hukukçu ve ortodoks papazı sergey aleksandroviç nilus'un kaleme aldığı kitabın adıdır. bir rivayete göre kimliği meçhul yahudi bilgelerinin kahal toplantısında verdiği talimatlar doğrultusunda "yahudi ulusunun dünya egemenliğini sağlamak" için oluşturulan el kitabı olarak kabul görür.
sahte olduğunu söyleyenlerin okumadığını sandığım protokollerdir.
yıllar önceden planlanıp uygulanmaya geçen ve yalan olamayacak kadar açıkça gerçekleşmiş planlardır.
Özelikle Yahudi düşmanı kesimlerinin el kitabı olan ve dünyada birçok ülkede çeşitli dillere çevrilen protokoller bugüne dek defalarca basılmıştır. Protokollerin temel yaklaşımı bir grup çok gizli Yahudi önderinin dünyayı ele geçirmek ve tek dünya hükümeti biçiminde kendi evrensel krallıklarını kurmaplanı olduğu şekilde özetlenebilir.
Ortaya Çıkışı:
Arkadaşlar bu konu baya uzundu yazmak istemedim. Özetle Sovyetlere satılmak istenmesi ve yahudi düşmanlığı yaratılması için sızdırıldı... Birçok dünya siyasetçisi bu olaya gerçek gözüyle baktı...
Yahudiler ise komplo diyerek cevap verdiler...
Ortak görüş ise şu; Kaynaklar gerçek fakat ifadeler ağırlaştırılmış...
umberto eco nun prag mezarlığı adlı kitabında siyon protokollerinin ortaya çıkış öyküsünü romansı bir dilde anlatmaktadır.
Dünyanın çok geniş bölgelerinde Yahudiler geleneksel olarak esrarengiz varlıklar, tekinsiz ve uğursuz güçlerle donatılmış kişiler olarak görülmüştür. Bu tutum, isa'dan sonraki ikinci ile dördüncü yüzyıllar arasında; Kilise ile Havra'nın Helenistik dünyada mühtediler kazanmak için rekabet ettiği ve ayrıca her birinin diğerinden bağlılar koparmaya çalıştığı döneme kadar uzanır. Aziz Yuhanna Chrysostomos; Antakya'daki Yahudileşmiş Hristiyanları ana dinle kesin bir kopuşa zorlamak amacıyla Havra'yı "iblislerin tapınağı... şeytanların inineği... helakin uçurumu ve girdabı" olarak adlandırmış; Yahudileri ise alışkanlık haline gelmiş katiller ve yıkıcılar, kötü bir ruh tarafından ele geçirilmiş insanlar olarak tasvir etmiştir. Aziz Augustinus ise; vaftiz adaylarını Yahudiliğe karşı korumak için, bir zamanlar Tanrı'nın gözdesi olanların artık Şeytan'ın oğullarına dönüştüğünü anlatmıştır. Dahası Yahudiler korkunç bir figür olan Deccalle ilişkilendirilmiştir. Aziz Pavlusa ve Vahiy Kitabına göre Deccal; Mesihin ikinci gelişinden önce hüküm sürecek olan "helak oğlu"dur. Kilise Babalarının birçoğu; Deccal'in bir Yahudi olacağını ve Yahudilerin onun en sadık takipçileri olacağını öğretmiştir.
Yedi ya da sekiz yüzyıl sonra; Roma Katolik Kilisesi tarihinin en militan döneminde, bu kadim fanteziler yeniden canlandırılmış ve bütünüyle yeni bir demonolojinin içine yerleştirilmiştir. ilk Haçlı Seferi'nden itibaren Yahudiler. iblisin çocukları, Hristiyanlıkla savaşmak ve Hristiyanlara zarar vermek amacıyla iblis tarafından görevlendirilmiş ajanlar olarak sunulmuştur. On ikinci yüzyılda ilk kez Hristiyan çocukları öldürmekle, kutsanmış ekmeğe işkence etmekle ve kuyuları zehirlemekle suçlandılar. Papaların ve piskoposların bu uydurmaları sık sık ve güçlü biçimde kınadığı doğrudur; ancak alt kademedeki ruhban sınıfı bunları yaymayı sürdürmüş, sonunda da genel kabul görür hale gelmiştir. Hepsinden önemlisi; Yahudilerin Şeytan'a taptığı, Şeytan'ın da onları topluca kara büyünün efendileri yaparak ödüllendirdiği söylenmiştir. Böylece tek tek Yahudiler ne kadar güçsüz görünürse görünsün; Yahudilik bütünüyle sınırsız bir kötülük gücüne sahip kabul edilmiştir. Daha o zamanlardan gizli bir Yahudi hükümetinden söz edilmeye başlanmıştır: Müslüman ispanya'da bulunduğu varsayılan bir hahamlar konseyi; Hristiyan dünyasına karşı yeraltından yürütülen bir savaşı yönlendiriyor ve başlıca silah olarak büyücülüğü kullanıyordu.
