ta'm e guilass seklinde yazilan 1997 tarihli altin palmiye odullu enfes bir abbas kiarostami filmi, iran sinemasi. homayon ershadi ve abdolrahman bagheri basrolleri paylasmistir. umutsuz bir insanin mukemmel betimlemesi. ama aslinda film tamamen umutsuzluk uzerine degil kesinlikle.
abbas kiarastami'ye 1997'de altın palmiye getiren dağ taş toz toprak filmi.
hatta şöyle bir de türk fıkrası geçer filmde..
kadının biri doktora gider ve toktur beye şöyle der :
- doktor bey elimle nereme dokunsam çok acıyor , koluma dokunsam acıyor , karnıma dokunsam acıyor..
doktor kadını muayene eder ve kadına şöyle der
- vücudun sağlam, ama parmağın kırık.
zıtlıklarla bezenmiş pek leziz film. intihara karar vermiş ancak mezarının ustunun acık kalmasını isremeyen bir adamın, etrafında gorduklerini bu konuda ikna etmeye calısmasını izliyoruz film boyunca.
--spoiler--
film boyunca ana kahramanımız colun ortasında doner durur. her taraf toz topraktır yani adamın yasamak icin pek de sebebi yoktur. aynı yollardan gider durur ki bu yol onu olume goturecektir. yaslı adam arabaya bindiginde ise "soldan git, orası daha uzun ancak daha guzel bir yoldur" diyerek adama hayatın uzun bir yolculuk oldugunu hatırlatmak ve intihardan vazgecirmek ister.
butun film boyunca toz toprak icinde adam debelenirken tam olecegi sırada yagmur yagmaya baslar, yasamak icin bir sebeptir belki. iste bu noktada adamın gercekten intihar edip etmedigini bilememekteyiz, zira filmin son sahnesinde yonetmen kendisini ve cekim ekibini gosterek "ahanda bu filmdi gencler, ben gosterecegim gosterdim, simdi siz nasıl yorumlarsanız yorumlayın" der.
filmde baska hosuma giden detay ise aslında bir olumun baska birinin yasamına onayak olacagı zıtlıgının anlatılması. zira kahramanımızın en son buldugu adam, topraga gomme islemi karsısında alacagı parayla hasta cocugunu iyilestirecektir. işte buradan yola cıkarak aslında olumun korkulması,kacılması gereken bir sey olmadıgı gibi bir cıkarım yapılabilir ki bu da insanlara filmin sonunda adamın intihar edecegi yonunde kanı uyandırabilir, ki bende uyandırdı.
bir de film boyunca adamın niye intihar edecegi uzerinde hicbir fikir edinmiyoruz.zaten bunun pek onemi de yok. asıl vurgulanmak istenen yasama umutu ile umutsuzlugu arasında kalmıslık ve bunun sonucunda ne yepılacagı... bu sorunun cevabını da yukarıda belirtildigi gibi bilemiyoruz, akılda soru isaretleriyle kalakalıyoruz. belki de filmin guzel olmasının sebebi budur...
--spoiler--
--spoiler--
orta yaşlı bir adam intihar etmeye karar veriyor, nasıl yapacağına da karar veriyor ama yardım edecek birine ihtiyacı var; film boyunca kendisine intiharında yardım edecek bir kişi arıyor, buluyor da...
filmde en önemli öğelerden biri iran'ın tozu toprağı. kendi hayatına son verme, islam dininde intihara bakış, yaşamın değeri ile ilgili çok çarpıcı diyaloglar da var.
