tarihi yok derken ne kastediliyor anlamadım. bir anda yerden bittiler gibi bir mana mı var acaba? dilinin de olmadığı iddialar arasında... her yıl avrupada kürtçe üzerine yüzlerce kitap yazılıyor, dergilerde araştırma ve makale konusu yapılıyor. pariste, moskovada leningrad da kürtçe kürsüler var ve ne tuhaftır olmadığı iddia bu dil üzerine iki sene önce 75 000 kelimelik kürtçe ingilizce sözlük yayınlandı. türkiyenin yok dediği bu dil elli seneden fazladır bedevi addedilen ırak ta ve iranda üniversitede eğitim dili olarak bile tasarruf ediliyor. kültür ü de yok deniliyor. bu en komik olanı.. bunu iddia edenlerin kültür tanımından istifade etmek isterük.
yalnız oldukları zaman pek bir kuzu gibidir bu şahıslar,ancak 10 tanesi bir araya geldimi aslan kesilirler, içlerined adam gibi adam çok insan evladı vardır ancak büyük bir çoğunluğu bu ülke için büyük tehtid tir.
--spoiler--
Ortadoğunun eski halklarındandır. yarısına yakını bu günkü türkiye sınırları içinde, geri kalanı ırak, iran, suriye bir kısmı da ermenistan ve azerbeycanda yaşar. aralarında ciddi kültür ve hayat tarzı farklılıkları ve derin lehçe ayrılıkları bulunur. kürtlerin dili Farsçaya çok benzemektedir. "kürt" ,"kürdistan" terimleri selçuklular döneminde ortaya çıkmıştır. kürdistan eyaletini 12.yüzyılda selçuklular kurdu. Eyaletin başkenti, şimdiki iranda bulunan hemedan kentinin yakınlarındaki bahar şehriydi. Selçuklular, kürdistan eyaletinin başına da " emir çoban" isimli bir oğuz beyini tayin etmişlerdi. selçuklu hükümdarı sultan sencerin kurduğu bu kürdistan eyaleti batı iran'da yer alıyordu. Kürt'lerin en parlak dönemi 10. ve 12. yüzyıl arasındadır. 990 da diyarbakırda kurulan "mervani" beyliği kürtlerin en parlak dönemini ifade eder. 1050 de büyük Selçuklu'lara 1085 de ise selçuklu'ların musul atabeyliğine bağlanmıştır. 1071 de malazgirt'te bizans ordusunu yenen alparslan'ın yaklaşık 60.000 kişilik ordusunda 10.000 kadar gönüllü kürt vardı. islam dünyasını haçlı saldırısına karşı birleştiren filistini haçlı istilasından kurtaran büyük kumandan "selahettin eyyübi" anne tarafından türk, baba tarafından kürt'tü. Eyyubi'nin orduları çoğunlukla türklerden oluşturulduğu halde arapları ve küçümsenmeyecek kadar kürd'ü içeriyordu. Kürt'lerin oluşturduğu medeniyet 13. yüzyılın ortalarında moğol istilasıyla son buldu. bu istila tarihte misli görülmemiş tahrip ve imha hareketiydi. Moğollar 1231'de diyarbakır'da korkunç bir kıyım yaparak tek bir canlı insan bile bırakmadıkları bilinmektedir. moğol ordusunun başındaki hulagu bağdat dönüşünde cizre, mardin ve hakkari üzerinden bir kanlı sefer daha düzenledi. kürtlerin çoğu tarımdan göçebeliğe kaymışlardır. ve bu yaşam tarzı gelecek yüzyıllara da egemen olmuştur. 