internet kafede, arkadaş tayfası toplanmış counter strike oynanmaktadır. neredeyse 6 saattir counter strike oynanmıştır, bilinç hemen hemen kapalıdır. poponuz sandalyeye yapışmış, amelelerden headshot yeyip durduğunuz bir andır.
derken, yanınıza internet kafenin sahibinin manitası oturur. ancak farkında olmazsınız. nikide trinity'dir. ortalamanında üstünde bir oyuncudur aslında, ancak NŞA'da sizi vurması imkansızdır. tesadüfe bakınki defalarca üstüste bağyan kişiye vurulursunuz. birde bayana vuruldum diye sinirleriniz bozulur. bir süre kafa sallanır, yapışmış olan popo sandalyeden ayrılır ve konsantre olup trinity'e acı bir headshot atar dayanamaz 'oh be vurdum kaltağı' dersiniz. 2. el de tesadüfe bakın teke tek kalırsınız. feci bir headshot yer ve ölürsünüz, üstüne yandan biri 'geber .mına koim' der.
kafanızı çevirip yandaki manzarayı görünce yarım yarım yarılmamak için kendinizi zor tutar, gülme molası için dışarı çıkarsınız.
ben küçücük fıçıcık içi dolu turşucuk bir çocukken, yani henüz okula başlamamışken * benden 11-12 yaş büyük olan mavi gözlü bir çocuğa aşık olmuştum. hani olur ya, görünce heyecanlanırsınız, aptal gibi gülersiniz onu gördüğünüzde, ama o sadece çocuk olduğunuzu düşünür, aptallığınızı sadece siz fark edersiniz... neyse günlerden bir gün anneciğim saçlarımı tekeer tekeer örmüştü ve beni dışarı, o ulvi görevi * yerine getirmem için yollamıştı. tam kapıdan çıktım ki, merdivenlerden bir ayak sesi duydum; aptal surat ifademi de takındıktan sonra kafamı yukarı doğru kaldırdım ve evet oydu. eridim, bittim, çünkü gözleri daha bir maviydi o gün... o da beni fark etti ve:
- napmışsın saçlarını öyle, aynı orangutana benzemişsin, zuhahaha. dedi ve gitti
- ... *
o günden sonra maviden ve mavi gözden nefret ettim. **
yaş daha 11-12. cicilerimi giydim, ışıklı, kırmızı, kocaman spor saatimi koluma taktım, ablamın peşinden koşarak dışarı çıktım. malum küçükken ablamın kuyruğu olmak en büyük zevkimdi. yolda ablamla itişe kakışa yürürken omzuma birinin dokunduğunu hissettim. hangi arada biri yürüdü arkamdan, nasıl bu kadar yaklaştı farketmediğimden önce irkildim tabi. herkesin dilinde de bir sapık var o ara, sözde mahalleye dadanmış, korkuyorum zaten. neyse sonra dönüp bir baktım, 18 lerinde bir genç işaretlerle bir şeyler anlatmaya çalışıyor. ilk anlattığı ve benim anladığım şey çocuğun sağır ve dilsiz olduğuydu. sonra gözünü en başta bahsettiğim saatime dikti. korkuma korku kattım saatim elden gidecek diye. ablam dürttü o ara "kızım söylesene saati, saati soruyor" diye. niye bu kadar korktuğumu anlamamıştım ama saati bile bulanık görüyordum korkudan. boğazıma düğümlenmiş bir sesle 12 yi 20 geçiyor diyebildim zorla. çocuk kulağını gösterdi duymadığını anlatmak için. bir taraftan çocuğu ve hareketlerini incelerken diğer taraftan da titreye titreye kolumu uzattım ve gösterdim saati. ondan sonra olan oldu zaten. çocuk önce pis bir sırıtış attı, sonra "çok teşekkür ederim" deyip uzaklaştı. o kadar korktuğuma mı yanayım, güpegündüz kandırıldığıma mı, yoksa sanki o an yanımda değilmiş gibi günlerce benimle dalga geçen ablama malzeme olduğuma mı bilemedim.
arjen robben ve sevdiceği üsküdar ile beylerbeyi arasındaki bir parkta ayaklarını denize doğru sallandırmış vaziyette duygusal dakikalar yaşarken hemen yanlarında 40-45 yaşlarında elinde olta olan bir teyze beliririvermiş, koskoca sahil şeridi bomboşken taburesini genç kumruların 1 metre ötesine çakıp üstüne oturarak oltasını istanbul boğazının o soğuk ve karanlık sularına fırlatmıştır.