--spoiler--
iranlı usta yönetmen abbas kiyarüstemi'nin izlenmesi gereken başyapıtı. belki de iran sinemasının/ yeni dalgasının en başarılılarından.
yakın zaman filmlerinden ten 'deki gibi toplumsal yapının irdelenişinden çok ** , bir içsellik yaşam ve ölüm arasındaki ince çizginin doğallığında buluyoruz kendimizi.
film intihara ve nasıl yapacağına yani şekline karar vermiş bedii'nin kendisine bu konuyla ilgili yardım aramasını yansıtıyor. bir ilahıyatcı bir asker ve de bir güvenlik görevlisi bedii'nin tahran yolculuğunda karşılaştığı kişilikler. ve bunlarla bedii arasındaki diyaloglara tanık oluyoruz. bedii, bu yardım karşılığında para teklif ediyor. yeter ki kendisine yardım edilsin. film bu şekilde yaşama ölüm paradoksları içinde izleyiciyi kilitlerken bedii'nin son olarak arabasına aldığı bıyıklı göbekli amcanın anlattıklarıyla farklılaşıyor. hastalıklı olan düşüncelerimiz diyor malum amcamız. sorun bakış açımızda. herkesin sorunu olabilir hayatta belki de anlatmıyorsun çok büyüktür. lakin her sorunu olan bu yöntemi seçseydi * dünyada insan mı kalırdı? amcanın dünya görüşü ve ifadelemeleri hayata ne kadar pozitif ve geniş bakabildiğinin kanıtı. bu ifadelemelerden sonra bedii'nin kararından dönmeye başlayışı sürecinde film zirve yapıyor. bedii'nin amcamızın yanına gelmesi akabinde söyledikleri. ölüp ölmediğini kontrol esnasında taşı 2 değil 3 kere atmasını istemesi bakış açısının değişmeye başlayışını ve kararsızlığın olumluluğa dönüşünü göstermesi açısından hayli güzel bir sahne. ruh halinin karmaşıklığının tavan yapışı.
şu arabada konuşulanlar esnasında dikkat kesildiğim bir nokta da amcanın yıllar evvel sorunlardan bunalıp ölümü istemesi intihar etmek için bir ağaca çıkması ve akabinde ağaçtaki kirazdan tatması. sonra ağacın altındaki çocuklara kiraz vermesi. daha sonra da ev de eşine kiraz götürmesi akşamleyin. önce kendi mutlu oluyor sonra kiraz verdiği çocukları mutlu ediyor. daha sonra da eşini. görünürde basit ve sıradan bir kiraz nelere mal oluyor. o bir dünya güzelliği çünkü. diğerleri gibi. paylaşıldıkça güzelleşen. işte bu diyalog bana dondurmam gaymak'ta intihar etmek isteyen dondurmacımıza dedenin anlattıklarını çağrıştırdı. dede, düriyeyi sevmiş zamanında. onun için askerden firar etmiş ve düriyenin düğününe gelmiş. düriye, düğün de bir baksa dünyalar onun olacak kaçıracak düriye'yi. lakin düriye oralı bile değil. bu onun çok ağrına gidiyor ve ölmek istiyor sevgisinin karşısızlığı üzerine. sonra kendisini öldürmek istiyor ve biraz daha sakinleşip kendisini görmezden gelen kendisine değer vermeyen birisi için değmeyeceğini düşünüyor. bu ölümü düşünen dondurmacımıza dedenin hayat tecrübesi eşliğinde söyledikleri birazcıkta öğütleri.
şu kirazın tadı bana bu diyalogları anımsattı belki de yüksel aksu'dan bir göndermedir kimbilir.
basit sıradan bir kiraz deyip geçmeyecekmişiz. güneşin doğuşu bile kendi içinde bir anlam silsilesiymiş her zaman. bu güzellikler ve niceleri bırakılıp gidilir miymiş? gidilmezmiş elbet.
10 üzerinden 8.5!
--spoiler--
bedii, üzerine toprak atması için ilahiyat fakültesinde çalışan bir hocayı ikna etmeye çalışırken, hoca:" intihar, en büyük günahlardan biridir" der. bunun üzerine bedii öyle bir cevap verir ki, bence bu diyalog, filmin bütününden büyük parçasıdır.
