Damien Chazelle'in West side story , casablanca , singin' in the rain , grease gibi oldukça kült holywood müzikallerine olan saygı duruşu 2 saat boyunca jazz ile harmanlanarak seyirciye sunuluyor . Emma Stone ise tek bir suratta 6 farklı ifadeyi birlikte yansıttığı sahneleri ile Ryan Gosling i adeta gölgede bırakarak heykele doğru emin adımlarla yürüyor . Ryan Gosling'in gerçekten müzikale uygun olmayan sesi ile '' City Of Stars '' harici elle tutulur başka orjinal score olmayışı sanırım filmin eksiği sayılabilecek noktalar . Bu yılın bir başka müzikli eğlencesinde , John Carney 'nin Sing Street'inde , yeni 1 albüm dolusu orjinal şarkı olduğundan aynı şarkıyı 2 kere dinlemek zorunda kalmamıştık mesela . Fakat la la land gibi yapımların Kıymetini bilmek lazım . Günümüz yeşil ekran sinemasında görmeye alışık olmadığımız samimi nadir bir müzikal sonuçta.
evrenin kesinlikle paralel olmasi gerektigii gosteren film. ne secimler yapip nerelere gidiyoruz. halbuki yasasak gorsek butun secenekleri, kalmasa icimizde...
Önyargılı şekilde izlemeye başladığım ama gayet başarılı bulduğum film son 15 dakika bildiğin bütün duyguyu ve anlatılmak isteneni yaşatıyor.
City of star
Are you shinning just for me?
normalde beğenirim kendisini, alımlı ve sempatik gelir bana. herhalde film boyu fazlasıyla sıkılığımdan detaylı inceledim oyuncuların tipini makyajını giyimini vs.
çok çocuksu duruyor kadının yüzü. suratı böyle minnacık ve buz gibi. antipatik değil kesinlikle ama olmamış işte, o dümdüz memeler falan.
ikisini yakıştıramadım bir türlü. daha sanatsal, daha romantik auralı bir kadın olmalıydı. ne bileyim işte.
bunun dışında film kötü değil kesinlikle ama abartıldığı kadar harika da diyemem. son olarak filmin ismini daha dramatik birşey koyabilirlerdi. çünkü hep hatırlanacak, tarihe geçecek bir film yapmak istemişler belli. o filmin ismi la la land olmamalıydı işte.
harika müzikleri ve masalsı anlatımıyla başarılı bir film, eski film havası vardı. özellikle son 15 dakikasını çok başarılı buldum. aşk, hayaller, gerçekler, müzik...
edit: 14 dalda aday olunca mükemmel film olduğu sanılmış filmin. en iyi müzik, en iyi kostüm gibi dallar var oscar ödüllerini bilmeyenler için. kurgusunu, oyunculukları ve yönetmenin başarılı olmadığını söyleyecek adam gitsin recep ivedik izlesin. ödül töreninde yaşadıkları şey ise sadece talihsizlik.
bu filmin aday olması bile oscar'ın benim için bittiğine yetmiştir. filmi izlerken o kadar çok oflayıp pofladım ki, sırf bir filmi yarıda bırakmayı sevmediğim için sonuna kadar izledim. film bittiğinde bilgisayarı ışık hızıyla kapattım.
En iyi film açıklanıp ödül verdikten sonra, yanlış oldu ödül moonlight'ın dediklerinde ekibin şoka girmesi ve yüz ifadeleri olaydı. Kaldılar öyle sahnede mal gibi, bide ödülleri topladılar :)) Tüm dünyanın izlediği törende yanlış zarf vermek nedir ya..
Görünen o ki oscar'ı alacak muhtemel overrated filmdir.
senaryonun boka sardığı anlarda filmin dönüştüğü müzikal ortam, hollywood klişelerinden bahsederek "klişe değilim ben.s" havaları filmi gözümde düşüren bir kaç durumdan biri.
Pek tabi acı-tatlı hikayesi ve emma stone un verdiği izleme kredisiyle 2 saat kadar sıkılmadan izledim.
ideallerinin ve isteklerinin peşinde giderlerken birbirlerini kaybeden nice sevgilinin yaralarını deşmeyi ve gözlerini yaşartmayı, çok sade ama bir o kadar etkileyici senaryosuyla başarmıştır.
14 şubat gecesinde izlenmemesi gereken romantik müzikal ve tadına doyulamayan filmdir.
filmi dün izledim ve izlerken 'amelie' filminde aldığım o zevk ve mutlulukla izledim zira film daha başlangıç sahnesinde yüksek dozaj mutluluk vererek damarlara giriş yapıyor.
