Boş entrylerim beğenildiği zaman birkaç tane şakşakçı kanka beğenmiş gibi hissediyorum.
Kankacılık yüzünden hepten delüzyonel oldum.
Özellikle o fake hesapların sahibi… neyse.
Birçok insanın kolaylıkla yazıldığını düşündüğü eser.
Kimi zaman bir makalenin bir paragrafı için aylarca emek harcamanız gerekebiliyor.
Birkaç sayfa yazı işte, ne kadar abarttın diyen insanlar var. insanlar o makaleyi yazabilmek için, ben de bu gruptayım, senelerce dirsek çürütüyor.
Sizin yaptığınız birkaç kıçı kırık eleştiriyle durumlar değişmiyor. Bir faydanız yoksa bile insanların hevesini kaçırmayın.
Kimi zaman boş dehlizlerde gizlenen bir hayaletin kahkahasıdır bu, kimi zaman en basit fizik denklemini bile doğru yazamamaktır.
Kimi zaman binlerca saatin tik takları yankılanır içimizde, kimi zaman ölmek üzere olan bir aslanın baygın bakışları olur gözlerimizde.
insanların en çok yaptığı hatalardan sadece bir tanesidir.
Bir insanın yetkinliklerini ya da kişilik özelliklerini bilmeden herhangi bir olumsuz yargıya varmak (daha doğrusu zannetmek) tamamen içsel bir kibrin ve kıskançlığın ürünüdür.
Bir durumun, bir hakikatin veya bir sorunun yalınlaşması, onun arkasındaki ağır sancıların bittiği anlamına gelir. Çözümü zaman alan karmaşık bir integral denklemi, nihai cevaba ulaşıldığı an zihinde sıradan ve basit bir bilgiye dönüşür.
Sevilen birinin kaybı henüz yaşanmamışken ruhu dehşetle kaplayan bir kabus gibi büyürken, o acıyla yüzleşilip kabullenildiğinde hayatın yalın bir gerçeği haline gelir.
Bir insanla aradaki kırgınlıkları onarmak için verilen mücadeleler ve çekilen meşakkatler geride kaldığında ise o insanla huzur içinde bulunma hali son derece zahmetsiz görünür.
Oysa basitlik, çabasızlığın değil, aşılmış bir karmaşanın simgesidir.
Basit olanın asıl zorluğu, ona ulaşana kadar geçilen o çetin süreçte saklıdır. insanın en büyük eksikliği ve trajedisi ise bu süreçleri çabucak unutmasıdır.
Zirveye ulaştığında tırmandığı dik yamaçları unutan insanoğlu, elindeki basitliği kıymetsiz görmeye başlar ve aynı hataları bir döngü halinde tekrarlar. insan eksik bir varlıktır, unuttukça basitleşenin bedelini hafif sanır ve en büyük zorlukları, basitin dinginliği altında kaybettirir.
Aydınlığa giden yol bireyin öz kararıyla netleşir. Başkalarının başarılarını taklit etmek veya başarılı insanların hikayelerini dinlemek insana bir şey katmaz.
Yola bizzat kendin çıkmalısın, çıkmalısın ki pişesin.
