yakın zamana kadar "henüz değil", "hele şu olsun da..." diye diye nefes alıp verirken, son zamanlarda "en kötü ne olabilir ki?" diyerek yaşamaya başladım. hayat güzelmiş meğer.
aylar yıllar önce buna benzer bir başlık görüp sözlükten gayrı resmi uzaklaşmıştım. aylar yıllar sonra (kaderin cilvesidir ki veli toplantısı esnasında sıradaki veliyi beklerken) aynı tür başlıkla karşılaştım ve yine entry giriyorum.
yine aylar, yıllar önce çok kez açıklamasını yapmaya çalıştığım; akıllardaki yanlışları meslek hastalığı olarak düzeltmeye çalıştığım ve bir işe yaramadığını gördüğüm için, tek tek ve kısa açıklamalar yazıp en azından içimi soğutacağım.
çok tatil: sen de okuyup öğretmen olsaydın.
çok para: keşke okuyup öğretmen olsaydın.
"40 dağka derse girip çıkıyonuz yorulduk deyonuz": keşke öğretmen olsaydın.
kendi çocuğunla ilgilenmek zaman zaman zor geliyorken, senin çocuğun gibi en kötü ihtimalle 100-200 tanesiyle ilgilenmek, üstüne üstlük bir şeyler öğrenmemek için resmen ısrar eden öğrenciye öğretmek için uğraşmak kolay geliyorsa keşke sen de okuyup öğretmen olsaydın.
evde kedi, dışarıda aslan kesilen; bacak kadar boyuyla kendini hayatı yiyip sindirmiş sanan, dünyanın sadece kendi etraflarında döndüğünü düşünen bir bina dolusu ergenle, mesai saati denilen kavramı sanki hayatlarında hiç duymamış gibi akıllarına esen her saatte arayabileceklerini, mesaj atabileceklerini ve üstüne cevap bekleyebileceklerini düşünen velilerle ağzını, terbiyeni, kaliteni bozmadan konuşabileceğini düşünüyorsan keşke okuyup da öğretmen olsaydın.
herkesin mesleği zor, ekmek aslanın ağzında. ama bir gün öğretmen temposuyla çalıştığınız zaman 3 günlük rapor almanızı gerektirecek işlerde çalışırken, oturduğunuz yerden, kendinizden başka kimseye faydası olmayan ama sanki dünyayı kurtarıyormuşsunuz gibi davrandığınız iş yerlerinizden bir zahmet öğretmenlere dil uzatmayın. sizi de o noktaya o veya bu şekilde bir öğretmen getirdi. nankörlük etmeyin.
Bir anda gelen bir fikirle hiç bilmeden araştırmadan taşındığım şehir. Yalnız yaşaması, sokaklarında dolaşması keyifli. Gündüzleri huzurlu, gece hayatı nispeten renkli.
Seydi acar.
Son 2 yıldır meslektaşlığımızdan dolayı sık sık aklıma gelir. Ulaşıp özür dilemek isterim. Çok araştırdım ama herhangi bir sosyal medyada bulamadım bir hesabını.
Hoş, o zaman da (2002-2007) 50 yaşlarında vardı.
Hem görünüş hem karakter, davranış olarak "Üstün dökmen' in bıyıklısı" bir adamdır.
Vefat ettiyse toprağı bol, yaşıyorsa günleri güzel olsun. iyi ki varsın öğretmenim.
Beklentilerinle uyuşmayıp, bir de üstüne bunun farkına çok erken vardığım halde salağa yattığım için,
Bir anda hayatına girip, yine bir mesajla hayatından çıktığım için,
Beni her gördüğün yerde kendini benden kaçmak zorunda hissettiğin için;
Özür dilemem lan aslında. Her "kötü" özelliği bana yakıştırabilirsin. Nankör diyebilirsin, yalancı diyebilirsin; sinsi, içten pazarlıklı, kapalı kutu gibi istediğini söyleyebilirsin.
