bütün bir cemiyet adına yaşanmış bir hayatın, muhasebe ve murakebe hissini muhatabında uyandırması, şuuraltına zerkettiği zamanî şuur idrakı ile onunla zamanın nabız noktasında buluşması diye bir tevhid sırrı ve aksiyon davası. [...]
beni çözmek?..
o kadar kolay değil herhalde!.. yaşamak gerek!..
...bu hıyarların hiçbir zaman anlayamayacakları bir hisle, içinde bulunduğum düşkünlük şartlarında davamın ve mânâmın haysiyet ve vakarını korumaları için ruhaniyetlerine sığındığım büyüklerimden, Allah'ın izniyle himmet istiyorum... Benim gövdemde hiçbir mukavemet ve direnç göstermememe rağmen, karşımda eziklik tavrıyla öfkelenmeleri, ahmakça lâfları ve yerli yersiz dayakları, beni ruhen ve zihnen çökertememe ve dağıtamama acizliklerinin itirafi oluyor...
Muhataplarımın bende vehmettikleri büyüklük, sığındığım mihraktan beklediğim lütuf cevabıdır...
Nitekim, Davut'un o hâlim içinde dahi kendince bana yakıştırdığı beylik bir psikolojik klişe var:
- "Sen büyüklük kompleksi içindesin!"
"Aslında siz de ne kadar küçük olduğunuzu biliyorsunuz!" diyemiyorum...
Aslında bu adamların gerçekten anlayamadığım, daha doğrusu erkeklik gururuna yakıştıramadğım ve sonradan, iktidarsızlıktan kaynaklanan bir cinsi sapık türüyle müşterekliklerini yakaladığım bir yanı var: Devletin haklı veya haksız himayesini arkasına almış üç- beş adam, dışarıda hesabı malûm şekilde sorulur korkusuyla bilinmeyen bir mekânda bir adamın gözlerini bağlayarak, malum usullerle sorguluyorlar...
Pekâlâ!..
Ama bunu sanki şahsi gücüymüş gibi kendilerine yormaları, bu hallerini aksettiren o cakalı öfkeleri yok mu, en çok buna içerliyorum...
Fakat sonradan, bir hayvan karşısında insanın gururunu muhafaza kaygısı olamayacağı hakikatiyle hallerini kendimi rahatlatıcı malzeme olarak görüyorum... Onlar karşımda yiğitlene dursunlar!..
"Şef" yine yiğitleniyor ve üzerime saldırarak gırtlağıma sarılıyor... Aman bir öfkeli, bir hiddetli ki, sormayın!..
arkadan kolumu büküyor ve sırtıma, ciğerlerimi ağzıma getirdiğinden emin, iki yumruk vuruyor... Gayet tabiî, öne doğru savruluyorum... b
u tip hadiselerde, dayağın soruşturma gayesinden saptığını, hatta ipuçlarını kaybettiklerini ve işin dayak atma zevkinden ibaret kaldığını görüyorum...
Bunlar sapık ve korkularını sadizmle örtmeye çalışan, cesaret duygularını bu yoldan tatmin eden garip bir tür... "Şef"in öfkesi, "tamam şefim, vurma artık; konuşacak!" numarasıyla ya- tıştırıldıktan sonra, Kaleşnikof tüfeklerinin yerini söylememem(!) üzerine tekrar depreşiyor...
Belden üstüm çıplak; "Şef", önce su döküyor, ardından da yan tarafıma geçip sopa gibi salladığı kolunun ve elinin tersiyle göğsüme darbeler indiriyor...
düpedüz yumruk vurmamasını, gövdemde kırık çıkık ve izler olmasını istememelerine bağlıyorum...
Davut, "konuş Salih; bak zayıf bir bünyen var!" diyor... "Şefin sesi üç-beş metre öteden ve ihtimal, masanın arkasından geliyor...
Buraya teşrif ettiğimden beri köprü altı çocuklarının zevkiyle
konuşmalarına şahit olduğumu söylemeliyim... Davut, sık sık kullandığı "Devletin gücü her şeye yeter!.. Devletin eli uzundur!" klişesini tekrarlarken, "Şef" atılıyor:
"Pekâlâ, soyun şunu!"
Devletin elinin devletin gücünü göstermek üzere benim pantolona uzanması, tam bir kara mizah mevzuu...
O ânda "hayır!" diye bir tepkiyle, ne olursa olsun öfkesine kapılarak, gözlerime bağladıkları bantı sökmeye davranıyorum ve öldürmek pahasına dövüşmeyi düşünüyorum...
Bir ânda, "sakın sökme!", "yapma!" çığlıklarıyla toptan davranışa geçen bir panik sergiliyorlar...
Pislikleri nisbetinde Devleti temsil ettiğini sanan, zalimlikleri nisbetinde korkak böcekler...