şöyle cevap verir bedii:"intiharın, en büyük günahlardan birisi olduğunu biliyorum. Fakat mutsuz olmak da büyük bir günah değil mi?"
--spoiler--
abbas kiarostami'nin kiraz tadındaki filmi. film güzel hoş ancak neden türkçeye kirazın tadı olarak çevirildiği pek anlaşılmıyor zira filmin sonlarına doğru mezarını örtmeyi kabul eden yaşlı öğretmen başrol elemanımızı intihardan vazgeçirmek için intihar etmeye karar verdiği bir sabah evden çıkıp dut yediği ve böylelikle hayata yeniden tutunduğunu anlatmaktadır. bunun dışında kiraza dair filmde hiçbir şey olmamasına rağmen filmin ismi dutun tadı yerine kirazın tadı olarak geçmiştir.
homayoun Ershadi'nin oscarlık oyunculuğuyla harikalaşmış filmdir. intihar ve dut ağacı hikayesi ise şu ömrümde dinlediğim en dokunaklı ve umut dolu hikayeydi.
türk yolcu intiharı düşünen şöförümüze anlatır bu başına gelen olayı:
--spoiler--
Size başımdan geçen bir olay anlatacağım.
Henüz yeni evlenmiştim.
Belaların her türlüsü bizi buldu.
Öylesine bıkkındım ki her şeye son vermeye, karar verdim.
Bir sabah şafak sökmeden önce,arabama bir ip koydum. Kendimi öldürmeyi kafama koydum. Mianeh’e gitmek için yola koyuldum.
Bu 196o’daydı. Dut ağaçlarıyla dolu bir bahçeye vardım. Orada durdum.
Hava hâlâ karanlıktı. ipi bir ağacın dalı üzerine attım, ama tutturamadım.
Bir kere iki kere denedim ama kâr etmedi. Ardından ağaca tırmandım,ve ipi sımsıkı düğümledim.
Sonra elimin altında yumuşak bir şey hissettim. Dutlar. Lezzetli tatlı dutlar. Birini yedim.
Taze ve suluydu. Ardından bir ikincisini ve üçüncüsünü. Birdenbire güneşin dağların zirvesinden doğduğunun farkına vardım. O ne güneşti, ne manzaraydı,Ne yeşillikti ama!
Birdenbire okula giden çocukları, seslerini duydum. Bana bakmak için durdular.
“Ağacı sallar mısın?” diye bana sordular. Dutlar düştü ve yediler. Kendimi mutlu hissettim.
Ardından alıp eve götürmek için biraz dut topladım.
Bizim hanım hâlâ uyuyordu.
Uyandığı zaman, dutları güzelce yedi. Ve hoşuna gitti.
Kendimi öldürmek için ayrılmıştım ve dutlarla geri geldim.
Beyim, bir dut hayatımı kurtardı. Bir dut hayatımı kurtardı…
--spoiler--
çoğu filmi izlerken bazı sahnelerde 3. bir şahıs olarak film içerisinde kendime yer bulabilmeme rağmen bu filmde bunu bir türlü beceremedim. çekim tekniğinden kaynaklı olsa gerek ki yönetmen buna izin vermemiş. her ne kadar durağan ilerleyen bir film olsa da, ne olduğuna tam anlam veremediğim izleyiciyi kendine bağlayan bir şeyler var bu filmde.
iran filmlerine bakıldığı zaman sık sık sembolize edilmiş ifadelere rastlanmakta. bu film ise neredeyse baştan sona sembollerle dolu. yönetmen bu ifadeleri öylesine serpiştirmiş ki filme, yakalandığı zaman oldukça anlamlı hale gelebilen bir film olmuş.
filmdeki yan karakterlere bakıldığı zaman yapılan işten haberleri yokmuş, sanki gizli bir kamera tarafından doğal olarak kaydediliyormuş gibi bir halleri var. bagheri dayıya bakacak olursak o daha sakin ve diğer yan karakterlere göre oldukça daha iyi bir performans sergilemiş durumda.
