Sabah, perde aralığından odaya sızan solgun bir ışıkla başlar. istanbul henüz kendine gelmemiştir, sokaklarda geceyi taşıyan birkaç araba, kaldırım kenarında unutulmuş bir gazete, uzaklarda homurdanan vapurlar...
Mutfakta çay demlenir.
Buharı, camda silik bir şehir çizer.
Masaya ekmek bırakılır, kabuğu kızarmış, içi hâlâ sıcaktır. Domatesler kırmızı değil sanki, geceden kalmış küçük yaralar gibidir. Zeytinler tabağın içinde sessizce bekler. Peynir bıçağın altında bölünürken insan, hayatın da böyle küçük parçalara ayrıldığını düşünür.
Bir sigara yakılır. ilk duman tavana yükselir.
Dışarıda insanlar işe yetişmektedir, kravatlar bağlanır, otobüsler dolar, asansörler kapanır. Oysa kahvaltı masasında zaman hâlâ ağırdır...
işe 2 saatte ancak gidebildiğim için yarım yamalak yapabildiğimdir. Yeni iş yerinde ki bu yoğunluk sağolsun en az 5 kilo vericem. Kastan kaybetmesek bari.
kahve mideyi kaynatmasın öğünü. kahve altı. eskiler sabahları kahve içerlermiş, ancak salt kahve midelerini yakmasın diye öncesinde iki lokma bir şey yutarlarmış ki, zamanla bu iki lokmalık öğünün adı kahve altı(kahvaltı) olmuş.