milliyet gazetesinde hakkında birkaç acı gerçeğe değinilen şehir.
içerisinde bulunan yaklaşık 1.6 milyon binanın "yarısının" kaçak ya da kısmen kaçak olduğu belirlenmiş. bu binaların yapımında kullanılan malzemenin kalitesi de bilinmemekte. yasadışı oldukları için depreme karşı güçlendirme izni alınamamakta.
en çok kaçak binaların olduğu yerler ise ümraniye, beyoğlu ve maltepe olarak sıralanmış.
"...Kurucusunun adını taşıyor; Bizans, Daha sonra, 330 yılında imparator Konstantinus, Roma imparatorluğu'nun başkentini buraya taşıyınca, "Secunda Roma" ya da "Nova Roma" adını alıyor. "ikinci Roma" ve "Yeni Roma" demektir. Fakat Kontstantinopolis adı daha çok tutuyor; ancak yine de "Roma imparatorluğu olarak adlandırılıyor ve halkına "Romani" ya da "Romaie" deniliyor. "Rum", Romani, Romalı, sözcüğünün Arapçasıdır; Türkçe'ye de yerleşiyor.
Haliç'ten Marmara'ya kadar yayılan bir üçgen üzerindedir. Büyük surlar içindedir. Halic'in Elence adı, Keros ya da Boynuz'dur ve "Alün" sözcüğü kentin zenginliği ve parlaklığı yüzünden sonradan ekleniyor. Kadıköy ve Moda'nın adı ise "Körler Kenti" oluyor; Halic'in güzelliği karşısında ancak körlerin buraya yerleşebileceğini anlatıyor.
Çok ismi var, en güzeli slav dillerindedir; "Cari Gerod" deniyor, kentler sultanı anlamına geliyor ve Varna'da bugün bile bu adla biliniyor. Parlak bir kenttir ve Elenler bazan "Parlak Kent" anlamında "Antusa" diyorlar. Eski tarihlerde bile adı "Şehir" olarak geçiyor; Araplar zaman zaman ayırdeden anlamında "Farik" de diyorlar.
istanbul adı Elence'den, is-Tin-Pelis, nitelemesinden çıkıyor; "şehre" veya "şehirden" anlamını veriyor. Orta Çağ boyunca en büyük cazibe merkezidir; pek çok fetih denemesine karşı koyabiliyor. Zaptedilemez olduğu düşünülüyor; zaptedildiği zaman dünyanın sonunun geldiğine inanılıyor. ikinci Mehmet'in zaptının, çağdaşları üzerinde "kıyamet" etkisi bıraktığı anlaşılıyor; bir zamanın sonu bir zamanın başlangıcıdır.
istanbul iki kez zaptediliyor; ilki, 1204 yılında ve Latinler tarafından ele geçiriliyor. Batılılar, Latinler, şehri görülmemiş bir yağmaya tabi tutuyorlar; yine de Fatih'in askerlerine çok büyük zenginlikler kalıyor.
Galata, başından beri istanbul'un dışındadır. istanbul bir Roma öykünmesidir ve daha sonra pek çok kent istanbul'a öykünüyor. Roma türünden yedi tepe üzerinde kuruluyor; ancak çok zaman yanlışlarla sanıldığı gibi bunlar arasında Çamlıca bulunmuyor. Bütün tepeler eski istanbul'dadır, eğer tepe sayılırsa, Topkapı sarayının bulunduğu yer ya da Bayezıt Meydanı istanbul'un iki tepesidir.
Hep yiyicidir. Hep kavga kaçkınıdır. Kavgalarının hepsi oyundur. Ölümleri bile oyun biliyorlar ve bugün Dolmabahçe'deki ölümcül oyunlar, Roma zamanında bugünkü Sultanahmet yakını olan Et Meydanı'ndaki ölümcül sporları hatırlatıyor. Tarihten beri istanbullu için ölüm hep yabancıdır ve hep başkalarının ölümüne ağlıyor veya oynuyor.
Onbeş-onaltı Haziran bir kenara bırakılacak olursa modern istanbul hiç bir devrimci gelişmenin tanığı olamıyor. Patrona Halil, Kabakçı ya da Otuz bir Mart ayaklanmaları istanbul'un tarihidir; kurtarıcıları ya Selanik'ten ya da Anadolu'dan geliyor.
Nasıl yaşadıklarını bilmek zordur ve sevişmeyi bile sonradan öğrendikleri kesindir. istanbullu için esas sevişme türü erkeğin erkekle ve kadının kadınla sevişmesidir; pek çok erkek tarafından yazılmış divan erkeklere olan aşk üzerinedir. Kadınların kadınlara aşkı da öyle gizlenecek bir durum değildir; bazı kadınlara aşık kadınların bunu anlaşılır hale getirmek için beyaz tülbentten boyun bağı takmaları ve tülbentin görünen bir yerine de "ah ah" diye yazmaları usûldendir.
istanbullunun karşı cinsi sevmesinde Kırım Savaşı önemli bir yer tutuyor; savaşta yaralı ingiliz subaylarına hastabakıcılık yapmak ve güzel vakit geçirmelerini sağlamak için ingiliz asil kızları, hemşireciliğin kurucusu Florance Nightingale de bunlar arasındadır, istanbul'a akın ediyorlar. istanbullu bunların aşklarını görüyor ve kadın ile erkek arasındaki aşkları taklit etmeye başlıyor. Kırım Savaşı'nın hemen arkasından daha önce kapitalize olan Mısır'ın prens ve prensesleri istanbul'a akın ediyor; istanbul'da sahilhane, yalı, satın alıyor ve Pera'da arabalarda mendil düşürmeyi ve göz süzmeyi yaygınlaştınyor. Boğazdaki bütün önemli yalıların Mısırlı Prenslere ait oluşu, bu dönemden kalmadır; "istanbulin" giymeye başlayan istanbul erkekleri, Mısırlı prens ve prensesler arasındaki aşklarda çıraklık ediyorlar.