bunu gören arjen robben ve sevdiceği teyzeye bir miktar gıcık olmuşlardır. zira teyzenin yaptığı eşeklikten öte bir şey değildir. böyle durumlarda karşısındaki kişiye iyi bir ders vermeyi kendisine şiar edinmiş kahramanımız arjen robben kişisi sevdiceğine doğru teyzenin de duyabileceği bir tonda "yahu bir dua varmış okuyunca balıklar zıp zıp oltaya atlıyorlarmış" diyerek teyzenin dikkatini üzerine doğru çekmiştir. oltaya balıklardan önce kendi takılan teyzemiz "e o zaman oku da gelsinler" diyince arjen robben kişisi duayı oltayı tutan kişinin okuması gerektiğini söylemiş gerekirse kendisinin yardımcı olabileceğini eklemiştir.
film bu dakikadan itibaren kopmuştur. oltasını kolunun altına sıkıştıırıp avuçlarını dua için açan ve yanındaki gencin okuduğu duayı hece hece tekrar eden başörtülü bir teyze görseniz siz naparsınız? üstelik dua olarak da gencin bildiği marjinal dualardan (herkesin bilmediği) yol duasını okutmasıyla?
onlar da onu yaptı azizim onlar da.. teyzenin yanında olmasa da az uzaklaştıktan sonra koptular. teyze de garibim ne mübarek duygularla beklemiştir o gece kutsal hayvanatları aaah ah..
10 yasındaki kardesimle televizyon izlerken banvit'in yeni reklamı çıkar. malum reklamda 3-5 tavuk alem yapmakta böyle kutlama yapmaktadır aynı zamanda ramazanı haber vermektedir.. kardeşim hızlı bir şekilde "Len kesilceeeniz hala kutlama yapiyonuz dangalaklar.." diyerek kanalı değiştirmiştir. beni yarmıştır o ayrı..
gün geçmiyor ki yaran olay yaşamasın bu adam. bu da iftar soframızdan...
ezan okunsun diye sabırsızlıkla beklemekte olan baba çok sinirlidir. masadaki der meister, erkek kardeş, kız kardeş ve anne gayet sakin beklerken, baba her gördüğüne, herşeye laf atmaktadır. kız kardeşin üzerine giydiği şey iple bağlanan türdendir, adı sanı yok herhalde, düğme yerine ip varmış gibi düşünün.
ezan okunur ve baba rahat bir nefes alaraktan duaya başlar, allah kabul etsin faslına geçilir. o sırada ekmeğe uzanmakta olan kızkardeşin ipi çorbaya değer. babanın tepkisi şudur:
"bi bok var evde giyiyosun öyle süslü şeyleri-bismillahirrahmanirrahim"
ardından suyu kafasına diker. bu sırada yarılmakla meşgul olan der meister yemek falan yiyemez.
edit: o değil de anafikrini yazmamışım. bir taraftan besmele çekiyor diğer taraftan küfrediyor adam, odur yani.
yıllar önce dersanede üniversiteye hazırlanan, aralarında piyade çavuş un da olduğu bir grup lise öğrencisi, haftasonu dersaneye gitmenin verdiği sıkıntıyı atmak isterler. dersanenin tamamen camdan oluşan ara kapısı camsil kullanılarak iyice temizlenir. temizlendikten sonra derse giren gençler, havanın sıcak olduğunu, hava yapması için sınıf kapısının açık bırakılmasını isterler. bu isteği kırmayan hoca dersi anlatmaya başlar. kahramanlarımız dersten çok, kapıya ilk kimin toslayacağını düşünürler. açık duran sınıf kapısından ara kapıya bakan gençler, değil dersanenin okudukları okulun en inek öğrencisini yaklaştığını farkederler. içlerini kaplayan heyecan dalgası, gözlüklü ineğin kapıya çarpıp geri tepmesiyle, kahkaha olarak dışa vurulur.
yaklaşık 1000 katılımcının olduğu, neredeyse 800'ünün de erkek olduğu bir salonda konuşma yapacak hatunun olaya "öncelikle size kendimi sunmak istiyorum" şeklinde girmesi. kendimi sunmak istiyorum ne lan?
