Akşamı bekliyorum. Burası benim evim değil. Onun evi. Terliklerim var benim bu evde ama benim evim değil işte artık. Benim evim olmayışının üzüntüsüyle bekliyorum. Onu bekliyorum. Beni ilk gördüğü an çakan şimşekleri, düşen yıldırımları bekliyorum biraz da. Biliyorum öyle olduğunu çünkü. Benim içimde de öyle olmuştu. Bir asır sürdü sandığım yeşil gözlerini ilk gördüğüm an. Ben kahverengi gözlüyüm. Kahve çok yetim bir renk gözde ama kök saldı onlarda biliyorum. Bu ev benim evim değil. Bu evde annemle yemek yaptık, buzdolabında teyzemin hazırladığı kışlıklar var. Benim evim değil.
Mutfakta ve çok eğreti oturuyorum. Tedirginseniz mutfaktasınızdır. Orada çiğ bir kahve (kahve) ile bir sigara, bir sigara daha. Bir tane daha. Beklemek bunca uzamamalı ama uzuyor gidiyor. Fizik bununla ilgili müthiş teoriler geliştirmiş. Zaman ben onu gözledikçe artıyor. Uzuyor.
Kapı açılıyor. Evde iki kişiyiz aslında. ikinci kişinin ne kadar zalim olduğunu birkaç saat sonra öğreneceğim. ikinci kişinin anneme hediye ettiği, kendi yöresine ait oyalarla işlenmiş havluyu hala atmamışız. Atalım, diyemiyorum anneme. ikinci kişi evde bir duvar gibi. Sesi yok ama var. Kapı açılıyor.
Birkaç şişe birbirine vuruyor. Alkolün verdiği yetkiye dayanmadan konuşamayacağız belli. Evde üç kişiyiz ama kimse yokmuş gibi konuşacağız. Aslında kelimelerle anlaşmaktan çoktan vazgeçmişim. Masaya kadehleri koyarken bile susmuyor gözlerim. Soruyor da soruyor. Ağzımı susturmaktaki, ağzımı istenilen biri gibi kullanmaktaki yeteneğim çöp, konu gözlerime gelince. Gözlerim bulanmıyor bile. Soruyor.
Gözlerimin bile, benimki gibi susmayan gözlerin bile uykusu gelir. Odaya çekiliyoruz. Burası benim odam değil. Burası benim aldığım onlarca kitap, bu kitaplara yazılı onlarca şiir, aralarına bırakılmış onlarca mektup ile dolu ama benim odam değil işte. Bu odanın dolaplarında benim kıyafetlerim var. Pantolonlarım, gömleklerim, ayakkabılarım hatta annemin battaniyesi var ama işte. Demiştim, benim odam değil.
Gözlerim çok kahverengi, bunu sessiz sanırsınız ama benim gözlerim çok konuşur. Sesimi duymasanız bile bakınca gözlerime başınız ağrır. Başını çatlattığımı biliyorum sadece bakarak. Yine de benim başımın o duvarlara çarpa çarpa kırılması kadar değildir. Yarışırım ama kaybederim. Gözlerim de kahverengidir mesela ama maviye boyalı bir duvarda yavaşça kuruyan kanım kadar kahverengi değildir. Kan, mavi duvarda kuruyunca gözlerim rengi oluyormuş. Ne tuhaf.
Eh, bunca gözden konuşunca, onun yeşile inat gözlerinden bahsetmemek olmaz. Öylesine yeşildir ki gözleri, kafam ve vücudum yani biz bir bütün olarak mavi duvardan kahverengi dolaba, kırmızı halıdan beyaz pencerelere uçup dururken bile parlaklığıyla kendini gösterir. Boğazımıza yapışmış ellerin ağırlığı o yeşilin ışığını hafifletmez.
Evde kahverengi ile yeşilin ışığı kendini kırmızıya boyamışken bile biz evde nedense iki kişiyizdir. Üçüncü kişi gereksiz bir duvar gibi, orada öyle yıkılıp yerin dibine giresi bir duvar gibi.
Sabah ezanlarını çocukluğundan beri dinlemeyi seven ben, saatler geçtiğini ancak ezan okunurken anlayan ben. Kahverengi ile mor'un birbirine hiç yakışmadığını o zaman anlayan.
Yeşil gözler de kırmızının sularına girmiş. Kahverengi gözlerime kırmızı da öyle uymuyor ama duramıyorum. Kıpkırmızı akıyor gözlerim. Ben kırmızıyı hiç sevmem.
O 'kokusu orman adını unutmam' bey gözlerime buzlu bir şeyler koyuyor. Teyzemin beraber yiyelim diye hazırladığı bir poşet bezelye. Gözlerim çok ama çok kırmızı, mor ve siyah. Bir de yeşil.
Benim olmayan evden çıkıyor ve sokakta muhtemelen evine giden müezzin ile karşılaşıyorum. Bir taksi çağırıyorum. Hemen geliyor. Karakola sürüyor. 19 yaşımdan o ana kadar geçen tüm zamanımdan şikayetçi. Ben değilim. Bu kendimi aşan bir delilik. Boğazımda halkalanan siyahlarla da beraber bir renk cümbüşü içinde hastaneye gidiyoruz. Çünkü gitmezsek öleceğim. Çok kırmızıyım, çok siyah ve mor'um. Gözlerimin sürekli konuştuğundan bahsetmiştim. Çıkmayan sesim yerine gözlerim konuşuyor doktorlarla. Tek başımayım. Ölüyorsam da ölüyorum, kimseyi bununla meşgul edemem.
