi bugün, ama gelmedin. ve biliyor musun?
güneş bile gölge yaptı kalbime.
ben seni beklemedim aslında, ben ‘olacak sandığım bizi’ bekledim.birlikte uyanılan sabahları, evin anahtarını birbirine teslim etmeyi,
verilen yıllarca hayal edilen sözleri, ‘ben geldim’ demeni, …daha doğrusu, gerçekten gelmeni, ilk kez beklediğime değdi diyebilmeyi istedim.
şimdi içimde küçük bir cenaze var,
ne tam ölen, ne de yaşamayı bilen bir hayalin ardından susuyorum çünkü bazı ayrılıklar yüksek sesle “bitti” demez, bizimki gibi usul usul belli eder kendini. Sen gelmedikçe içimde başlamaz yeni hiçbir şey. Bir insan gitmeyerek de terk edebilir ve bazı vedalar bavulla değil, yok olan ümitlerle yazılır.
Çünkü gece sessizdir. Ve sessizlik, insanın kendi sesiyle baş başa kalmasıdır.
Gündüz kalabalıktır, oyalayıcıdır; sesler, görevler, konuşmalar, kahkahalar…
Ama gece... gece herkes gider.
Sadece sen kalırsın. Sen ve içindeki yankılar.
Gece bir ayna gibi.
Yüzünü değil, ruhunu yansıtır.
içinde bastırdığın ne varsa, "şimdi buradayım" diyeceği yerdir gece.
Uykusuz kalanlar bilir… Saat 03:17, tavanla göz göze,
kalbinde bir çöküntü, ağzında bir cümle takılır:
"Ben ne yapıyorum?"
Çünkü gece, kalbin karanlık modunu açar.
Ve içindeki kırık yerler, sessizlikte daha çok ses çıkarır.
Gece hüzün çöker çünkü:
Gizlenmiş hiçbir şey, karanlığa direnemez.
Sevda gibi bir gizli emel ruhuna sinmiş;
Bir haz ki hayalden bile üstün ve derinmiş.
Gökten gelerek gönlüne rüzgar gibi inmiş,
Bir sır ki bu, ölsen bile açamazsın...