1393 de bu kez timur bütün iran ve anadoluyla birlikte doğu anadolu'yu da tahrip etti; ancak osmanlı döneminde balkan ticareti sayesinde batı anadolu süratle toparlandı. doğu anadolu ise geri kaldı. kürtlerin tarihinin önemli yönlerinden biri de çevrelerindeki güçlü devletlere bağlanma zorunluluğu hissetmeleriydi. bizanslılara karşı selçuklulara bağlanmaları gibi. kürtler dağlık yaylalık coğrafya'nın dayattığı hayat tarzının sonucu olarak aşiretler halinde yaşadılar. yavuz sultan selim 1514 de çaldıran savaşı ile safevileri yenilgiye uğrattı. savaştan 2 yıl sonra şah ismail karahanı anadolu'ya gönderdi. karahan diyarbakır ve çevresini kuşattı bu durum karşısında bölgedeki kürt aşiretlerinin beyleri bir araya gelerek osmanlı'ya katılma kararı verdiler. "can'ü gönülden islam sultanına biat eyledik islam padişahının yollarını gözledik... hepimizin arzusu şudur ki bu muhlis ve size itaat eden bendelere yardım edesiniz..." diye devam eden bir mektubu bitlis'li idris vasıtasıyla yavuz sultan selime sundular. Yavuz bu isteği kabul edip, konya beylerbeyi hüsrev paşayı diyarbakıra gönderdi, bitlisli idris'in manevi desteği ile hüsrev paşa 10.000 kişilik gönüllü kürt ordusuyla karahanı yendi. yavuz selim bitlisli idris'e arap kazaskerliğini verdi, böylece doğu anadolunun idaresi kendisine verilmiş oluyordu. Kanuni sultan süleyman döneminde 1533 de ırak osmanlı topraklarına katıldı. güneydoğu anadolu osmanlı topraklarına katıldıktan sonra kürt aşiret ve beyliklerine otonomi tanındı. kurulan diyarbakır vilayeti bünyesinde 11 sancak türk idarecilerine 8 sancak yerli kürt beylere verildi. osmanlının idare sisteminde vilayet en büyük birimdi. tek bir diyarbakır vilayeti güneydoğu anadolunun büyük bir kısmını içine alıyordu. böyle bir düzende kürt'lerle osmanlı arasında büyük bir itilaf yaşanmadı. "celali isyanları" denilen isyanlar dizisini başlatan celal kürt olmasına rağmen maksadı etnik veya mezhepsel değildi. kendine şah ismail adını vermiş, çaldıran'da yenilen şah ismail'in intikamını almak iddiasıyla ortaya çıkmıştır. gerçekte ise bu isyanların temel nedeni: artan nüfusu, iç anadolu'nun o zamanki üretime göre besliyememesidir.
Yüzyıllar boyunca, osmanlı'ya bağlılıklarını koruyan, kürt'ler, 1840'lardan itibaren, özellikle Bedirhan ailesinin öncülüğünde isyanlarda bulunmaya
Başladı.
--spoiler--
kürt kelimesi türkçede kurmanç ,zaza ,soranice ve goranice konuşan halkların genel adıdır.sami ırkındandırlar.perslerin devamını iranlılar ve medlerin devamını kürtler oluşturmaktadır.
altmışlı yılların sonunda ve yetmişli yılların ilk yarısında, tek başına dokuz kişilik ailesini geçindirmeye çalışan babamın yanında önce dolmuş, sonra da taksi durağında araba yıkadığımı hatırlıyorum. yaşım "ilerlediğinde" yaptığım işler arasına otomobil lastiği onarmak da eklendi. bunlar benim ilkokul, ortaokul ve lise yıllarımdı. ders çalışacak zamanı ve koşulları olmayan, ancak iyi bir araba yıkayıcısı ve sadece öğretmenleri dinleyerek sınıf geçen, iyi sayılabilecek bir öğrenciydim. öğretmenlerimin beni sevdiğini, durağın önünden geçerken araba yıkayan öğrencilerinin yanağını sevgiyle okşadıklarını, bana moral verdiklerini hatırlıyorum.
durağımızın tam karşısında bir banka ve lojmanları vardı. kadınları ve kızları çok iyi giyimli, çok güzeldiler. ikinci katta oturan kız benden iki sınıf alttaydı ve ben onu görünce bir başka oluyordum. ayakkabıları yırtık, giysileri yırtık, elleri, o sert geçen kışlarda araba yıkamaktan çatlak çatlak olmuş bir yeni yetmeyken ne onu kendime ne de kendimi ona yakıştırabiliyor, ancak hayal kurmaktan da geri duramıyordum.