badii' nin bagheri dayı ile yaptığı konuşmalar filmin can alıcı noktalarından olsa gerek. asker ve afganistanlı ile sohbeti sırasında konuşmanın gidişatını badii belirlerken, daha çok konuşurken bagheri ile olan konuşmalarında daha pasif kalıyor.
yaşlı adam yol tarifi yaparken uzun yolu tercih etmesini, uzun olmasına rağmen daha rahat edeceğini belirtiyor. yaşamak her ne kadar zor olsa da bir o kadar da güzeldir aslında demeye getiriyor.
cannesta aldığı ödüle şaşırmadığım filmdir. insanın hayatındaki varoluşsal temelleri sorgulatan filmdir ayrıca. bu filmde dikkat ettiğim bir ayrıntıda iran sinemasına özgü taziye geleneğinin olmamasıdır. bu filmden sonra derin düşüncelere dalabilirsiniz, dalmayacaksınız da boşu boşuna izlemeyin.
Filmi sıcak ve oldukça sarı bir Akdeniz gecesinde izlemiş olmam etkileyiciliğini arttırdı.
---spoiler---
Iran sinemasının tamamında olduğu gibi bu filmde de Iran hakkında bir dolu sosyolojik şey öğrenirsiniz. Sırayla gidelim;
* ilk sahnede arabayla gezerken amele pazarında etrafta birisi gelse de iş bulsam edasıyla yanıp tutuşan insanlar var. işsizlik çok iyi anlatılmış.
* sonra arabaya binenlerin etnik kökenleri iran'da yaşayanların özeti; bir Kürt bir afgan ve bir Türk.
* arabaya binenler ayrıca 3 temel otoritenin de sembolü;
Kürt bir asker devleti, afgan ilahiyatçı dini ve Türk de babayı yani aileyi.
* ayrıca kürde köyünün yakılmasını ve Kürdistandaki zorlukları, afgana da savaş yüzünden kaçmış olmasını hatırlatıyor. Hatta bir yerde; burada da savaş var neden geri dönmediniz diyor ve afgan da ona "Irakla olan savaş sizi ilgilendirir." Diyerek bölgede olan şeylere de gönderme yapıyor.
* Türk'ün anlattığı hikaye ve yaşamak için bahaneler bulması oldukça başarılı. Zaten yukarda da ayrıntılı bahsedilmiş.
* bir de şu ayrıntı çok dikkat çekici; Türkten önce kimse kabul etmiyor adamı gömmeyi. Türk kabul edince de şoför biraz heyecanlanıyor. Hatta ilk kez belki kararını gözden geçiriyor ve Türke dönüp "geldiğinde bana taş at hatta sars omuzlarımdan." Diyor. Yani adam öncesinde kendini kararlı sanıyordu ama net şekilde olacağını anlayınca bahaneler bulmaya başladı.
---spoiler---
Sonuca bağlayacak olursak film gerçekten iyi sadece biraz hareketsiz. Ama yaşam ve ölüm arasındaki meseleyi durağan anlatması kararsızlığı da yansıtmış aslında. izlenmesi gerek filmlerden.
iş için kendilerini almasını isteyen amelelerin ortasında bir araç içinde, yüz ifadesiyle çok şeyler anlatan bir adam ile başlıyor film. zorla araca binmek isteyenlerin hepsini reddedip aracınla gezinmeye başlıyor ve daha sonra sırayla farklı yerlerden aracına binen kişilere onlardan yapmak istediği işi anlatıyor ve en sonunda da kabul eden biri çıkıyor.
abbas kriastomi bu sefer karşımıza intihar konusu ile çıkıyor ve bunu çok güzel işliyor. tozun toprağın içinde, hayat ile ölüm arasında gidip geliyor. ana karakterin karşısına koyduğu karakterle, para, savaş, hastalık, inanç gibi bir çok konuyu da değerlendiriyor. en sonunda da bakış açısının, bir dutun lezzetinde olduğunu söylüyor bize. filmin kısa olmasını bir avantaj haline getirip, içine koyduğu metaforlar ile düşünmemize de sebep oluyor.