Ruhban sınıfının bu tür görüşleri yüzyıllar boyunca yayması; laik halkın tutumunu yavaş ama kesin biçimde etkiledi. Seçilmişlik duygusu güçlü olan ve ayrıntılı yasaklar sistemiyle çevrili Yahudilik; Yahudileri zaten ayrı bir halk haline getirmeye meyilliydi; Hristiyan öğretisi ve vaazları ise onların yalnızca yabancılar değil, son derece tehlikeli düşmanlar olarak görülmesini sağladı. Orta Çağ boyunca Yahudiler neredeyse bütünüyle hukuki haklardan yoksundu ve sık sık halk tarafından katledildiler. Bu deneyimler; Yahudilerin içe kapanma eğilimini daha da güçlendirdi. Uzun zulüm yüzyılları boyunca Yahudiler; en sefil mesleklere zorla itilen, Yahudi olmayan dünyaya acı ve öfkeyle bakan, bütünüyle yabancı bir halk haline geldiler. Çoğu Hristiyanın gözünde bu tuhaf yaratıklar insan kılığındaki iblislerdi; o yüzyıllarda onların etrafında örülen demonolojinin bir kısmı olağanüstü derecede kalıcı olmuştur.
Yahudi dünya komplosu miti; bu kadim demonolojik geleneğin modern bir uyarlamasını temsil eder. Bu mite göre; dünya çapında gizlenmiş ajanslar ve örgütler ağı aracılığıyla siyasal partileri ve hükümetleri, basını ve kamuoyunu, bankaları ve ekonomik gelişmeleri kontrol eden gizli bir Yahudi hükümeti vardır. Bu gizli hükümetin; kadim bir plan doğrultusunda ve tek bir amaçla, tüm dünya üzerinde Yahudi egemenliğini kurmak için hareket ettiği varsayılır; ayrıca bu amaca tehlikeli biçimde yaklaşmış olduğu da ileri sürülür.
Bu fantezide; eski demonolojik korkuların kalıntıları, tipik olarak modern olan kaygılar ve hınçlarla harmanlanmıştır. Yahudi dünya komplosu miti; aslında Fransız Devrimi'yle ve on dokuzuncu yüzyılın gelişiyle birlikte Avrupa'nın son derece hızlı ve derin bir değişim dönemine girmesiyle ortaya çıkan yeni toplumsal gerilimlerin özellikle yozlaşmış ve çarpıtılmış bir ifadesidir. Herkesin bildiği gibi bu; geleneksel toplumsal ilişkilerin sarsıldığı, kalıtsal ayrıcalıkların kutsallığını yitirdiği, kadim değer ve inançların sorgulandığı bir dönemdi. Kırsalın yavaş ilerleyen, muhafazakar yaşamı; dinamik, huzursuz ve yeniliğe açık bir kent uygarlığı tarafından giderek daha fazla zorlanıyordu. Sanayileşme; servetini artırmak ve haklarını genişletmek isteyen bir burjuvaziyi öne çıkardı; zamanla yeni bir sınıf, sanayi proletaryası, kendi adına baskı uygulamaya başladı. Demokrasi; liberalizm, laiklik ve yüzyılın ortalarına gelindiğinde sosyalizm, hesaba katılması gereken güçlerdi. Ancak Kıta Avrupa'sının her yanında, bütün bunlardan nefret eden çok sayıda insan vardı. Yeni, hareketli toplumu ve sunduğu fırsatları kabul edenlerle; yok olmakta olan geleneksel düzeni korumayı ya da yeniden kurmayı umut edenler arasında uzun ve acı bir mücadele başladı. Avrupa toplumunun tamamını etkileyen bu değişimler; Avrupa Yahudileri için hem yeni fırsatlar hem de yeni tehlikeler getirdi.