çok fazla araştırmadan konusunu okumadan sadece birçok dalda oscara aday olmasından mütevellit atladım filme. çok irdelemedim yani. zaten boş vakit bu aralar gırla diyerek. daha ilk yarım saatte bu film bana başka bir filmin tadını anımsatıyor dememe kalmadı merakıma yenildim ve tam da dilimin ucundaki 'whiplash' filminin senaristinden olduğunu öğrendim. hah dedim tamam şimdi oturdu taşlar yerine. gerçekten filmi izlerken 'whiplassh' filmini anmadan edemiyorsunuz. yazar ve yönetmen tamamen kendi reklamını yapmış.
bayılarak izledim evet. özellikle caz müzik severlerdenseniz hiç vakit kaybetmeyin ve izleyin zira hayatınıza mutluluk ve neşe katan 2 saatiniz olacak. dans kısmına hiç girmiyorum zira yorumsuzdu izlerken keyiflerden keyif beğeniyorsunuz.
film biraz fazla gerçekçi davranmış içinizin burkulacağı sahneler var. ya da ben çok duygusal ve ağlak bir kızım bilmiyorum hep bir umut ile bitirdim filmi sonunda da o baş selamı ile sarsıldım. bu kadar mutluluk salan bir film için üzücü bir finaldi benim için. emma ve ryan mükemmel uyum nasıl olur onu göstermişler. ryan rol için soğuk kalmış diyenlere de laflarım var zira ryan'ın rolü zaten cool bir karakteri yansıtıyordu cuk oturmuştu rol üzerine. hatta kendisini oynamış bile olabilir...
üzerine çok da fazla yorum yapmaya gerek yok aslında ama yazmadan duramıyorum çünkü inanılmaz beğendim bu gün tekrar izleyeceğim sanırım.
mia'nın hayallerinin gerçek olduğunu filmin öyle bittiğini hayal ederek avuttum kendimi çünkü diğer seçeneği düşününce göz yaşlarıma engel olamıyorum. sebastian'ın mia'ya hani gitmesen diyorum bakışı olsun mia'nın o an geri dönesim var ama dönemiyorum diye bağıran yüz ifadesi her sahne her dakika o kadar içime işledi ki hala etkisindeyim.
emma stone ve ryan gosling'in basrolleri paylastiklari bir damien chazelle filmi.
müzikal sevmedigim icin özellkle sarki söylenen sahneleri pek begenmedim, ama bazi dans sahneleri tatliydi.
yine de ayarini iyi tutturmuslar, daha fazla olsaydi bayardi.
basrolleri ses konusunda basarisizdi, ama ryan gosling'in piyano caldigi sahneler etkileyiciydi.
özellikle barda yasaklandigi ve isten cikarilacagini bildigi halde bir heyecana kapilip bir jazz eseri calip, sonunda ayaga kalkmasi, ona edilen iltifati hic kale almamasi güzeldi.
bunun yaninda jazz ile ilgili gecen sohbet ve sebastian'in mia'ya jazz'a olan hayranligini anlatmasi.
bana göre filmin en dokunakli sahnelerinden biri belki de cogu insanin ilgisini bile cekmemistir.
mia'nin sahneledigi eser ile ilgili yasadigi hayal kirikligindan sonra ailesinin evine gitmesi ve babasinin bavulunu tasimasiydi.
hep acik bi kapidir ya ailenin yani, onu kücücük bi detayla cok güzel vermisler bana kalirsa.
ardindan bes sene sonraki kisim basliyor.
mia baska biriyle evlemis, cocugu olmus, tesadüfen esiyle birlikte sebastian'in actigi seb's isimli jazz kulübüne giriyor ve sebastian'i piyano calarken görüyor. yine o dokunakli parcayi caliyor.
diger adamla yasadigi her seyi sebastian ile yasiyormus gibi hayal ediyor, donup kaliyor. o cok hüzünlüydü iste ya.
yaninda esini degil sebastian'i hayal ettiginde sahnenin sonunda öpüsüyorlardi, esiyle ise sadece yan yana oturuyorlardi, gitsek iyi olur diyordu esine.
belki de sevdigin insanin degil hayallerinin pesinden kostugunda nasil sonuclandigini gösteren bir sahneydi.
sonuc olarak ikisi de hayallerine kavusmustu ama yine de mutlu son degildi.