Hepimizin başına gelecektir. Ne bir dk erken ne bir dk geç. Alintidir; 'Ölüm meleği her eve günde üç kere bakar.O evde kim rızkını bitirir ve Ömrünü tüketirse onun ruhunu alır.Melek onun ruhunu alınca, Evdekiler onun için ağlamaya başlarlar.Melek evden çıkarken dönüp onlara şunu söyler:”Bu benim eve son gelişim değildir. Ben hepinizi alıp götürene kadar, buraya gelip gideceğim.”Ev halkı meleğin bu sözünü duyabilselerdi,Öleni bırakıp kendileri için ağlarlardı.
Gençlik zamanları, yaş ya 17 bilemedin 18. Ani kararlar, duygusal tepkiler tavan. Dükkandayım, kapımızın önündeki bebeler oyunlarında. içlerinden birisi şu an hatırlayamadığım bir hıyarlık yaptı. Yaptığının üzerine her ne ekledi ise şu an aklımda değil ama şu an yapmayacağım bir şey yaptım tokat attım. Çocuğu çok net hatırlıyorum, adı ilkay idi .) ilkay gidip dayısına durumu bildirip beni ispiklemiş. Eh, dayı yüreği bu durur mu? Onun da yaşı genç, o sinirle direk damladı dükkana. Başladı benden hesap sormaya. Koskoca Kareli Panda herkese hesap mı verecek? Olacak iş değil. Çayı oldum olası severim, elimde de bitmiş demlik yenisini demleyeceğim. Her zaman takdir ettiğim o psikopat, sessiz ve güler yüzlü katiller gibi “Birader, git başımdan. Kafana geçirmeyeyim şu demliği” dedim. Helal olsun, delikanlı çocukmuş “Buyur, hadi yap” dedi. Kıramadım kapımıza kadar gelmiş maktul adayını. Demliği ters çevirip kafasından aşağı boca ettim. Kalan çay çöplerini de kafasına vura vura döktüm. Çaydanlığın içindekiler bitene kadar bekledi. Aga, sonrasına bana bir yumruk geçirdi.. Ayaklarım yerden kesildi dükkandan içeri boylu boyuna uzandım. Doğrulup bi kafayı silkeledim, dedim sen hele bi girsene içeri. Geldi, kapıyı kapattım. Biz içeride bir girdik bir birimize öyle böyle değil. Hani filmlerde olur ya, artık ikimiz de dizlerimiz titreyerek ayakta kalmaya çabalayıp son gücümüzle hala bir birimize vurmaya çalışıyoruz. Artık ikimiz de bittik, daha ne ayağa kalkacak ne de bir birimize vuracak halimiz kalmadı. Aslında ilk söylenecek lafı en son söyleme huyu varmış demek o zamanlar. Şimdilerde en son söylenecek lafı kafadan söylüyorum. Dedim “Dur birader, sen yeğenine neden tokat attığımı biliyor musun?” O an onun da bir duraksadığını fark ettim. “Neden?” Diye sordu. Anlattım olan biteni. Doğruldu, kapıyı açtı. Dışarıda bizi seyredenlerin arasından yeğenini çağırıp iki tokatta o atıp “Utanmıyor musun lan” diye başlayan bir de kısa metraj fırça kaydı .)
Sonra içeri geri girdi, ben boşalttığım demliği yeniden doldurdum. Yetmedi bir iki demlik daha devirdik. O gün başladı arkadaşlığımız Yusuf’la. Artık her gün beraberdik. Boşta kalan diğerinin yanına gidiyordu günü akşam ediyorduk. Beatles hayranı idik, hayalimiz benzeri bir grup kurmak idi. Hayalimize Tarkan ve Özgür’de dahil oldu. Tarkan’ın bende ayrı bir yeri var, biraz da kırgınım kendisine. O ayrı bir hikaye .) Sonra bir gün Yusuf gelmedi. Sokakta bir cenaze arabası. Yeğenini koruyan Yusuf’un dayısı vefat etmiş. Koptu bizden Yusuf, gözlerindeki parıltı gitti, neşesi gitti. Ölümü düşünmeye başladı Yusuf, hayatı sorgulamaya başladı. Bilemem, benim hiç dayım ölmedi ki. Yusuf bizden çabuk büyüdü kısacası. Eğer büyümenin adı bu ise.
Çok sonralar anladım ben Yusuf’u. Yo hayır, dayım sağ henüz çok şükür .) Ölen ille de benlikten dışarıda yaşayan bir şey olmasa da oluyormuş. insanın içinde de bir şeyler ölebiliyormuş. Şimdi sakinim, çabuk ve sert duygusal tepkiler vermiyorum, gözlerimde parıltı, içimde gürültü de kalmadı artık. Şimdi kapıma gelse aynı şekilde Yusuf, elimde o demlik olsa “Buyur kardeşim, bir çay içelim konuşuruz” diyebilecek kadar büyüdüm ben de artık. Sağol ölüm, teşekkürler sevgili katillerim .)
en çok da zamansız olanı yakar, yıkar, mahveder. Gencecik canların saçma sapan bir şekilde yitip gidişi beni tanrı düşmanı yapmaya yeter de artar. Ölüm düşmanım sana ve bir gün birileri seni yenecek. Senin saltanatının da bir sonu var illa.
Mevlâna ölüm gününü yeniden doğuş günü olarak kabul ediyordu. O öldüğü zaman sevdiğine yani Allah'ına kavuşacaktı. Onun için Mevlâna ölüm gününe düğün günü veya gelin gecesi manasına gelen "Şeb-i Arûs" diyordu ve dostlarına ölümünün ardından ah-ah, vah-vah edip ağlamayın diyerek vasiyet ediyordu.
(bkz: mevlana) (bkz: Șeb-i Arus)