Batı ve Orta Avrupa'da ülke ülke Yahudiler hukuki kısıtlamalardan kurtarıldı. Çoğu Yahudi; başkalarıyla aynı rutinlerle yaşamak istiyor ve yeni özgürlüklerine sessizce uyum sağlıyordu. Buna rağmen pek çok insanın gözünde "Yahudi" hala son derece simgesel bir anlam taşıyordu ve bunun iki farklı nedeni vardı. Bir yandan Yahudiler; giderek azalan ölçüde de olsa, tanımlanabilir ve ayrı bir topluluk olarak kalmıştı; bu da onlara önceki yüzyıllardan miras kalan esrarengiz niteliğin bir kısmını koruyordu. Öte yandan; modern dünyadan en çok nefret edenler tarafından modern dünyanın sembolü olarak görülmeye başlandılar. Bunu açıklayan çeşitli koşullar vardı. Yüzyıllar boyunca Yahudiler zorunlu olarak kentlerde yaşamıştı ve hala ezici ölçüde, özellikle başkentlerde yoğunlaşmış durumdaydılar. Siyasette Yahudiler; özgürlüklerini güvence altına alabilecek ve genişletebilecek tek güç olan liberal ve demokratik akımlardan yana tavır alma eğilimindeydi. Geleneksel mesleklerin çoğuna erişimleri hala engellendiğinden; yeni geçim yollarında öncülük etmeye yöneldiler ve bunu yaparken bazıları son derece zengin oldu. Genel olarak; bir anda serbest kalan enerjilerin yarattığı duygu, pek çok Yahudi'yi olağanüstü girişimci, denemeye ve yeniliğe olağanüstü açık kıldı. Sanayi ve ticarette, siyasette ve gazetecilikte Yahudiler; en içten biçimde modern olan her şeyle özdeşleşti. Sonuç olarak yaklaşık 1870'e gelindiğinde; Yahudileri bir yandan hala tekinsiz, yarı demonik varlıklar olarak görmeye devam ederken, öte yandan modernliğin en üstün cisimleşmesi olarak görmek mümkün hale gelmişti.
Elbette antisemitizmin başka, bütünüyle farklı türleri de vardı. Örneğin; Hristiyanlıktan sorumlu tutulan Yahudi dinine duyulan küçümseme ile özellikle Rothschildler gibi Yahudi bankacıların gücüne karşı beslenen öfkenin birleşiminden oluşan bir sol antisemitizm vardı. Fransa ve Almanya'daki sosyalist hareketler bu tür antisemitizmle doluydu ve bundan ancak yüzyılın en sonunda kurtulabildiler. Buna karşılık demonolojik antisemitizm; on dokuzuncu yüzyıl uygarlığı karşısında en derin biçimde sarsılan kesimler arasında serpilip gelişti. Özellikle toprak sahibi aristokrasi ile ruhban sınıfı; "Yahudiler"de kendi dünyalarını en çok tehdit eden her şeyin sembolünü gördü; yalnızca maddi çıkarlarını değil, yaşamlarına anlam veren değerleri de. Bu insanlar; böylesine ürkütücü değişimlerin eski düzenin kusurlarından ya da kişiliksiz tarihsel süreçlerden değil, insan kılığına girmiş bir avuç şeytanın entrikalarından kaynaklandığına inanmakta fazlasıyla istekliydi. Üstelik bu fikri yayarak son derece pratik bazı amaçlara ulaşmayı umabiliyorlardı. Demokrasi; liberalizm ve laikliği Yahudilerin işi olarak göstermek, bu olguları büyüyen ama eğitimsiz bir seçmen kitlesinin gözünde kuşkulu hale getirmenin bir yoluydu.
Böylece antisemitizmin yeni, siyasal biçimi ortaya çıktı. Bundan böyle antisemitizm; ilericilere karşı mücadelelerinde aşırı muhafazakar siyasetçiler ve yayıncılar tarafından bilinçli olarak kışkırtılacaktı. Yahudiler hala zaman zaman ritüel cinayet gibi suçlamalarla karşı karşıya kalsa da; bu kadim batıl inançlar giderek gizli bir Yahudi hükümetine ilişkin yeni siyasal batıl inanç karşısında önemini yitirdi. Bu yeni fantezi elbette eskisi kadar gerçeklikten uzaktı ama aynı ölçüde de etkiliydi. Yahudilerin gerçekte ne oldukları, ne yaptıkları ya da ne istedikleri; ya da ne olabilecekleri, ne yapabilecekleri, ne isteyebilecekleri bu bağlamda hiçbir önem taşımıyordu. Bu fantezinin nasıl ortaya çıktığını ve yayıldığını anlamak için Yahudiler hakkında bilgi sahibi olmaktan çok; zulüm paranoyasının ne anlama geldiğini ve uygun bir durumda sıradan insan kalabalıkları içinde nasıl bilinçli olarak sömürülebileceğini bilmek önemlidir. Bu durum daha önce; on altıncı ve on yedinci yüzyıllarda Avrupa'yı saran cadı çılgınlığı sırasında yaşanmıştı. Yahudi dünya komplosu miti ölümcül işini yapmaya başladığında, aynı şey bir kez daha yaşanacaktı.