Akşam, birileri geliyor. Sevdiğim birileri, bunu anlıyorum ama ifade edemiyorum. "Ne saçma söz, neden 'yeter ki olumsuz olmasın aşk' diye söz yazılır ki?" Aklım benimle pek de sevmediğim oyunlar oynuyor. Dokuz küpe ile süslediğim kulaklarım bile oyun peşinde. Duymuyorum yani. Kırmızı gözlerim, kararan boğazımdan fırsat bulamamışım. Duymuyorum. Müzik ile nefes alan ben, duyamıyorum.
Aylar geçiyor. Bahar ile. Yaz ile. Güz ile. Kış ile. Bahar geliyor. O kadar yeşil ki. Bu kez evde iki kişiyiz eminim. Yıkılası bir duvar yok. Bilgisayar açık. Bir şarkı çalıyor. Dalgalar var, bir dolu birçok. Ben çok sessiz ağlarım. Gözlerim susmuyor.
uzun süre içinde kısılı kalmak olsa da hep özgürlüğü simgeler..
okyanusa çıplak girmek gibi bir dürtüdür gemiyle uzaklaşmak bulunulan diyardan..
uğradığı limanlara değil denize ait olan..
Hayatımı adamak zorunda kaldığım deniz taşıtıdır. 14 yaşındaydım bir okul hatta bir meslek seçmek zorundaydım ve seçtim denizci oldum. iyi ki olmuşum diye bir kere bile düşünmedim sevmedim sevemedim bu mesleği.
çatlamış bir alın kemiği
gibi duruyor limanda gri gemi,
yağmur, hüviyetini kaybetmiş potansiyel suçlu
rüzgarın kimsesi yok tabiattan başka
zanlıyım, kendimce haklıyım, bu kış ellerime
eksi sonsuz uçlu
upuzun kapalı müzelerin
hep bir çığlıkla hareketlenecek heykellerinin
mermer bronz karışımı
soğuk beyaz karışımı
aldatıcı, gözbebeksiz bakışları bulaştı, evet, harika,
sis çoktan ulaştı denizin sinirlerini bozan
geç dalgasının korku tabirlerine,
baudelaire aldım yanıma okurum diye
felsefe ağaç olsaydı hangi meyveyi verirdi ve
onu anlarım belki, onunla avunurum, hevesiyle;
şimdilik
gecenin esrara
sevgilinin ihanete aç teşekkül mertebesinde
belki gemide, belki sessizliğin güvertesinde
bir takım adamlar gülüşüyor
bir takım adamlar yalan yanlış örgütleniyor
halka ait bir manayı hayasızca aralarında bölüşüyor
hayır, yere düşmüş yalnız bir biletin önünde;
aslında tedirgin ve sıkılganlar
aslında cahil ve saldırganlar
herkes kadar bir gemiye binip gitmekle
şiddetin kendisiyle uzlaşmakla
uzaklaşmakla
uzaklaşmanın hayat paydasıyla çatışmaktalar
evet,
çocukken aynı sınavda çözemedikleri tek soruyla
o tek sorunun cevabıyla boğuşmaktaklar: onca
ağırlığına rağmen neden batmaz bir gemi
her gemi batmak için son bir yolcu mu bekler
son yolcunun darmadağın beyni, kalbi mi
indirecektir şalteri; gemi
öyle mi çekilecektir içeri, hayır, örneğin, gerisin geri,
toprağın da olsa kaldırma kuvveti
öyle kolay gömülemezdi hiçbir ölü, hiçbir hüzün neferi;
toprak
iterdi, tutardı, çırpınırdı
istemezdi gövdesine bir şeyin ansızın girmesini;
gemi
çatlamış bir alın kemiği
gibi duruyor limanda gri;
toprak da duruyor
zaman da, adamlar da. önemli bir aşk şahaseri
edasıyla çözülüyorum iskeletimden
etlerimle uçuşuyoruz yapışmak üzere
bir başka iskeletten ufka açılan
yeni
varoluştan oluşmuş hallerden hallere seviyeli;
belki de çok oldu gemi limandan ayrılalı ve gideli;
başlamış bir yolculuğun arkasından karada yazılan seyir defteri
tarih mi demeli buna, günce mi daha doğru, bellek mi,
hoş, ben ellerimi hep yıpranmış çımalara benzetirim
parmaklarım salkım salkım çımadan sarkar sarkar sarkar
kaç gemiyi bağlamak için limana fırlatılmış ellerim
çımacılar mı hain, eldivenler mi kaygan, deneyler mi uğultulu,
ufukta kaybolmaya yüz tutmuş bu büyük yüzen sedyeye
kimi zaman mabet de demeli, nazar da demeli, büyü de demeli
çatlamış bir alın kemiği
gibi kafatasında beyne doğru ilerliyor gemi;
ya çok bildik aynı bir sima var dümende, kazan dairesinde, radarda
ya da
kıyıdayız, hayallar kurarken ölüme dair, erdeme dair; anlıyoruz:
terk edildik,
diğerlerini kurtarırken telaşla o,
tufanda biz geride bırakılanlar, anlıyoruz,