Boussinesq yaklaşımı, akışkanlar mekaniği ve ısı transferinde doğal taşınım konularını incelerken işleri inanılmaz derecede kolaylaştıran pratik bir kabuldür. işin özünde, sıcaklık değişimlerinin yarattığı yoğunluk farklarının aslında çok küçük olduğu fikri yatar. Bu ufak değişimleri sadece yerçekiminin yani kaldırma kuvvetinin hesaplandığı terimde hesaba katarız, bunun dışındaki kütle korunumu ya da ivme gibi bütün temel denklemlerde ise yoğunluğu sabit kabul ederiz. Isınan bir akışkanın genleşip hafifleyerek yukarı doğru hareket etmesi ve bu sayede doğal bir sirkülasyon döngüsü oluşturması oldukça tanıdık bir durumdur. Normalde bu tür bir hareketi eksiksiz modellemek için çözümü bir hayli zor olan karmaşık sıkıştırılabilir akış denklemleriyle uğraşmak gerekir. işte bu yaklaşım, akışı sıkıştırılamaz kabul ederek süreci matematiksel olarak çözülebilir bir hale getirir. Sıcaklığa bağlı yoğunluk değişimini doğrusal bir Taylor serisi açılımı üzerinden tanımlayıp referans yoğunluk, hacimsel genleşme katsayısı ve sıcaklık farkını kullanarak denklemi basitleştiririz. Elde ettiğimiz bu ifadeyi Navier-Stokes momentum denklemindeki dış kuvvetler terimine yerleştirdiğimizde, akışkanı yukarı doğru süren kaldırma kuvvetini net bir şekilde görebiliriz. Yöntemin doğru sonuçlar verebilmesi için iki temel kural vardır. Bunlardan ilki akışkan içindeki sıcaklık farkının oldukça küçük kalması, ikincisi ise akış hızının ses hızına kıyasla çok düşük seviyelerde seyretmesidir. Bu kabulün sağladığı en büyük avantaj, bizi karmaşık durum denklemleriyle uğraştırmaması ve hesaplamalı akışkanlar dinamiği simülasyonlarında çözücülerin çok daha hızlı ve kararlı biçimde sonuca ulaşmasını sağlamasıdır. Bir odada yanan radyatörün etrafındaki havanın yükselmesini ya da denizlerdeki sıcak ve soğuk su akıntılarının hareketini simüle ederken tam olarak bu yöntemden faydalanırız.
Zaman zaman böyle bir şey oluyor. Herhangi bir başlığın güncel entrylerine beğeni yağmaya başlıyor.
Merak etmeyin kimse kimseye o kadar beğeni atmaz, onlar bot.
muhsin yazıcıoğlu suikasti ve ısparta uçak kazası soruşturmalarında bilirkişi olarak görev yaptı ve kaza raporlarını hazırladı.
Tesadüf mü? Değil.
Kendisi bir kimya mühendisi ve kaza kırım ekibinin başında bilirkişi olarak görevlendirilmesi ayrı bir saçmalık.
Hakkında birçok belge mevcut. Devlet arşivlerine kadar eklenmiş durumda.
57 kişinin öldüğü uçak kazası.
Özellikle toryum ile ilgili çalışmalar yapan prof. Dr. Engin arık ve ekibi, toryum parçacık hızlandırıcı laboratuvarının kurulması için gerçekleştirilecek olan toplantının dördüncüsüne gidiyordu.
Ancak kaza ile ilgili birçok soru işareti var.
ilgili atlas jet uçağı, bir buçuk saat rötar yaparak saat 00:51’de istanbul atatürk havalimanı’ndan ayrılıyor.
Saat 01:18’de kaptan pilot, ısparta kule ile iletişime geçerek uçağın havalimanına yaklaştığını belirtiyor.
Saat 01:36’da kaptan pilot tekrar kule ile iletişime geçerek pisti gördüğünü söylüyor.
Bu iletişimden bir süre sonra uçak radarlardan kayboluyor. Kule, uçağa ve pilotlara ulaşamıyor.
Sonradan ortaya çıkan verilerle birlikte uçağın saat 01:40-41 civarında türbe tepe denilen 1850 metrelik dağa düştüğü belirleniyor.
ilk soru işareti burada ortaya çıkıyor. Yardım ve kurtarma ekipleri ilk olarak saat 04:15’te hazırlık yapmaya başlıyor. Uçağın bulunma saati ise 06:05.
Yani uçağın enkazı, uçak düştükten yaklaşık 4 saat 25 dakika sonra bulunuyor.
ikinci soru işaretine gelelim.
Düşen Atlas Jet uçağının son bakımları “JeTran Air” isimli bir romanya firması tarafından yapıldı.