kurduğum hayaller arasında en çok, büyüyüp ehliyet almış, duraktaki en havalı araba olan şahin abi'nin altmış bir model şevrolesiyle şehri turlayan, yolcu taşıyan, arabasını yıkayan çocuğa iyi bahşiş veren ve o kızın sevgilisi olmayı başarmış şoför hayali vardı. her gece bunu kurar, sabah o arabayı yıkayan, ama iyi bahşiş alamayan çocuk olurdum.
lise bire yazıldığım yıl babam bana kocaman kareleri olan bir takım elbise aldı. ağzım kulaklarımdaydı. sınıfımı geçersem yenisini umar oldum, ama olmadı. sınıfımı geçtim, ama o yıl giydirilme sırası bende değildi. elbisemin biraz küçülmüş haliyle ikiyi idare ettim. üçe geçtiğim yaz benim de içinde olduğum bir kazada arabamız parçalandı. ailemin geçimini sağlayan dört tekerlekli aygıt kendinden daha büyüğünün altına girdi, parçalandı. yeni öğretim yılı başladığında, ceketimin sol kol dirseği yırtılmış, pantolonumun paçalarıyla ayakkabılarım arasına da epey bir mesafe girmişti. artık o kızla karşılaşmak istemiyordum. sınıfa girerken, sırada otururken utanıyor, tahtaya kalktığımda dirsekteki yırtığı gizlemek için çaba sarf ediyor, pantolonumu aşağıya doğru itip paçalarımla ayakkabımı birbirine yaklaştırmaya çalışıyordum.
işte o yıl, yani lise son sınıftayken "o" çıkıp geldi. durakta oturuyorduk. iki kişi kapıyı açıp girdiler. biri otuz, otuz beş, diğeri ondan genç, ikisi de uzun boylu iri yarı, ikisinin de bıyığından alt dudağı görünmüyordu. yaşlı olan konuştu: "merhaba, durakla kim ilgileniyor arkadaşlar?"
yaşamımdaki birçok şeyi sıradanlaştıracak, yeni bir yaşama başlayacağım günlerin ilk sesi, ilk cümlesiydi bu. babam yanıtladı: "buyurun ağabey, ben yardımcı olayım." "ben" dedi dışarıdan gelen: "ben buraya yeni tayin oldum arkadaşlar. memurum, bu da kardeşimdir. o'nu da beraberimde getirdim. bir tane arabamız var, isterim ki kardeşim de burada sizinle çalışsın, bedeli neyse öder, gereği neyse yaparız! bizi de kendinizden sayar, aranıza alırsanız çok seviniriz."
o zamanlar bizim oralarda henüz taksi plakası denilen şey yoktu ve araba sayısı da zaten parmakla sayılacak kadar azdı. durak bir ya da iki arabayı daha kaldırırdı. babam olumlu yanıt verdi: "o bizim de kardeşimiz sayılır, buyursun başlasın, bedel dediğiniz de herkes nasılsa o da öyle." gidip çay söylemek her zamanki gibi bana düştü.
ertesi gün gelip başladı. kırmızı bir murat 124'tü arabası. arabasını kendisi yıkadı, sıraya kendisi çekti, çayını söylemeye kendisi gitti. başta ben olmak üzere hepimiz yadırgadık tavrını, ancak akşam evine gitmeden önce şaşırdığımız bir şey daha yaptı ve arabasını ben yıkamışım gibi diğer şoförler kadar para verdi. bu tavrını da hep sürdürdü, hep böyle gitti. duraktan çok arabasında oturuyor, sürekli kitap okuyordu. müşterilere herkesten daha saygılı davranıyor, yaşlıların binmesine yardımcı oluyor, hiç kimseye kaba davranmıyor, ancak henüz anlayamadığım nedenlerden dolayı duraktakilerden bazılarına daha yakın, bazılarına da alabildiğine mesafeli duruyordu. beni, çaycı çocuğu ve durak kâtibini kolluyor, bize yapılan ve alışkın olduğumuz bazı kaba davranışları adeta kendine yapılmış gibi sayıp müdahale ediyor ve garip biçimde hep baskın geliyor, en feodal, en etkili tiplere dahi taviz vermiyor, lafını asla sakınmıyordu. her öğlen sonrası saat birde çok dikkatle radyo haberlerini dinliyor, suratı asılıyor ya da gülerek iniyordu arabasından. arada bir çağırıp sohbet ediyordu benimle ya da öbür çocuklarla.
işte tam da öylesi günlerden birinde: "gel" dedi, gittim. havadan sudan sohbet etti önce, dinledim.
