hayat mı? aynen böyle geçiyor: akıl sağlığımı yitirmeye başladım. ruhum yavaş yavaş buharlaşıyor. geri dönüşü kar mı olur dolu mu bilinmez ama yavaş yavaş uçuyor gibiyim. kaybolmak değil, olduğun yerde görünmez olmak sadece. şeffaflaşmak, saflaşmak, belki de insanın en özüne dönmek. o kadar sancılı bir doğum ki sanki doğacak şey bir çocuk değil de şeytan olacakmış gibi... nereye kadar sabredeceğim, nereye kadar akıl sağlımı koruyabileceğim bilmiyorum. beyazı göremiyorum, en açık renk bile gri...
Aşk gibi. Baktıkça güzelleşiyor. Güzelleştikçe daha çok seviyorsun. Nefes gibi. Almazsan olmuyor. Alsan bazen fuzuli. Sen varsan, ben varım. Neyleyim sensiz hayatı.
Mevsim geçer, gölge veren ağaçların dalları kurur, sabır taşar, canından saydığın yar bile bir gün el olur.. Aklın şaşar... Dostun düşmana dönüşür, düşman kalkar dost olur... Öyle garip bir dünya... Olmaz dediğin ne varsa hepsi olur... Düşmem dersin düşersin, şaşmam dersin şaşarsın... En garibi de budur ya! Öldüm der durur, yine de yaşarsın...
Yaşam bir çatışma ve mücadeledir ve sürekli olarak kendinizi kötü koşullarda, yıkıcı ilişkilerde, tehlikeli bağlantılarda bulursunuz. Önemli olan düştükten sonra yine ayağa kalkmak, ''Ben buradayım'' diyebilmektir. Yoksa ölürsünüz.
Yaradan tarafından, iliklerine kadar sansürlü olduğu, yaratılış payı bakımından binin biri olduğu, 'daha bu ne ki ölüm bir başlangıçtır' gibisinden bir çok uyarıda vurgulanmış, sistemli, yaşama elverişli, çoklu mekanlar ve manevi bilinçler bütünü.
ölene kadar süren bir savaş halidir. hayatın nereden sinsice vurabileceğini kestiremezsiniz, hep tedarikli olursunuz ancak hayat sizi yine de önünde çöktürmeye kararlıdır.
mavi kuş ile küçük kızın hikayesi gibi dönmüyor dünya ekseninde. her milimetre küpünde birbirbirinden farklı sıcaklık, aura var, ve saniyeden saniyeye değişmekte. yani hayatın bir fomülü yok. değişkenlik denen bir gerçek var. genel geçer kurallar işlemez hayatta. şu karizmatik aforizmalar sunan bilimum ilim, bilim ve yürek adamları varya;onların hepsi hayata hayıflı, mağlup olmuş insanlar ki laflarıyla hayattan öç almaya çalışıyorlar. otobiyografilerinin yanında hep somurtan suratları vardır.
birde resimlerde hep mutlu olan, enerjisini fotoğraftan etrafa yayan asgari ücretle geçinen ilkokul mezunu koy götüne rahvan gitsin mottosundaki sıradan bir insan vardır. acaba hangisi daha şanslı? ne kadar çok bilirsen o kadar bela başa deyip geçiştirirler bu mukayeseyi. hadi oradan. önemli olan cahil olmadığını ispatlamak değil mutlu olabilmektir.
biz hayatı filmlerden aldığımız parodilerle, toz pembe, mutlak muvaffakiyet çerçevesinde yorumlarsak üzüntülerimize karşı isyan etme hakkını kaybederiz.
aksiyon filmlerinde olur ya, kötü adamlar bir yere bomba yerleştirir, kahramanımız gelir ve doğru kabloyu keser. bomba düzeneğinin yanında da muhakkak ki bir kargaburnu bulunur ama.
halbuki hayat öyle değildir. her zaman elinin altında olan anahtarlığın, sabah geç kaldığın işe yetişmen gereken gün gözden kaybolur, bulamazsın ve daha çok zaman kaybedersin.
hayat yine öğretir, boşuna panikliyorsun, sakin olsan daha az yıpranacaksın diye.
dünya denen mecraya gönderilmeyi bizim adımıza kim karar verdi bilmiyoruz.belki de biz, kendimiz seçmişizdir kim bilir? zamana karşı bir bilgisayar oyunu oynuyoruzdur, konsoldan bizi yöneten başka bir bilincimiz vardır. ama ya oyunun içindeki bilincimiz... bir finale doğru koşuyoruz,ama bitiş çizgisini geçtikten sonra ne olacağına dair kimsenin net bir fikri yok. sadece tahminlerimiz var.din olgusunun dogmatik bilgilerinin bize öğrettiği. çoğumuz öldükten sonra ya cehennem denen ateş girdabına ya da ırmaklarından şarap akan bitmeyen mutluluğun var olduğu cennet ütopyasına gideceğimize inanıyor.
kendini garantiye alma içgüdüsüyle veya korkuyla oluşan bir biat... ancak yeryüzünde tek bir insan yoktur ki din diye inandığı olgunun kaidelerini kayıtsız ve içten yerine getirsin. hatta ve hatta çoğunun kılavuz olarak gönderilen kutsal kitaplarını bile okuduklarını sanmıyorum.
dünya milyonlarca yıldır var. ve biz onun içinde 70-80 yıl ortalama rol alabilen figüranlarız. bütün paradoks burada başlıyor. kimse figüran olmayı nefsine yediremez ve yediremiyor da, dolayısıyla mevcut sınavımızdan sonsuz bir mükafata ulaşılacağımıza inanıyoruz.
karşılık aramaktan bıkmıyor insan, fakat atladığı birşey var! dünyada herşeyin karşılığı vardır. insan kendi duygu dünyasını yaptığı iyilikler ve kötülüklerle yönetir. ve böylece ortaya çıkan bilançoyla acı ve haz duygularının yani mükafat ve cezalarının derecesini belirlerler. ne kadar emek harcanırsa o kadar muvaffak olunur.
varoluşla alakalı çozümü olmayan hiçbir kompleks yoktur. sadece insan beyni bu büyük problemleri çözerken mevcut parçaları birleştirebilmek için yeterli değildir. dolayısıyla insanı boşlukta bırakan ve metamorfoza sürükleyen bilincin ta kendisidir.
hayat dediğimiz bilincimizdir. yargıcımız da odur savcımız da zanlımız da. suçu da o işler cezayı da o verir. suç ve cezanın peşin sıra geleceğine dair bir kaide de yoktur. olayı karışıklaştıran da budur.
minibüste yer vermediğin çocuklu hamile bayana yaptığın nezaketsizliğin bedelini belkide bir ay sonra karşılaştığın sıradan bir haksızlıkta anlam veremediğin derecede hayıflanarak ve içine kapanarak ödersin. ama nedenini fark edemezsin sonra da hayat bana niye adil davranmıyor diye isyan edersin. aslında en adil olan şey hayatın ta kendisidir.
insanların çoğunun inandığı şeylere inanmak zorunda olsaydık, hepimiz justin bieber dinleyip evli olan komşumuzu nasıl yatağa atacağımızı düşünürdük. sonra da dua edip affolmayı beklerdik. çok saçma değil mi, cennet o kadar tenha kalmayı haketmiyor bence...
Bir gün bi açmışım gözümü her şey simülasyonmuş falan. Aslında çok üstün zekalı bir uzaylı ırkındanmışız. Simülasyonun amacı da eski çağlardaki insanların ruhsal sıkıntılarını anlayabilmekmiş.