Ancak ne bu firmanın ne de bakımları yapıp uçuş onayı veren isimlerin istanbul atatürk havalimanı’na giriş ve bakım izni yoktu.
Üçüncü soru işaretine gelelim.
Sonradan ortaya çıkan detaylar ile birlikte uçağın yer yaklaşım ikaz sisteminin (egpws) çalışmadığı ortaya çıktı. Yani uçak, herhangi bir engel gördüğü zaman uyarı vermiyordu. Uçuş öncesi kontrol ekibi ya da pilotlar bunun farkında değil miydi?
Dördüncü soru işaretine gelelim.
Uçağın iki tane kara kutusu inceleme için almanya’ya gönderildi.
Uçuş verilerinin kaydedildiği flight recorder ve kokpit ses kaydı yapan voice recorder kara kutuları almanya’da açıldığı zaman kokpit kaydı yapan kara kutunun uçuştan dokuz gün önce kapatıldığı anlaşıldı.
Flight recorder ise uçuş başladıktan dokuz dakika sonra kapatılmış.
Beşinci soru işaretine gelelim.
Hem kaptan pilot hem de yardımcı pilot ısparta’ya ilk kez uçuş yapacaktı. Ancak rota izleme sistemlerinde olması gereken rotayı değil, sonradan yüklenen ve yanlış olan rotayı izledikleri ortaya çıktı.
Altıncı ve bana göre en büyük soru işaretine gelelim.
Kazanın bilirkişilerinden olan feridun seren, aynı zamanda muhsiz yazıcıoğlu suikastinin kaza kırım ekibinde bilirkişiydi. Kendisi serbest bırakıldı ancak emri altındaki iki kişi hala tutuklu.
insan hayatı, simsiyah bir boşluğun ortasında tesadüfen çakıp sönen küçücük bir kıvılcımdan ibarettir. Zihnimizin bir düzen kurma hayaliyle sığındığı o kırılgan huzur illüzyonu, felaketler peş peşe kapımıza dayandığı an tek hamlede dağılır. Her şeyin üst üste gelmesi dediğimiz şey evrenin bize duyduğu özel bir öfke falan değildir. Bu durum varoluşun ne kadar kör, tarafsız ve sert bir düzenle işlediğini suratımıza çarpan yalın bir gerçekliktir. Birey üzerine yıkılan yüklerin altında ezilirken bu can yakıcı yıkıma ilahi bir ceza veya mistik bir kılıf uydurmaya çalışır. Çünkü darmadağın oluşuna yapay bir anlam yüklemek, zihnin tamamen sebepsiz ve kaçınılmaz bir yok oluşla yüzleşmesinden daha az can yakar. Oysa varlık dediğin şey doğası gereği yıpranmaya ve kaosa batmaya mahkumdur. Düzen dediğimiz o süslü hayal ise felaketlerin arasında nefes aldığımız kısacık birer aldanıştan ibarettir. Küçücük bir ihmal veya kontrol dışı ufacık bir rüzgar, yıllarca tırnaklarınla kazıyarak ördüğün o gururlu duvarlarda tek bir çatlak açar. O çatlaktan içeri dolan olumsuzluklar birbirini besleyerek üzerini örten devasa bir çığa dönüşür. insan o çığın altında kalıp nefessiz kaldığında, kainatın onun acısına ne kadar büyük bir umursamazlıkla sırt çevirdiğini anlar. Güneş sakince doğmaya devam eder, zaman zerre umursamadan akar ve o kör edici sessizlik çırpınan zihnin yalnızlığını karanlığa fısıldar. Bu peş peşe gelen darbeler insanın eninde sonunda bir hiç olduğunu ve yokluğa gömüleceğini suratına tokat gibi çarpan nihai bir sondur. Köklerinden sökülüp toprağa devrilen bir ağaç gibi devrilirken anlarız ki bizi o güne kadar ayakta tutan şey kaderin merhameti değil, sadece felaketlerin henüz kapımıza dayanmak için sıraya girmemiş olmasıdır.