"verdiğim kitapları okuyor musun?" diye sordu.
"evet abi" dedim.
"pekii ne düşünüyorsun, beğenmediğin şeyler olmuyor mu içlerinde; hiçbir şey sorma gereği duymuyor musun?" dedikten sonra bir soru daha sordu: "senin, babanın, ailenin, burada yaşayan birçok insanın, bu bölge insanının yani, kürt olduklarını biliyorsun değil mi?"
midem kalktı! kusacak gibi oldum.
bir anda bütün karizması yok oldu, gözümden düştü.
ne diyordu bu **********?!
ne diyordu bu ***********?! nasıl böyle aşağılayabilirdi bizi?!
bir kere kürt kim, biz kim? biz şehir merkezinde doğmuşuz ya!...
hem ben hem de babam van'da, şehir merkezinde doğmuşuz.
şehirde, şehrin merkezinde doğan kürt olabilir mi? ne mantıktır bu, böyle bir şey nasıl söylenebilir?
üstelik orta asya... elde kılıç taa oralardan gelen atalarımızın at sırtındaki günlerini anlatan filmler, cüneyt arkın, malkoçoğlu, karamurat. hocalarım! tarihçimiz, coğrafyacımız. i;lkokul, ortaokul kitaplarım. emin oktay'ın yazdıkları, hepsi yalan mıydı?
ne diyordu bu, neler saçmalıyordu, deli mi, manyak mıydı?
kürt'müşüz.
********** dediğine bak!
kürt'müşüz!
bazen yüzüme, bazen herhangi bir yere bakarak anlatıyor, anlattıklarına haklılık kazandırmak için bazı örnekler veriyordu.
o konuştukça benim elim ayağım bağlanıyor, söylediği hiçbir şey yalan gibi, iftira gibi ve işin garibi aşağılama gibi durmuyor, böyle olunca da başımdan aşağıya kaynar sular dökülmeye başlıyordu.
o konuştukça dedem ve kırsaldan gelen akrabalarımız canlanıyordu gözümde!
dedem hayatta olduğu süre içinde hiç türkçe konuşmamıştı. hep babamın, anamın, amcalarım ve halalarımın da anladığı "o dilden" konuşur, onlar da ona öyle cevap verirlerdi.
o an tüm bunlar üst üste belleğimde canlanınca, adamın haklı olabileceğini düşündüm.
kürt değilsek eğer, dedem niye hiç türkçe bilmiyor ya da konuşmuyordu? dedemin yaşadığı dönemdeki aile pratiğimizle, hocaların, kitaplarımın anlattıkları tutmuyordu birbirini.
adam haklıydı.
demek ki kürt'üz biz.
yani kürt'müşüz!
on altı yaşımın içindeyken, yer yer, zaman zaman duyup da pek kendim(iz)e yakıştıramadığım gerçek, o saat itibariyle bu, çayını kendi söyleyip arabasını kendi yıkayan, bıyıkları alt çenesine varan türk şoför tarafından yüzümün ortasına yapıştırılmıştı. türk olarak bindiğim arabadan kürt olarak inmiştim. allak bullaktım.
"demek böyle. demek biz türk değiliz, demek kürt'üz!" diye düşüne düşüne bir o yana bir bu yana yürüyüp durdum.
bu "keşif"le birlikte yaşamımda çok ciddi değişiklikler oldu. gün geldi yaşadıklarımı pişmiş tavuğun yaşamadığına inandım.
o, bir gün geldiği gibi, abisinin yeni tayin edildiği yere gitmek için yola koyulduğunda, ben de kürtlüğümün "tadını" çıkarmaya başladım.
