yaşamak dediğin şeyin ne olduğunu bazen insan durup düşününce anlıyor. her sabah uyanmak, işe gitmek, para kazanmak, faturaları ödemek, eve dönüp uyumak... bunları yaparken günler geçiyor, aylar geçiyor, bir bakmışsın yıllar geçmiş. peki bütün bunların arasında gerçekten yaşadın mı, yoksa sadece günleri mi tükettin?
bence yaşamak her zaman mutlu olmak demek değil. bazen hiçbir şey yapmak istemeden bir gün geçirmek, bazen deniz kenarında oturup saatlerce uzaklara bakmak, bazen de hiç beklemediğin bir anda içtenlikle gülmek. insanın hayatında öyle anlar oluyor ki bütün sıkıntılarına rağmen iyi ki buradayım diyorsun. belki de hayat dediğimiz şey, o anların hatırına devam edebilmekten ibaret.
en kötüsü de insanın yaşamak için hep bir şeylerin düzelmesini beklemesi. biraz daha param olsun, istediğim işe gireyim, evimi alayım, doğru insanı bulayım, ondan sonra mutlu olurum diye diye ömür geçiyor. halbuki hayat, her şeyin yoluna girdiği o kusursuz günü bekleyecek kadar uzun değil.
bir gün geriye dönüp baktığımızda keşke daha çok gezseydim, daha çok sevseydim, daha az kafama taksaydım diyeceğiz belki. o yüzden insan bazen kendine şunu sormalı: ben gerçekten yaşamak istediğim hayatı mı yaşıyorum, yoksa başkalarının benden beklediği hayatı mı?
çünkü sonuçta hepimiz aynı yere varacağız. mesele ne kadar yaşadığımızdan çok, yaşarken kendimizden ne kadarını kaybettiğimiz sanırım.
Fenadan, laf şordan anlamaz; ele şarıl şarıl akar, garibana tek damla damlamaz; doğru dölek durana yanlamazsın. Kör olası gözünü diker; belimizi eğer, büker; ömrümüzü tüketir, yersin. it yemez nesneni, sirkat ehline yârsın. Alın terine kıt ve az, zengine varsın. Sana yavuklu olanın çok çıkar sesi, gidinin yüzsüz kahpesi! (Kimse yanlış anlamasın bey ağabeylerim, hanım ablalarım: Müjgan'ın ettiğini anlatan Hüsnü'nün "Nereye mi gitti?" diye sorup, cevabı yine kendisinin verdiği şeyden bahsediyorum.)