Bugün insanlar Yahudi dünya komplosu mitinden söz ettiklerinde; akıllara 1920ler ve 1930larda milyonlarca kopyayla dünyaya yayılan Siyonun Önderlerinin Protokolleri adıyla bilinen sahte belge gelir. Ancak Protokoller, Fransız Devrimine kadar uzanan uzun bir uydurma ve sahtecilik dizisinin yalnızca en ünlü ve etkili örneğidir.
Modern biçimde Yahudi dünya komplosu miti, Fransız din adamı Abbe Barruele kadar izlenebilir. 1797 yılında Barruel; beş ciltlik eseri "Memoire pour servir a lhistoire du jacobinisme" de Fransız Devriminin en gizli gizli toplulukların kadim bir komployla doruğa ulaşması olduğunu ileri sürmüştür. Ona göre sorun; 1314'te gerçekten yok edilmemiş olan Orta Çağ Tapınak Şövalyeleri Tarikatı ile başlamış; bu tarikat gizli bir toplum olarak varlığını sürdürmüş, tüm monarşileri kaldırmayı, papalığı devirmeyi, bütün halklara sınırsız özgürlük vaaz etmeyi ve kendi kontrolü altında bir dünya cumhuriyeti kurmayı amaçlamıştı. Yüzyıllar boyunca bu gizli toplum, birçok hükümdarı zehirlemiş; 18. yüzyılda ise artık tamamen kendi kontrolü altına aldığı Masonlar Tarikatı'nı ele geçirmişti. 1763'te Voltaire; Turgot, Condorcet, Diderot ve d'Alembert'ten oluşan gizli bir edebiyat akademisi kurmuş ve Baron d'Holbach'ın evinde düzenli toplantılar yapmıştı; yayımları aracılığıyla Fransızlar arasında tüm ahlak ve gerçek dini sarsmıştı. 1776'dan itibaren Condorcet ve Abbe Sieyes; devrimin Jakobenlerini oluşturan yarım milyon Fransızdan oluşan geniş bir devrimci örgüt kurdular. Ancak komployu yöneten asıl güç; devrimin gerçek liderleri, Adam Weishaupt önderliğindeki Bavyera illuminati'ydi—"insan ırkının düşmanları, Şeytan'ın oğulları". Bu az sayıdaki Alman'a, o dönemde Fransa'daki tüm Masonlar ve Jakobenler körü körüne bağlıydı ve Barruel'e göre durdurulmazsa, bu küçük grup yakında dünyayı ele geçirecekti.
Fransız Devrimi'nin 14. yüzyıla uzanan bir komplonun ürünü olduğu iddiasıyla zaman kaybetmeye gerek yoktur. Illuminati olarak bilinen belirsiz Alman grubu, Mason değildi; Masonların rakibi olarak 1786'da dağıtılmıştı. Dahası Masonların rolü de abartılı ve basitleştirilmiş şekilde sunulmuştu. Masonlar; Aydınlanma ile ilişkili olarak sıkça belirtilen insani reform kaygısını paylaşmıştı; örneğin yargısal işkencelerin ve cadı davalarının kaldırılmasına katkıda bulunmuş ve okulların geliştirilmesini desteklemişlerdi. Öte yandan; devrim zamanında çoğu Mason Katolik ve monarşistti; Kral XVI. Louis ve kardeşleri Masondu ve Terör dönemi sırasında Masonlar yüzlerce kez giyotinle idam edilmiş, örgütleri Grand Orient de yasaklanmıştı.
Aslında Barruel, devrim sürerken Mason etkisini hiç fark etmemişti. Bu fikir; ona yıllar sonra Londra'da, "Proofs of a Conspiracy against All the Religions and Governments of Europe" adlı kitabı üzerinde çalışmakta olan iskoç matematikçi John Robison tarafından sunuldu. Robison; Masonlar, illuminati ve Okuma Dernekleri'nin gizli toplantılarında Avrupa'daki tüm din ve hükümetlere karşı yürütülen bir komployu kanıtlamak istiyordu. Barruel; aynı konuda bir kitap yazmak için ilham aldı; mümkünse dikkatsiz Robison'dan önce. Başarılı oldu: "Memoire" eseri Robison'dan bir yıl önce yayımlandı; ingilizce, Lehçe, italyanca, ispanyolca ve Rusçaya çevrildi ve yazarını zengin yaptı.