* * *
aynı yıl "74 affı" diye bilinen affın çıkmasıyla birlikte, okulumuza aynen onun bıyıkları gibi bıyıkları olan epeyce bir öğretmen geldi. hiçbiri bizim eski öğretmenlere benzemiyordu. bizimle konuşuyorlar, top oynuyorlar, okul çıkışı birlikte yürüyorlar, kolumuza girip çalıştığımız yerlere geliyorlar, ailemizden insanlarla, oradakilerle tanışıp sohbet ediyorlar, gülüp şakalaşıyorlar ve sonrasında da sözü döndürüp dolaştırıp ülke sorunlarına getiriyorlardı.
herkesin önceleri tip, giyim kuşam ve davranışları itibariyle yadırgadığı bu insanlar, giderek sevilen, aranılan dostlar haline geldiler. esnafın bir kısmıyla, diğer bazı öğretmenler rahatsızdı bunlardan: "bunlar gomonist, çoluk çocuğun ahlakını bozacaklar" diyorlar, ama dedikleriyle de kalıyorlardı.
böylece "sosyal aktivite" dedikleri şeylerle uğraştırmaya başladılar bizi. biri tiyatro grubu kurdu, beni de aldı. öbürü okulun hiç kullanılmayan bodrum katını resim ve heykel atölyesine dönüştürdü. bedenci olan pestilimizi çıkarmaya başladı. hemen hepsi ders saatlerinin dışında da zaman ayırıyorlardı bizlere. velilerimizin zevkle izledikleri, gogol'un "müfettiş"ini oynadık. bir de içini demir tellerle güçlendirdiğim bir alçı heykelcik yaptım aşağıdaki resim- heykel atölyesinde. hepsi aynen onun gibiydiler, her fırsatta kitap okuyor, okumamızı, düşünmemizi sağlıyorlardı. not hiç sorun değildi onlar için. zayıflarımızla ilgileniyorlar, eksiklerimizi tamamlıyorlardı. sayelerinde daha iyi birer öğrenci olmanın yanı sıra nâzım hikmet, aziz nesin, yaşar kemal, orhan kemal, dostoyevski, tolstoy, gorki, çernişevski, dimitr dimov ve benzeri birçok yerli ve yabancı yazarı okuduk. ardından da marx'ı, lenin'i ve stalin'i!...
önce emekçiliğimizi ve kökenimizi sindirdik, yoksulluğumuzun kaynağını öğrendik. okuduk. okudukça da ne yapmamız gerektiğini anladık.
tam da o sıralarda van'da bir dernek kurulmuştu. oraya gidip gelmeye başladık.
çoğalıyorduk, çok hızlı çoğalıyorduk. çoğaldık, çoğaldık, çoğaldık
lise son sınıfın ikinci yarısında, kolumdaki yırtık sorun olmaktan çıkmıştı. artık utanmıyordum. artık o yırtığın ve yerine yenisinin alınamayışının sebeplerini bilen, gözü pek bir devrimciydim.
dernekte çok iyi abiler vardı, "arkadaş" diyorlardı bana, göğsüm kabarıyordu. hep "arkadaşları" kaldım onların. halen de öyleyim.
o günden bugüne yaklaşık otuz beş yıl geçti. nedendir "hiç kendime sormadım", ama halen ve her koşulda iri kareleri olan ve babamın aldığıyla aynı renkte bir elbise bulundururum gardırobumda. eskidikçe yeniler, kolunun yırtılmasından önce mutlaka değiştiririm.
,,,(şimdilik) orta doğuda enerji devlerinin maşası.
