Bazen öyle bir an geliyor ki kim bilir hayatın henüz çok başlarındayken dâhi sonundaymış hissine kapılıyor insan. işte o günlerden birinde belki bir gün sözcükler anlamını kaybediyor, saatler bir maratondaymışcasına hızlanıyor, insanlar önemsizleşiyor ve hevesler, uğraşlar köreliyor. Herhangi bir şeyin tek bir anlamı bile kalmıyor.
Bundan ötürü, tükenmek bir farkına varmadan hızlanmak olsa gerek.
Hızlandıkça yavaşlıyoruz, yavaşladıkça sürünüyoruz ve süründükçe hızlanmanın ne olduğunu unutuyoruz. Yorgunluğunu çekiyoruz. Sonra bir an geliyor ve sürüne sürüne çıktığımız o tepe, bizi tekrardan aynı konuma getiriyor. En baştan, çok yorulmuş bir şekilde lakin hiç yorulmamış gibi davranarak başlıyoruz.
Bir hız treninin işleyişi gibi aslında her şey; yalnızca sonuç, bitiş.
Burada her şey bitiş. Başlangıçlar, duraklar, yollar...
Ve işte bitişler beni yordu. Yorulmak bile yorar oldu ama yorulmaktan yorulmadım ya da öyle bir yoruldum ama düzelmeyeceğinden de eminim ki daha fazla uzatıp daha da yorulmak istemediğimden sustum.
Susmak hep böyle yakar yıkar mı insanı?
Sırtımı bir dağa yaslasam o dağ bile benimle beraber yıkılıp çökermiş gibi geliyor defter. Bir suya bıraksam kendimi, bir su birikintisine bıraksam... O bile bir girdap oluşturur içine çekermiş gibi.
Sonra bir çiçek bahçesinde uyumak istesem, farz edelim ki lavantalar olsa uzandığım yerde... Tam uzanacakken lavantalar bir güle, kaktüse dönüşürmüş gibi. Bir kuşun yuva yaptığı ağaç olsam ve kesilsem o kuşa daha çok üzüldüklerini gören o ağaç olurmuşum gibi. Oysa yerinden de huzurundan da mutluluğundan da edilen bendim. Burada bile izlemek bana düşerdi.
Neden hiç iyileşemeyecekmişim, bu yorgunluk bitmeyecekmiş gibi defter?
Artık yoruldum ve sadece uzun uzun hiç düşünmeden, düşünmeme sebep olacak şeyler olmadan uyumak istiyorum. Hız trenlerinde duraksamalar, yavaşlamalar ve hızlanmalar olur ama... ben o trenin hep hız anındayım sanki defter.