Başrolün gelen geçene nerede çalıştığını ne yaptığını paraya ihtiyacı olup olmadığını gizemli bir hava katarak sormasını, yan rol oyuncuların da bu beklenmedik sorular karşısındaki gerginliğini çok çok çok doğal bir şekilde karşıya aktarabilmiş bir film. Öyle ki arabaya gizli kamera koyulup bu yan rol oyunculara yine aynı durum anlatılsa sanki yine böyle tepki verebileceklermiş izlemine kapılıyor insan. Ayrıca Sonunun muamma olarak kalması da filme ayrı bir güzellik katmış.
(bkz: iran sineması)
Öncelikle film aşırı derecede yavaş ilerliyor, bir ara kapatmak geldi içimden ama dayanıp sonuna kadar bekledim.
1 saat 35 dakikalık film aslında 35 dakikaya sığar hatta fazla bile 35 dakika. Filmi yaymışlar da yaymışlar.
Filmi yorumları okumadan izlemeye başlasanız Başrolün sapık birisi olduğunu, arabasına aldığı insanlara neden böyle sorular sorduğunu anlamaya çalışırsınız.
Arabaya binen ilk kişi okulu bırakmış kürt genç Bi askerdir. Başrol isteğini Kürt'e söyler, ondan kendisini gömmesini ister. kürt, onun bu isteğini yerine getirmeyeceğini söylediğinde adam kürt askere dönerek "hiç cesaretin yok mu" der. Rahatsız olan Kürt koşarak kaçar.
Arabaya binen ikinci kişi Afgan bir ilahıyatcıdır. Orta yaşlı afgan da başrolümüzdeki iranlıyı intihar fikrinden vazgeçiremez ve ona kur'an'dan ayetler okur. Yapacağının doğru olmadığını, günah olduğunu söyler.
Kahramanımız da ona kendisinin mutlu olmadığını ve etrafındaki insanların mutsuzluğuna yol açtığını söyler ve ekler "mutsuzluk da günah değil mi? Başkalarının mutsuzluğuna sebep olmak.. "
Genç ilahiyatçı da ağzının payını almıştır.
Arabaya binen son kişi bir türk'tür.
Türk adam görmüş geçirmiştir.
Kendisinin de bir ara intihara kalkıştığını ama intihar etmeye diye gittiği yerden taze dutlarla döndüğünü anlatır. Türk adam kahramanımıza konuşmalarıyla birazcık da olsa "umut" vermiştir.
Ve evet kamera açısı da değişmiştir artık.
Diğer iki kişi de sadece arabanın içi çekilirken şimdi yollar gösterilmektedir. Yaşama olan bağlılık, istek artmıştır.
Filmin sonunu anlayamadım. Çok ikilemde bırakan Bi son bu. Herkesin kendi sonu olmuş gibi geldi bana.
Ama ırklara yüklenen bu yorum beni çok çok şaşırttı.
youtube'da bir korku oyunu videosu izlerken, araya giren reklam sayesinde haberim olan, harika film.
