kafalardaki soru işaretlerini silmek adına, illa ki cansızlık kullanılarak Evrim betimlenecekse nasıl doğru bir betimlemenin yapılacağını gösterelim:
ilk olarak aynı türden farklı bireylerin olduğu bir alan seçilmeli, hatta aynı "aileden" demek biyolojik anlamda daha doğru olur: Otomotiv sektörü "ailemiz" olsun. Ayrı ayrı, Ford, Renault, Opel, Toyota ve diğerleri de "cinslerimiz" olsun. Her bir cinsin de, türleri olsun. Örneğin: Toyota Avensis, Ford Fiesta, Opel Vectra gibi. Bu türlerin de, farklı senelerdeki kasalarına, motorlarına, yapılarına, vb. özelliklerine göre alt türlerinin (mühendislik diliyle "tiplerinin") olduğunu biliriz.
ilk otomobil, 1800'lerin sonunda üretildi. Daha sonra pek çok marka (cins), model (tür) ve tip (alt tür) üretildi. Ancak günümüzde, sokaklarda hiç 1800 model bir araç görmüyoruz, neden? Çünkü araçlar da, "Doğal Seçilim"e benzetebileceğimiz bir şekilde elenirler. Teknoloji (üretebilme gücü) ve değişen insan istekleri (doğadaki rastlantısal değişimlerle benzeşebilir), her zaman daha iyi eklentilere doğru ilerlemiştir. Aynı aile (otomotiv) içerisinde bulunan farklı cinslerin (Ford, Renault, vs.) içindeki farklı türler dahi (Vectra, Astra, Corsa, vb.) "evrimleşirler" ve başarısız olanlar elenirler.
Bildik bir araç türü olduğundan bunu Honda Accord'da inceleyebiliriz. ilk modeliyle, 2010 modellerine baktığımız zaman, arada dağlar kadar fark görüyoruz. Ve tercihler de, her zaman modern ve yeni olandan yana, yani tıpkı Doğal Seçilim gibi, insan istekleri de iyi olanı seçip, kötü olanı eliyor. Günümüzde yollarda hemen hiç Ford T-Type (ilk üretilen araçlardan biri) görmeme sebebimiz, tam olarak budur. Ve toptan, genel (overall) baktığımızda, "otomotiv sektörünün", biyolojik bir cins gibi evrimleştiğini görürürüz. Görüntüsü değişir, özellikleri değişir. Ancak bir jet uçağıyla hemen hemen aynı hızda giden Bugatti Veyron, otomobil ilk bulunduğunda birdenbire yapılamamıştır! Zaman içerisinde, ufak değişimlerin birikmesi ve araçların gelişmesi, evrimleşmesi sonucu ortaya çıkmıştır. Neden? Çünkü doğa, en azından pek çok zaman, basitten komplekse ilerler (enerji dengesi açısından da bu gereklidir).
fikir = ortaya atılan düşüncedir. eğer "oha mantıklı lan" diye karşılanırsa 2. aşamaya geçer;
hipotez = üzerinde çalışmalar yapılan ve duruma olası açıklamadır
teori = eğer içindeki son 1-2 pürüz daha atılırsa yasa olacak olan şey demektir. ona yalan demek pek akıl karı sayılmaz.
kanun = (bkz: yer çekimi) vs gibi artık doğruluğu su götürmez olan ve yıllarca çalışmalar sonucu varılmış noktadır. onu reddetmek "yerçekimi yoktur", "2+2=4 değildir" demek gibidir...
bu yazılanları inanan inanmayan bütün bilim adamları kabul ederek işe başlar. yani kanun olmaya 1 adımı kalmış teoriyi körü körüne reddeden herkes gerizekalıdır. inanan gerizekalı değildir inanmayan da değildir. kesin kanıt olsa zaten neden "iNANMAK" densin ki? ama evet evrim teorisini reddetmek varolan en büyük gerizekalılıklara yakın birşeydir ama aklı fikri yerinde olan hiç bir inanan insan da çıkıp demez mi YA EVRiM TEORiSiNi DE TANRI YARATTIYSA?... iŞTE BUNA saygı gösterilir, işte o adam dinlenir ve fikrine saygı duyulur. bağnaz dinciler veya atarlı ergenlerle tartışan hiçbir yere va-ra-maz...