önümüze çıkan takım elbiseli jilet gibi giyinmiş birinin yerde olan boş sandığı kola şişesine artistçe bir vuruş yapıp kolanın üstüne dökülmesi ve sonunda arkadaşların gülme krizine girmesi.
bazen bir iki saniye durup sonrasında bizi gülmekten koparan olaylardır.
kampusta arkadaşlarla yürümekteyizdir üçlü olarak.
konuştuğumuz konu ana ivanoviç' tir, arkadaşlardan biri bana hararetle onun tenis maçlarından falan bahsetmektedir.
' çok güzel yaa ' diye cümlesini noktalar.
bu esnada bizden kopup kendi dünyasına dalmış olan diğer arkadaş da ' aa... o hangi şarkıcıydı? ' demiştir.
an itibariyle de grubu koparmıştır efendim.
kendisine buradan teşekkürlerimi sunuyorum.
internet kafede arkadasla beraber mp3 indirilmektedir. yukses ses acilmis kulakliklari takmis olan arkadastan butun kafeyi cinlatan ve herkesin bize dogru bakmasini saglayan bir ses yukselir.
- skin'i acsana!
- olm ne diyon? biraz yavas konus.
(ses daha da yukselir)
- lan skin'i acsana!!
babamla birlikte basketbol maçı izlerken, bir oyuncunun üçlük denemesinin başarısız olması üzerine, babamın "ulan bu ne biçim oyuncu boş potaya atamıyo" demesi.
babamin milli maç esnasinda soyledigi su sozler olabilir ..
- ayhanı alsana oyunaa fatih terimm !!!
(bu sozden 5 dakika sonrasi )
- ben anlamadim ki simdi bu ne is! acaba ayhan'in annesiyle fatih terim arasinda bi olay mi gecti ki almıyo bu cocugu oyuna.
lisede bir arkadaşın yüzüme hapşırması, benim de refleks olarak "ebeni s.kim" demem, arkadaşın "çok yaşa" dediğimi sanıp "hep beraber" diye cevap vermesi, tüm sınıfın yerlerde yatması, sonra olayın ebesini halka açan arkadaşa anlatılması, arkadaşın biraz* çam yarması olduğu için sözümü geri almam, sonra onun bile olaya gülmesi.
nada nın kardeşi 8 yaşındayken tvde gördüklerine özenip rejim yapmaktadır. bir akşam yemeği anında kardeşinin rejimde olduğunu bilen nada çocuğun normal standartlarda yediğini fark eder ama nasılsa zayıf, rejim gereksiz diye düşünerek ses etmez.
aradan yarım saat geçer ve nada kardeşinin yemeğin üstüne bir paket eti formu bitirdiiğini görür ve;
"deli misin sen yemeğin üzerine bi de eti form mu yiyosun" der.
kardeşinin cevabı dumur edeci niteliktedir.
"eti form zayıflatıyormuş ya, onun için yiyorum."
trafik cezasını yatırmak için, ilgili devlet kurumundayız. bina büyük ve farklı devlet daireleri var içinde, danışman türü bir andavala, nereye gitmemiz gerektiğini soruyoruz ve tipik bir devlet memuru öküzlüğüyle bizi cevaplıyor. aslında cevaplamıyor ya, neyse. önceki aşamaları halledip, son iş için vezneye gidiyoruz ve memurla geçen muhabbet;
- parayı buraya ödüyoruz değil mi?
+ (neşeli bir şekilde)evet evet, sen bu kuyruğa bakma. bir iş için üç kişi bekliyorlar.
(neşeli bir memur görünce şaşırdık tabii. önümüzdekilerin işi bitti ve sıra bize geldi, plakayı söyledik ve borcu bekliyoruz. 115 ytl ama erken ödeme indirimi var 25 %.
- ohoo, bunun borcu almış başını gitmiş. niye ödemediniz bunu daha önce evladım?
+ (içten bir hassktir çekerek) şey ama borcu yoktu ki, hem bu ceza da yeni, bir hafta bile olmadı.
- sen öyle diyorsun da, burada 376 lira 35 kuruş diyor borcuna.
+ (yutkunma efekti) ama nasıl olur ya?!
- eheh şaka yaptım, 87 lira 75 kuruş.
+ (şükür) yalnız iyiydi, küsüratlı bir şey deyince hakikaten inandım bir an.
- küsüratlı sayı verince inandırıcı oluyor zaten, tecrübeyle sabit *
devlet dairelerinde böyle neşeli, insanın hayat enerjisini bitirmeyen, karşısındakini insan yerine koyan güzel insanların olduğunu bilmek ne güzel. her ne kadar istisna olsalar da...