"intiharın en büyük günahlardan olduğunu biliyorum fakat mutsuz olmak da büyük bir günah. mutsuzken
başka insanları incitirsiniz. bu da bir günah değil mi? başkalarını incittiğinizde bu bir günah değil midir? aileni incitiyorsun, arkadaşlarını, kendini incitiyorsun. eğer seni incitirsem bu bir günah değildir fakat kendimi öldürürsem öyle midir?"
işte bu cümleler, filmi izletti bana. film hakkında düşüncelerimi yazacağım ama spoiler vererek yazacağım için baştan uyarımı yapmak istiyorum. gelelim filme;
ciddi aforizmaları bulunan, anlatırken yormayan, kılı kırk yarmayan, vermek istediği mesajı çarpıcı ve dümdüz anlatan filmlere bayılıyorum. ilk başta esas karakterimizi sanki birini arıyormuş gibi görüyoruz ama kimi arıyor, neden arıyor bilmiyoruz. bir bilinmezlik içinde ilerliyor bir süre film. aslında hayat gibi... arabanın içinde bilinmeyen bir yolculuk... daha sonra şantiye gibi bir alana gidiyor ve orada, paraya ihtiyacı olduğunu düşündüğü iki adam ile ayrı ayrı kısa bir sohbet edip, sonra arabasına binmelerini teklif ediyor. buradaki ilk karaktere teklif ettiğinde, karakter, homoseksüel bir teklif zannedip, şiddet içeren bir cümle kullanarak bunu reddediyor. aslında filmde ilk karşılaştığımız duygu; önyargı. belki de çok iyi bir para kazanacakken, daha neyin ne olduğunu anlamadan, önyargılı davranarak buna sahip olamıyor. biz de günlük hayatta, bir şeye ulaşabilecekken önyargılarımızdan dolayı buna belki de ulaşamıyoruz.
aynı şantiyede bir başka işçi ile konuşuyor. bu kişi de bir plastik toplayıcısı. ama bu kişi de, işinin kendisi için yeterli olduğunu söyleyip kabul etmiyor. Aslında hayatımız boyunca bize, yetinmemiz gerektiği söylenir. genel olarak fazlası için mücadele etmemiz pek doğru görülmez. ama bazen yetinmek, belki de rahatımıza kavuşmamızı engelleyen bir tutum olabilir. işte filmin bize verdiği ikinci duygu; "yetinme.
bir kürt kökenli askeri, arabaya alıyor. bu asker, diğer askerlere kıyasla, fazla çekingen. ilk başta arabaya biniyor ama saat 6'da birliğinde olması gerektiğini söylüyor. fakat o sırada saat 5 ve sadece bir saat zaman var. teyzesine gideceğini söylüyor ama teyzesinin öldüğünü de daha sonraki cümlelerinden anlıyoruz. yine aynı şekilde çocukluğunda (savaş zamanında) buraya taşındığını da söylüyor. (tahminimce) bu asker, savaşta anne ve babasını kaybetmiş ve teyze/enişte ile yaşayan ve yine tahminimce küçükken şiddete uğramış bir kişi. çünkü göz teması kurmuyor ve konuşurken sessiz konuşuyor. korkuyor... peki artık yetişkin olmuş, parasını kazanan biri, kendisine şiddet uygulamış bir adama, üstelik hiçbir bağı olmadığı bir adama neden bakıyor? çünkü merhamet ediyor. aslında bir askerde bulunmaması gereken 2 özellikte kendisinde var; korku ve merhamet. zaten hayatta da çoğu insan aslında kendisine uygun olmayan işler veya şeyler yapmak zorunda kalmıyor mu? işte filmin bize verdiği üçüncü ve dördüncü duygular; korku, zorunluluk. Biz de korkularımızdan veya zorunluluktan, bazen sahip olabilmek şansımız olan şeylere sahip olamayabiliyoruz.