kime sorsan memleketin gidişatından şikayetçi, kime sorsan adalet istiyor, kime sorsan liyakat diyor. ama herkes adaletin ve liyakatin sadece kendi tarafına uğradığı anı düşlüyor.
bu ülkenin en büyük trajedisi kimsenin tiranlığa karşı olmaması, sadece sıradaki tiranın kendisinden olmasını beklemesi.
otobüs durağında sıra beklerken eşitlikçi, en öne geçme fırsatı yakaladığında aristokrat olan insanların coğrafyasında siyaset ancak bir rövanş oyunundan ibarettir.
Hayatın en zor günü, öyle felaketlerin patlak verdiği ya da feryatların göğü yırttığı o gürültülü anlar değildir. Asıl yıkım, hayatın o soğuk ve yalın gerçekliğiyle baş başa kaldığınız, sahte tesellilerin duman gibi dağıldığı o sessiz sabah saatlerinde yaşanır. Schopenhauer’in de dediği gibi, yaşamın acıyla sıkıntı arasında gidip gelen devasa bir illüzyon olduğunu anladığınız an başlar o karanlık. Ne bir çığlık duyulur o gün ne de kan akar. Sadece anlamsızlığın soğuk nefesini ensenizde hissedersiniz.
Ettiğimiz her mücadelenin, aslında doyurmakta zorlandığımız kendi irademizin bir köleliği olduğunu kavradığımız gün dipteyizdir. Arzularının peşinde koşan bir kukladan farksız olduğunu ve o ipleri tutan hiçbir elin bulunmadığını görmek dehşet vericidir. istemenin sonu gelmez, durduğumuz yer ise sadece zihinsel bir tükeniştir.
Cioran’ın o vurucu tespitiyle yüzleşmek de böyledir. Asıl trajedi ölüm değil, doğmuş olmaktır. O gün insan, zamanın içinde rastgele sürüklendiğini ve attığı her adımın aslında hiçliğe gittiğini fark eder. Güneşin doğuşu artık bir müjde değildir, çekilecek yeni sıkıntıların sıradan bir ilanıdır sadece. Bu kırılmışlığı ne bir başarı ne bir aşk ne de zoraki neşeler örtebilir.
Bilinç, insanın kendi üzerine çöken bir laneti gibidir adeta. Mainländer’in tasvir ettiği o tanrısal çürümeyi, evrenin adeta yok olmaya can atan devasa bir kütle olduğunu hissettiğiniz an, zihnin kendi kıyametidir. Çevrenizdeki insanların günlük telaşları ve sahte gülüşleri o kabusun içinde rahatsız edici bir gürültüye dönüşür. Evren tamamen suskundur ve siz bu sessizlikte kendi içinizdeki gürültüyle boğulursunuz.
Camus’nün Sisifos’unda olduğu gibi, o kayayı tepeye taşımak bir mağlubiyettir evet. Ama en zor an kayanın aşağı yuvarlandığı an değildir. O kayanın eninde sonunda yine yuvarlanacağını bile bile aşağıya doğru yürüdüğünüz o bilincin karanlığıdır. Hayatın ne kadar absürt bir sahne olduğunu ve oynadığımız rolün hiçbir iz bırakmayacağını sindirirsiniz. Kabullenmek de bir kurtuluş getirmez, aksine çaresizliği taşlaştırır.
işte hayatın en zor günü, nefes almaya devam ederken aslında çoktan tükendiğinizi fark ettiğiniz o isimsiz ve sıradan gündür. Ne gökyüzü yarılır ne de yer yerinden oynar. Sadece içerideki o son ışık söner. Nietzsche’nin bahsettiği o en ağır yük, yani aynı anlamsız döngüyü tekrar tekrar yaşama fikri ruhu ezmeye başlar. Zaman artık bir akış değil, bir zindandır. Ve o gün bittiğinde bile karanlık dağılmaz, çünkü insan artık o karanlığın kendisi olmuştur.