Ama bana "salak" diyemezsin. Bu oyunu sen başlattın. Bana düşen rolümü oynamaktı. Her hikaye mutlu sonla bitecek diye bir kural yok.
Olur olmasına da, iki tarafın da aklında diğer senaryodan en ufak bir kırıntı olmaması gerekir. Çünkü olduğu zaman çok hızlı boka sarıp bir anda iletişim kesilebilir.
Aslında oturup konuşmak lazımdır ama bu medeni cesareti göstermek her bireyin harcı değildir.
Oldum olası dışarı çıkmayı çok sevmeyen biriyim. Arkadaşlarımla ya kendi evimde, ya da onların evinde görüşmeyi tercih ediyorum ancak, bu zamana kadar "patron, akşam sahnemiz var sen lazımsın" lafını geri çeviremedim.
Olmamanız gereken yerde olduğunuzun ve size göre olmayan, yanlış kişilere değer verdiğinizin ve karşılık beklediğinizin kanıtıdır. Bunu kendinize yapmamanız verilebilecek en etkili tavsiye olacaktır.
Lakin Yukarıda yazdıklarımın çok da bir anlamı yoktur zira kelin ilacı olsa kendi başına sürerdi en nihayetinde...
Geçenlerde bir milli maçta sonradan girmişti oyuna.
Spiker her bu çocuğun adını söylediğinde gülesim geliyordu. Kulaklar alıştı tabi "mehmet aurelio, gökçek vederson" gibi isimlere. En kötüsü "kazım kazım" diye düşünürken bir de başımıza bu çıktı. Daha neler duyacağız...
Hayatım hiç yolunda gitmiyormuş gibi hissediyorum. Ya gerçekten öyle, ya da rahat batıyor bilmiyorum.
Görece güzel, ülke çapında kendini kanıtlamış, kurumsal bir okulda öğretmenim.
Aldığım maaş sadece bana kaldığı için (barınma derdim yok.) giderlerime fazlasıyla yetiyor. Arabam bile var. Güzel bir ilişkim var. harbi dostlarım, güzel arkadaşlıklarım var.
Ama işte bunların hepsinin yanında içimde bir sıkıntı da var. Bu sıkıntı bazen o kadar şişiyor ki, "lan her şeyi bırakıp defolup gitmek istiyorum." dedirtiyor. Bu sıkıntıya bir isim vermem gerekirse adı "beklentiler" olurdu.
Dedim ya bir ilişkim var diye. Uzak mesafe ilişkisi bu. 1 senedir kız arkadaşımla aramda 14 saat yol var. Nereye kadar böyle gidecek bilmiyorum ve artık sıkıldım. Bir araya gelmek için her imkanı zorluyorum ama olacak gibi değil.
Onun dışında benim kendi içimde "y.rak vergisi" olarak adlandırdığım askerlik var. Benim için çok büyük bir sorun bu. Çünkü özel sektör çalışanıyım yani 6 ay ortalıktan kaybolma lüksüm yok. Ama işte şrrak diye çıkarabilecek 50-60 bin liram da yok.
Ailemle olan ilişkim de "merhaba-merhaba" seviyesinde. Gün geçtikçe daha da kötüleşiyor. Tipik bir anadolu ailesi, 27 yaşına az kalmış bir ayıyı evlerinde beslemek zorlarına gidiyor artık tabi. Onlara da hak veriyorum. Evlilik bekliyorlar artık ama nasıl edeyim?
Bütün bunlar bana ağır geliyorken bir de son zamanlarda biri çıktı ortaya, aklımı bulandırıyor. Farkındayım bu hrp yalnız kalmaktan ama zorlanıyorum.
Yine ağır depresif takılıyorum. Ama "ay ben iyi değilim yaa" gibi ilgi bekleyenlerden değilim. Hiçbir şeyin tadı tuzu yok şu sıralar. Muayyen bir dönemimdeyim kısacası.