Gençlik zamanları, yaş ya 17 bilemedin 18. Ani kararlar, duygusal tepkiler tavan. Dükkandayım, kapımızın önündeki bebeler oyunlarında. içlerinden birisi şu an hatırlayamadığım bir hıyarlık yaptı. Yaptığının üzerine her ne ekledi ise şu an aklımda değil ama şu an yapmayacağım bir şey yaptım tokat attım. Çocuğu çok net hatırlıyorum, adı ilkay idi .) ilkay gidip dayısına durumu bildirip beni ispiklemiş. Eh, dayı yüreği bu durur mu? Onun da yaşı genç, o sinirle direk damladı dükkana. Başladı benden hesap sormaya. Koskoca Kareli Panda herkese hesap mı verecek? Olacak iş değil. Çayı oldum olası severim, elimde de bitmiş demlik yenisini demleyeceğim. Her zaman takdir ettiğim o psikopat, sessiz ve güler yüzlü katiller gibi “Birader, git başımdan. Kafana geçirmeyeyim şu demliği” dedim. Helal olsun, delikanlı çocukmuş “Buyur, hadi yap” dedi. Kıramadım kapımıza kadar gelmiş maktul adayını. Demliği ters çevirip kafasından aşağı boca ettim. Kalan çay çöplerini de kafasına vura vura döktüm. Çaydanlığın içindekiler bitene kadar bekledi. Aga, sonrasına bana bir yumruk geçirdi.. Ayaklarım yerden kesildi dükkandan içeri boylu boyuna uzandım. Doğrulup bi kafayı silkeledim, dedim sen hele bi girsene içeri. Geldi, kapıyı kapattım. Biz içeride bir girdik bir birimize öyle böyle değil. Hani filmlerde olur ya, artık ikimiz de dizlerimiz titreyerek ayakta kalmaya çabalayıp son gücümüzle hala bir birimize vurmaya çalışıyoruz. Artık ikimiz de bittik, daha ne ayağa kalkacak ne de bir birimize vuracak halimiz kalmadı. Aslında ilk söylenecek lafı en son söyleme huyu varmış demek o zamanlar. Şimdilerde en son söylenecek lafı kafadan söylüyorum. Dedim “Dur birader, sen yeğenine neden tokat attığımı biliyor musun?” O an onun da bir duraksadığını fark ettim. “Neden?” Diye sordu. Anlattım olan biteni. Doğruldu, kapıyı açtı. Dışarıda bizi seyredenlerin arasından yeğenini çağırıp iki tokatta o atıp “Utanmıyor musun lan” diye başlayan bir de kısa metraj fırça kaydı .)
Sonra içeri geri girdi, ben boşalttığım demliği yeniden doldurdum. Yetmedi bir iki demlik daha devirdik. O gün başladı arkadaşlığımız Yusuf’la. Artık her gün beraberdik. Boşta kalan diğerinin yanına gidiyordu günü akşam ediyorduk. Beatles hayranı idik, hayalimiz benzeri bir grup kurmak idi. Hayalimize Tarkan ve Özgür’de dahil oldu. Tarkan’ın bende ayrı bir yeri var, biraz da kırgınım kendisine. O ayrı bir hikaye .) Sonra bir gün Yusuf gelmedi. Sokakta bir cenaze arabası. Yeğenini koruyan Yusuf’un dayısı vefat etmiş. Koptu bizden Yusuf, gözlerindeki parıltı gitti, neşesi gitti. Ölümü düşünmeye başladı Yusuf, hayatı sorgulamaya başladı. Bilemem, benim hiç dayım ölmedi ki. Yusuf bizden çabuk büyüdü kısacası. Eğer büyümenin adı bu ise.
Çok sonralar anladım ben Yusuf’u. Yo hayır, dayım sağ henüz çok şükür .) Ölen ille de benlikten dışarıda yaşayan bir şey olmasa da oluyormuş. insanın içinde de bir şeyler ölebiliyormuş. Şimdi sakinim, çabuk ve sert duygusal tepkiler vermiyorum, gözlerimde parıltı, içimde gürültü de kalmadı artık. Şimdi kapıma gelse aynı şekilde Yusuf, elimde o demlik olsa “Buyur kardeşim, bir çay içelim konuşuruz” diyebilecek kadar büyüdüm ben de artık. Sağol ölüm, teşekkürler sevgili katillerim .)
Hepimizin başına gelecektir. Ne bir dk erken ne bir dk geç. Alintidir; 'Ölüm meleği her eve günde üç kere bakar.O evde kim rızkını bitirir ve Ömrünü tüketirse onun ruhunu alır.Melek onun ruhunu alınca, Evdekiler onun için ağlamaya başlarlar.Melek evden çıkarken dönüp onlara şunu söyler:”Bu benim eve son gelişim değildir. Ben hepinizi alıp götürene kadar, buraya gelip gideceğim.”Ev halkı meleğin bu sözünü duyabilselerdi,Öleni bırakıp kendileri için ağlarlardı.
osho- korku kitabını okuduktan sonra o kadar da korkulacak bir durum olmadığını anlıyorsunuz korkmayın ölüm yaşamın bir parçası şu anın tadını çıkarın.
en büyük çıkmazım, sürekli tekrarlayan ağrımdır. ölüm beni bu hayattan koparak tek gerçek öyle ki onu farkında bile olmayacağım. öleceğim, düşünebiliyor musun?
bir sabah kalkacak herkes ve ben olmayacağım, onca dizdiğim yıllara bir anda tekme atacak ölüm ve ben altında kalacağım.