Cihangir ilk modem müslüman mahallesidir ve istanbullu için eşi bulunmaz bir yeri simgeliyor. Hem Pera'nın içindedir ve hem de bir yolla ayrılıyor; hem içinde olmak ve hem de ayrılma, tstanbul aydınının kimliğidir ve bu zamandan geliyor. Cihangir'den Kabataş'a yürüyerek iniliyor; Kabataş, istanbul'un ilk aydınlarını, vapurla, Bab-ı Ali'ye ve istanbullu için çok önemli olan Üsküdar'a ve Boğaz'a bağlıyor. Nakliyat açısından da fevkalede elverişli bir konumu çiziyor.
Benim istanbul'da öğrenci olduğum yıllarda en pahalı kadın fahişelerin yeri olmaya başlamıştı. Şimdi erkek fahişelerle en modern aydınlara konut sağlıyor.
Cihangir'i Taksim'den büyük oteller ve binalar ayırıyor.
Mehmet, istanbul'u fethe karar verdiğinde buralar bağdır. Gemilerini stadyumun arkasından, belki de şimdiki Hilton Oteli ile Divan Oteli'nin arasından, bağların içinden geçiriyor ve Kasım Paşa deresinden Halic'e indiriyor..."
kız arkadaşınızla birlikte dolaşırken deliye döneceğiniz şehirdir. çiçek satan çingeneler, işportacı kürtler, ayakkabı boyacıları, mendil satanlar dadanır ve gününüzü zehrederler.
sırf içine eden insanlardan dolayı nefret edilecek halde olan şehir.Tüm güzelliğini hala bize göstermeye çalışıyor ama nereye kadar tabi...ben bile güzel bursamı bırakıp geldim diğerleri başka yerlerden gelir tabi...
sıcağının da, soğuğunun da, güne$inin de, yağmurunun da bir ba$ka yapıda olduğu; kendine, kaldırım ta$larına bile kurban olunabilecek bir bağlanma yaratabilen, sonsuz büyük $ehir. *
cihanın en nazlı kızı derler istanbul için, son olarak sultan mehmet e yar olmustur fakat fani dünya ona da bırakmamıstır bu sehri, dünya daki önemi öyle büyüktür ki fethiyle bir çağ kapanmıs yeni bir çag başlamıstır.
mavi gözlü çocuk diye bi lakabı vardır taşı topragı altındır sözünü istanbullullar pek kabul etmez ancak ayrılınca farkederler. Duman grubu bunu çok güzel özetlemiştir
BU ŞEHiR KANIMIZI EMER
BU ŞEHiR iÇiN ÖLMEYE DEGER...
sanırım istanbul'un büyülü ve mistik ruhunu, boğazın eşsiz görüntüsünü ve etkileyiciliğini en iyi betimleyen yazar ahmet hamdi tanpınar'dır.huzur romanıyla 1940ların istanbul'una mistik bir yolculuğa çıkar, ahmet hamdi tanpınar'ın kelimelere boyun eğdirmesine ve inanılmaz derecedeki duyarlığına şahid oluruz.
bu gurbet ak$amında sol frame'de ismini görüp beni çok derin dü$üncelere sevkeden $ehir. allah belasını versin gurbetin. evin, yerin, yurdun gibisi yok yemin ediyorum. *
önceleri nefret ettiğim daha sonra okumak için farklı bir şehre geldiğimde hayranlık duyduğum şehir. hatta olayı abarttım bi bilmiyorum ama istanbul un büyülü bir şehir olduğunu filan düşünüyorum çok güzel geliyor bana.
Mevsim rüzgarları ne zaman eserse
O zaman hatırlarım
Çocukluk rüyalarım, şeytan uçurtmalarım
Öper beni annem yanaklarımdan
Güzel bir rüyada
Sanki sevdiklerim hayattalarken hala
Akşama doğru azalırsa yağmur
Kız kulesi ve adalar
Ah burda olsan
Çok güzel hala istanbul’da sonbahar
Her zaman kolay değil sevmeden sevişmek
Tanımak bir vücudu
Yavaşça öğrenmek, alışmak ve kaybetmek
istanbul bugün yorgun, üzgün ve yaşlanmış
Biraz kilo almış
Ağlamış yine, rimelleri akıyor.
kartalda indiğinde o havayı almakla başlayan güzeelik denizi gördüğünde daha da bir artar zaten sevmişsindir hep orayı ama bilirsin ki sevgiliye de getirmiştir o şehir seni o yüzden daha da bir seversin.