Bu korkudur ki, devletin himayesini arkalarına alarak cinayetler işletiyor bunlara!..
hedef bilindikten ve belirlendikten sonra, insan oraya giden yolda adeta akan su gibi olmalı; her zerresiyle... işte tuttuğun mevziî terketmemek için alman ve çevreye sıçratman gereken pay!...
ne yap yap, korunacağın veya fedakârlık yapacağın şeylerin, hedef uğrunda olduğunu bil.
salih mirzabeyoğlu - işkence sf:76
tenimizi ezebilirsiniz... ama... Ruhumuzu asla... Onu ne işkence zapteder, ne kelepçe, ne pranga... Gülümser durur inancımız, hürriyet buudunda sonsuzca... Bizi edebilirsiniz, evimizden, tenimizden... Ama dinimizden?.. Çok şükür... Pişmanlık uğramadı semtimizden... Ya siz?.. Ezelî pis, hayvancıklar... Neye yaradı işkenceniz?..
dünyanız kara, ahiretiniz zift...Sizi bekliyor cehenneminiz!...
hücreye Beykoz'dan Dev-Sol sempatizanı bir genç getirdiler...
filistin askısı, tazyikli soğuk su, elektrik, cop faslı, tekme tokat gibi, oraya gelenlerin başına gelenlerden geçmiş bir genç...
büyük bir şok yaşıyordu...
tecavüz etmekle tehdit etmişler ve tehditlerini pekiştirmek için fiiliyata geçer gibi yapmışlardı...
aslında bu adamlar fırsat bulsalar aynı şeyi birbirlerine de yaparlardı... işi tehdit plânında bırakmaları, elbette ahlâkî telâkkilerinden değildi.
O genç, müthiş hayretler içinde kafasını iki yana sallayarak tekrarlıyordu:
- "inanamıyorum ağabey!..
bu insanlar karılarına-çocuklarına kanlı ekmeği nasıl yediriyorlar... Karıları-çocukları bu pislere nasıl sarılıyor?.."
Büyük muamma!.. Veya şu basit hikâye:
"Davul dengi dengine çalar!"
“eğer işkence gören varsa isbat etsin!”
isbatlılar bir yana, biz de şöyle diyelim onlara:
— “isbat edilemez işkence nasıl yapılırmış, gel ben sana göstereyim!”
burada bir namussuzluk çıkıyor ortaya: adam balkona oturduktan sonra, aşağıdaki insanları bir obje, bir eşya gibi görüyor…
onun için aşağıdaki insanların bir kedi-köpek ölüsünden farkı yok!.. adeta roma’daki gladyatörlerin arenadaki boğuşmalarını kuruldukları koltuklardan seyreden adamlar gibi!..
...beni o halde merdivenlerden indirip havasız bir yere götürdü.
bu arada allah'a, peygamberimize ve zevcelerine küfretti ve "haydi seni ölümden kurtarsınlar!" dedi.
ben de, "beni çoktan kurtarmışlar; bize intikal ettirdikleri vahdet inancı sayesinde sizin gibi olmaktan ve ruhen ölmekten kurtarmışlar ve bir allah'a kavuşmam kalmış!" dedim.
yarabbi, ne büyük işkence!..
bir an önce ne yapacaklarsa yapsınlar da, ruh aynama yansıyan ruhsuzluklarıyla yüreğimi çatlatan şu sersem sürüsünden azâde olsam!..
bana kendisini kurtarmak için arkadaşlarını satan ve iftira eden piç adam soyunun ayarında yaklaşmaları ne korkunç...
bu hıyarların hiçbir zaman anlayamayacakları bir hisle, içinde bulunduğum düşkünlük şartlarında davamın ve manâmın haysiyet ve vakarını korumaları için ruhaniyetlerine sığındığım büyüklerimden, allah'ın izniyle himmet istiyorum...
acı duygusuna karşı müthiş bir kanıksamışlık ve bunun neticesi
umursamazlık içindeyim...
dramatize etme hissinden alabildiğince uzak bir lisanla kuru kuru
rapor etmem gerekirse: odun-cop karşımı bir cisimle dövüldüm ardından haya sıkma faslı,
ihtimal sular kesik olduğu için tas tas dökülen soğuk suyla yıkandım, dört kere ceryan
verme...
böylece işkence seansı tamamlanmıştı!..
işkence, işkence...
dava adamını bilemekten başka ne işe yarar?.. intikam duygusunu
beslemekten?..
dava, ona katılanların kanları ve canlarıyla denendiği zaman, gerçek
hayatiyetini de gösterir!..
dava, dava adamından, her şart altında manâsını su yüzünde tutup
boğulmamasını ister...
işkence –hukuk ve hûk-
mütefekkir salih mirzabeyoğlu’nun 1991 yılında yayınlanan eseri. 1991 yılında ilk gözaltına alınışı ve tutuklanışı, şubede fetöcü polislerin işkencesine maruz kalması ve tüm bu süreci anlattığı eseri…
“tenimizi ezebilirsiniz… ama… ruhumuzu asla… onu ne işkence zapteder, ne kelepçe, ne pranga… gülümser durur inancımız hürriyet buudunda sonsuzca…
bizi edebilirsiniz evimizden, tenimizden… ama… dinimizden?..
çok şükür… pişmanlık uğramadı semtimizden…
ya siz?.. ezeli pis hayvancıklar… neye yaradı işkenceniz?..
dünyanız kara, ahiretiniz zift… sizi bekliyor cehenneminiz!..”
sadece ve sadece kamu görevlisi tarafından gerçekleştirebilecek bir özgü fiildir; kimi zaman sanığı sorgulama, kimi zamansa cezalandırma aracı olarak kullanılmıştır.
normalde bir kişinin bir kişiye bedensel acı verecek eylemlerde ve onur kırıcı muamelede bulunması; işkence değil ayrı bir suç tipi olan eziyete vücut verir.
dünya genelinde savaş hallerinde insanların esir kamplarına toplanması ve zulüm görmesi de, genel olarak işkence değil eziyet suçudur.
tck ise işkenceyi "insanlığa karşı" değil "kişiye karşı" suçlar arasında düzenlemiştir.