daha sonra afganlı bir ilahiyatçı ile tanışıyor. bu ilahiyatçı genç henüz tecrübesiz ve (sanırım) öğrenci. esas karakterimiz bu genci daha yolculuk başlar başlamaz küçümsüyor ve kendisine nasihat vermemesini söylüyor. zaten bir nasihat almak istese, bunun kendisi tarafından almayacağını da ekliyor. filmin bize verdiği beşinci duygu;küçümseme. biz de genelde bu şekilde yapmaz mıyız? karşımızdaki kişinin cümlelerini, eğitimini veya bilgisini yetersiz görmez miyiz, içten içe küçümseyici bir dil kullanmaz mıyız? ilerleyen zamanlarda esas karakterimiz, bu ilahiyatçı adama (net bir şekilde) intihar etmek istediğini söylüyor. fakat ilahiyatçı hiçbir şekilde esas karakterin bu dediğini duymuyor, anlamıyor veya umursamıyor ve basma kalıp cümleler kullanarak, (sözde) onu vazgeçirmeye çalışıyor. ama bu cümleler tamamen ezbere... hani bizim günlük hayatta da yaptığımız gibi söylemek için söylediğimiz cümleler... burada filmin bize verdiği pek çok duygu var; kalıplaşmış sözler, umursamama, anlamama... Biz de tam olarak anlayamadığımız, umursamadığımız veya kalıplarımız yüzünden, bir şeyi belki de rahatça elde edecekken, bunu yapamıyoruz.
en sonda bir azerbaycan türkü ile karşılaşıyor. bu kişi, esas karakterimizi yargılamıyor aksine onu anlıyor, merhamet ediyor ve hissedebiliyor. çünkü kendisi de aynı yoldan geçmiş. onu dinlemek istiyor ve bunu samimi bir şekilde söylüyor. bir insanın neden intihar etmesi gerektiğini söylemiyor yani intihara götüren sebepleri söylemiyor, tam tersine, neden intihar etmemesi gerektiğini anlatıyor ama bunu anlatırken spesifik bir şeyden bahsetmiyor. sadece bakmak yerine görmeyi tavsiye ediyor. çünkü amcamıza göre, sorunların içinde cevaplar da var. mesele de cevapları görebilmek. ölmek en kolay yolu. aslolan zoru başarabilmek. o, yani yaşlı amcamız, bir dut ağacında görebiliyor yaşama isteğini... fakat esas karakterimize gökyüzünde, yıldızlarda veya manzarada da görebileceğini söylüyor. mesela amcamız dut yedikten sonra mutlu olduğunu söylüyor, çocukların hatta eşinin de mutlu olduğunu söylüyor ve aslında basit bir şeyde mutluluğun olduğunu da bize vermiş oluyor. onun hayatında hiçbir şey değişmiyor, o da bunu kabul ediyor. değişen şey bakış açısı. çünkü artık görebiliyor... işte filmin bize verdiği ve en baştan vermek istediği başka duygular da bunlar; anlamak, hissetmek, merhamet, görebilmek, küçük şeylerden mutlu olabilmek... amcamız, bir dut ağacında yaşamı buldu ve bu buluş ile başkalarını da mutlu etti. esas karakterimiz de bu amcanın anemi hastası çocuğunda yaşamı buldu ve bu buluş ile başkalarını mutlu etti (umarım).
peki sonunda ne mi oldu? sonu bazı kişiler tarafından anlaşılmamış ama bence her şey çok net... tabi ki esas karakterimiz intihar etmedi. çünkü zaten aslında bunu hiç istemedi. o sadece yaşama tutunacak bir şey aradı, hepimiz gibi... her şeyi geçtim, intihar etmeyi gerçekten isteseydi, amcamızın yanına tekrar gidip, "bana iki kez taş at. belki uyuyor olabilirim", demezdi. ve tabi filmin bize verdiği en son duygu da, umut. Yani kısaca film bize diyor ki; "Eğer sadece bakmaz ve görebilirsen işte o zaman aradığın ve sahip olmak istediğin şeyi bulabilirsin."
--- spoiler ---
tüm bu olanlar bir arabanın içinde yolculuk ederken oluyor. araba bir hayat, sürücü biz, o misafirler ise hayatımızdan gelip/geçmiş insanlar... O insanların yaşadığı her duygu, bizim hayat boyunca hissettiğimiz genel duygular ve o insanların her bir cümlesi, bizlere birer ders.