Buna rağmen; beş ciltlik eserini yazarken Barruel hayal gücüne hala belli sınırlar koyuyordu. Devrimi Masonlara suçlamaya istekliydi ama Yahudilerden neredeyse hiç söz etmemişti—anlaşılır bir durum, çünkü ne devrimde ne de onu önceleyen felsefi devrimde önemli bir Yahudi rol oynamıştı. Ancak diğerleri, Barruel kadar tutuk değildi. 1806'da Barruel; antisemitik sahtecilik serisinin ilk örneği sayılabilecek bir belge aldı; bu belge, Floransa'dan geldiği iddia edilen bir mektuptu ve J. B. Simonini adında bir subay tarafından yazıldığı öne sürülüyordu; Simonini hakkında başka hiçbir bilgi yoktu ve Barruel onunla iletişim kuramadı.
Simonini mektupta Barruel'i "Deccal'in yolunu hazırlayan cehennemî tarikatları ortaya çıkardığı" için tebrik ediyor ve dikkatini "Yahudi tarikatına"—elbette "en korkutucu güç"e, büyük serveti ve Avrupa ülkelerinin çoğunda gördüğü korumaya sahip olan—çekiyordu. Mektupta; Simonini'nin bazı olağanüstü bilgileri bir hileyle edindiğini iddia ettiği anlatılıyordu. Bir seferinde bazı Piedmontlu Yahudilere kendisinin Yahudi olarak doğduğunu ve küçük yaşta cemaatten ayrılmasına rağmen "ulusuna" olan sevgisini koruduğunu göstermişti. Bunun üzerine Yahudiler ona; davalarını destekleyenlere dağıtılmak üzere altın ve gümüş verdi, Mason olursa generallik vaat etti, Mason sembolleri taşıyan üç silah hediye etti ve en büyük sırlarını açıkladı.
Bunlar gerçekten şaşırtıcıydı. Simonini; Mani ve Dağın Yaşlısı'nın her ikisinin de Yahudi olduğunu öğrendi (gerçekte hiçbiri Yahudi değildi); Masonlar ve illuminati'nin de Yahudiler tarafından kurulduğunu öğrendi (gerçekte kurucular biliniyor ve Yahudi değildi). Daha da şaşırtıcı olarak; yalnızca italya'da 800'den fazla din adamının Yahudi olduğunu, bunlar arasında piskopos ve kardinal bulunduğunu ve kısa süre sonra bir papa dahil edileceğini öğrendi. ispanya'da da durum benzerdi; her yerde Yahudilerin Hristiyan kılığına girdiği bildiriliyordu. Ayrıca politik ve ekonomik taktikleri de tehditkardı.
Gerçekte Simonini mektubu, Barruel'in kendi düşüncesine yeni bir yön vermiş gibiydi. 1820'de; 79 yaşında ölmeden kısa süre önce, Barruel, düşüncelerini bir Peder Grivel'e açtı ve ortaya Yahudi-Mason komplosu miti çıktı; Simonini mektubundaki ipuçlarından çok daha ayrıntılı biçimde geliştirilmişti. Barruel; devrimci bir komplonun Mani'den Orta Çağ Tapınak Şövalyeleri'ne ve oradan Masonlara kadar tarih boyunca nasıl var olduğunu göstermek için devasa bir el yazması yazmış, ancak ölümünden iki gün önce yok etmişti. Yahudilerin Tapınakçılarla ortak hareket ettiğine ve komploda komuta pozisyonlarında bulunduğuna inanıyordu. O sırada Avrupa; Fransa, ispanya, italya ve Almanya'daki her köye kadar sızmış Mason locaları ağıyla kaplanmıştı; tüm örgüt, 9 Yahudi dahil 21 üyeli bir yüksek konseyle sıkı biçimde kontrol ediliyordu. Bu konseyin sabit bir ikamet yeri yoktu; ancak büyük güçlerin devlet adamları kongrede toplandığında bir şekilde arka planda bulunuyordu. Üyeleri ayrıca iş veya bilimsel konferanslara katılma bahanesiyle sık seyahat ediyor, gerçekte örgütün faaliyetlerini yönetiyordu. Yüksek konsey, Masonluğun nihai otoritesi değildi; üç kişilik bir iç konsey atıyor, o da Büyük Üstadı seçiyordu; Büyük Üstad, bu gizli uluslararası örgütün gizli başıydı.