2 ay önce anneannemi kaybettim. böyle bayağı bayağı hayatımın en önemli kadınlarından birinin ölümünü seyrettim. şimdi de ablamın eşi akciğer kanseri. durumu da iyi değil. gözümüzün önünde eriyor.
ve anladım ki eğer bir ölüme tanıklık ettiysen hiçbir şeye kızmıyorsunuz, kızamıyorsunuz. bir nevi '' aman dünya boş, yarın ne hırsın, ne mutluluğun, ne ideallerin kalacak. iki metre kefenle, paket yapılıp yollanacaksın'' duygusuyla bir tür hidayete eriyorsunuz ki bu ermişlik durumu iyi değil.
aynı gün bir lise öğrencisinin üniversite hayalleri söndü.
aynı gün bir üniversite öğrencisinin hayatı söndü.
niye? niçin? neden? neden ölüyoruz?
neden bir gelecek hayali kuruyoruz ölümün bu kadar kolay olduğu bir coğrafyada böylesine güzel umutları olan gençler, bizler!
dün netlerini sayan bizler akşamında ankara da ki ölüleri sayıyoruz. neden? niye? niçin?
Bazıları için Hakk'a kavuşmak, bazıları için ise korku olandır. Bazıları "ölüm günüm, düğün günüm." der. Bazıları ise isyan eder. Bazıları için dertlerden, sıkıntılardan kurtuluş, bazıları için ise büyük azaptır. Bazılarının kaza namazlarını kılamadığı için üzülüşü, bazılarının ise bir daha şarap içemeyeceği için üzülüşüdür. Her iki taraf içinde yeni bir başlangıç, ama bazılarının alnının ak, bazılarının ise kara olacağı andır ölüm.
aslında sadece bir geçiş, ölüm diye bir şey yok var olan tek şey sonsuza kadar yaşıyor oluşumuz var oluş başlangıcı ve sonu olmayan bir sonsuzluk denizi. iki dakikanızı ayırırsanız size bunu anlatabilirim. fizik açıklayamadığı bazı konular üzerine teoriler geliştirir. bunlardan biride kuantum fiziğindeki çift yarık deneyidir. bu deney elektronlarla yapıldığında elektronun levhada bulunan iki delikten aynı anda geçtiği görülmüştür, 2 farklı delikten aynı anda bir elektron nasıl geçer ? bunu anlamak için deliklere birer dedektör konup elektron tekrar atılmıştır, ve tanrı'nın oyunu gerçekleşmiş elektron tek delikten geçmiştir. yani gözlem yapıldığında tek delikten geçen elektron dedektör kaldırıldığında tekrar 2 ayrı delikten aynı anda geçmiştir. bu durum heisenberg belirsizlik ilkesi 'nin temellerini atmıştır. bu garipliği açıklamak için ise ortaya çoklu evrenler teorisi diye bilinen bir teori atılmıştır buna göre, kainatta sonsuz ihtimalin yaşandığı sonsuz sayıda evren vardır, yani var olan her bilinç farklı evrenlerde farklı olasılıkları yaşıyor. biraz kafa karıştırıcı gibi gözükse de mantığı basit hepimizden sonsuz sayıda var yani bu sonsuz sayıda naber lan jale olduğu ve bu naber lan jale 'lerden birinin ölmesinin sadece var olan evrende ölmesi anlamına geldiğini, kainatta ise naber lan jale 'nin asla ölmediği ve sonsuzluk evreninde sonsuza kadar var olacağı anlamına geliyor. bilinç asla kaybolmuyor arkadaşlar artık gönül rahatlığıyla el ele tutuşup kendimizi köprüden atabiliriz.
Doğmadan önceki durum mudur? Yoksa sadece boyut değiştirmekten ibaret midir? insanlık tarihinin cevabını hâlâ bulamadığı tüm zamanların gelmiş geçmiş en bilinmeyeni. Uzaylının keşfi bile ölüm sonrasının keşfi kadar büyük yankı uyandırmazdı hiç şüphesiz. Eğer ölüm sonrası başka bir boyut varsa, o halde teknik açıdan ölüm diye bir şey yoktur aslında, sonuçta ruh ölümsüzdür ve yok olmayıp bambaşka diyarlara gider. işte bu olasılık ve inanç insanın içini rahatlatır, huzurlu olmasını ve ölümü daha kolay kabul etmesine olanak sağlar. Ölüm sonrası aşırı üzüntü ise inançlı biri için, ölüm sonrası yaşamın olmadığına dair az da olsa bilinçaltısal bakımdan şüphelenmesinin bir göstergesi olabilir, olmayadabilir.
Alışamıyorum. Hala biri iyi misin dediğinde ağlamaya başlıyorum. Ölüm yetmezmiş gibi her şey üst üste geliyor. Cevat abim burda olsaydın da sana akıl danışsaydım, burda olsaydın da kardeşim yanındayım deseydin. Eskişehire geldim abi, yanina geldim. Mezarda ismini okumaya dayanamadım. Her şey mahvoluyor hayatımda ve ben dayanamıyorum.
Aslında insan ruhunun hiç bitmeyen savaşının sonudur yüzdeki maskeler kırılır ve gerçekleri çıkar insanı ortaya aslında o zırhın içinde ne kadar üzgün bitkin olduğu görülür . kurtuluştur .