Hayret, ''biz(kürtler) .......'dan itibaren tarih sahnesindeyiz'' dedikleri andan itibaren hep başka güçlerin maşası olmuş, bölgesini bir arı kovanına çevirmiş insan topluluğudur.
kendisine yüce türk ırkı tarafından verilen en büyük hakkın farkında olması gereken halk. bu hak; bu vatana hizmet etmektir. bu vatanı dandanakan savaşı ve sonrasından gelen malazgirt savaşı sonucu kazananın, bu toprakları insanlık adına yaşanabilir bir yere getirlerin kim olduğu unutulmasın.
sadece çanakkale muhabbeti edebilen bu ilginç topluluk tek bir savaş ile mi bu topraklarda hak ilan edebileceğini sanıyor. çanakkale savaşının olduğu yıllar nüfusu kaçtı ki "2 millet sırt sırta savaştı" gibi namussuzca bir söz söylenebiliyor. şimdi burda kürtlerin çanakkale savaşında savaşması namussuzluk değil, "2 millet" kısmı namussuzluktur. millet kime denir neye denir birilerinin öğrenmesi gerekiyor.
kürt; bu topraklarda sofrasına düşen bir ekmek için bile türk ırkına teşekkür etmesi gerekirken, ayrılıkçı ve bölücü bir politika ile kendi mezarlarını kazdıklarını bilmeleri gerek. dünyada hiçbir ırk, barıştan, insanlıktan ve demokrasiden bahsedip, iğrenç amaçları uğruna kendilerine ters düşen bir ideoloji olan komünismin arkasına saklanıp böyle şeylerle pek uğraşmaz. ama kürt bunu başarır, onun için bu şereflidir. üstüne de "bizler kahraman kürtleriz" derler...
kürtlerin gün geçtikçe siyasi alanda kazandıklarını kabul etmekteyim. unutulmaması gereken çok ünlü bir söz vardır; koskocaman servet bile bir günde yok olur.
irani bir halktır , Kurmanci , Sorani ve Zazaki kollarına ayrılmaktadır . Türkiye'de 12 milyon ; Irak'da 6 milyon ; iran'da 5 milyon ve Suriye'de 2 milyon kadar Kürt nüfusu müteşekküldür .
kendilerini kürtlerin savunucuları olarak ilan etmiş namussuz kürtçülerin yeni bir iddiasını duydum bugün. hem de uludağ sözlükte olması durumu daha da anlaşılır yaptı. bu tek-kaşların dediklerine göre; türkler anadoluya kürtlerin sayesinde yerleşmiş, bu yapılan savaşlarda kürtlerin aktif rolü varmış...
bu namussuzluk, bu şerefsizlik ve bu tarihi götünden yorumlama fahişeliği nereye kadar devam edecek bu memlekette merak ediyorum. türkler bu topraklara yurt edinmek amaçlı olarak dandanakan savaşı ile adım attılar. dandanakan da kürtler sultan mesud'un yanında yer aldılar, yani gazneli kısmında. şimdi bana onlar da türktü diyen olacaktır. ben de bunu diyecek olan tek-kaşa "ulan sen anadoluya yerleşmekten bahsediyordun be keko" diyeceğim.
bu toprakları atalarının kanı ile kazanan sadece ve sadece türk ırkıdır. biz ki bu topraklara atalarının kanı ve hatıraları ile bağlı bir ırkın evladıyız. bu durumdan rahatsız olan tek-kaş sülalesinin evlatları götlerinden tarih bilgisi sıçmaya devam etsinler. başka çareleri yok...
bazıları o kadar ırkçı, kompleksli, ve türkleri aşağılamaya, tüm başarılı insanları kürt ilan etmeye heveslidir ki bu ırkın; zonguldak'lı mesut özil'i bile kürt ilan edebilirler. bunu yapmakla ne kazanacaklarını düşünmektedirler acaba? kendi kendini tatmin midir bu?
fake millet.
hayatları boyunca hiçbir şeye sap olamamış, hep hak dilenen millet.
hep ekmek yedikleri millete sorun doğurmuş millet, kendilerine ekmek veren millete karşı.
başkalarının maşası olmuş millet.
sorunları olan ırk. bir ırkın hepsi mi sorunlu olur demeyin, bakın oluyor işte. kendilerine verilen kucak dolusu hakka, kendi dillerinde şarkı söylemeyi bilmeyen bir adamı öldürdüklerinde buna ses çıkarılmamasına ve çaldıkları elektriğe-suya rağmen hala utanmadan 'hakkımızı isterük' diyebiliyorlar. topluca tedavi edilmeli bu ırk.