1) Başlangıcın nasıl gerçekleştiği Evrim Kuramı'nı ilgilendirmez. Abiyogenez Kuramı'nın ya da Yaratılış düşüncesinin doğru/yanlış çıkması Evrim'i etkilemez. Evrim bir doğa gerçeğidir ve Yer Çekimi kadar somuttur.
2) Bir kuramın içeriğinin insanlar tarafından anlaşılamaması, o kuramın eksik ya da hatalı olduğunu değil, anlamaya çalışan kişinin bilgisizliğini gösterir. Hiçbir bilimsel altyapı olmadan Big Bang Kuramı'nı, Evrim Kuramı'nı ve hatta Yaratılış iddiasını bile anlamak mümkün değildir. Eğer her köşe yazarı, kafasına estiğinde bilime, bilimsizlikle kafa tutarsa, ülkemizin daha çok çekeceği var demektir.
--spoiler--
Bildiğiniz gibi Charles Robert Darwin, kuramını daha tam olarak tamamlamamışken, kendisinden binlerce kilometre uzakta, Borneo'da 3 yıldır ormanlarda araştırma yapan Alfred Russell Wallace'tan kendi kuramını 20 sayfada özetleyen bir makale alır ve şaşkına döner. Yıllar süren emeğinin bir kopyası, genç bir bilim insanı tarafından kısacık özetlenmiş ve Darwin'e "bilirkişi olarak okuması ama yayınlamaması" için gönderilmiştir. Bu bilgilerin yayınlanması, Darwin'in emeklerini çöpe atacak ve değersiz kılacaktır.
Arkadaşları Darwin'i cesaretlendirir, çünkü kendisinin Wallace'tan çok daha fazla örneği ve açıklaması vardır. Wallace'ınki kısa bir özet gibidir. Hatta arkadaşları, Wallace'ın mektubu binlerce kilometre uzaktan geldiği için kaybolmuş gibi davranabileceklerini ve Darwin'in 220 sayfalık mini kitabını makale olarak yayınlayabileceklerini söylerler.
Darwin'in, Lyell'a gönderdiği mektupta aynen şu sözler geçer:
"Ben veya herhangi birinin böylesine değersiz bir ruha sahipmiş gibi davranabileceğini düşünmektense, bütün kitabımı yakarım daha iyi. Makalesinin basılmasını istemediğini söyledi bana; ama ben bastıracağım. Tabii önce herhangi bir dergiye gönderilmesini kabul edip etmeyeceğini kendisine soracağım." (Orjinal Mektup: http://www.darwinproject.ac.uk/entry-2294 )
--spoiler--
demek ki neymiş? darwin öyle yok ideolojik bir savaş olsun diye, yok materyalizmin, yok komünizmin temeli olsun diye, yok bilmem ne için evrim teorisini ortaya atan birisi değilmiş. o sırada bu teoriyi ortaya çıkarmak üzere olan başkası da varmış. eninde sonunda bu gerçeği araştıran onlarca bilim insanı arasından birisi bu kuramı gün yüzüne çıkaracakmış...
bilimdek uzak şekilde işkembeden sallamamak gerekiyormuş.
Embriyoloji, kelime anlamıyla canlıların yavrularını yumurta evresinden doğum evresine kadar inceleyen bilim dalıdır. Kısaca, embriyolarla ilgilenen bilimdir.
Çok hücrelilerde çiftleşmeden sonra embriyonun geçirdiği evrensel temel birkaç basamak vardır. Bunlar kısaca:
Bölünüm (Cleavage): Döllenme gerçekleştikten sonra meydana gelen, fazla hücresel büyüme olmamasına rağmen seri bölünme dönemi. Morulla: 5 bölünme sonucu meydana gelen 32 hücreli haldeki embriyo dönemi. Blastula: Hücresel farklılaşmanın başladığı ve hücrelerin birbiri üzerine çökerek vücut boşluğunu oluşturmaya başladıkları dönem. Gastrula: Blastula'nın son evresinde üç temel katmanın (endoderm, mezoderm ve ektoderm) oluşmaya başladığı evre. Organogenez: Üç tabakanın oluşmasından sonra buradaki hücrelerin farklılaşıp gruplanarak organları oluşturduğu evre.
Bu evreler genel olarak tüm eşeyli üreyen ökaryotik çokhücrelilerde görülen embriyolojik basamaklardır. Ayrıca daha spesifik düzeylere inildiğinde, başka evrelere de rastlanabilir. Örneğin omurgalılarda organogenezin ilk basamağında nörula denen bir evreye girilir ve sinir kordonu üretilir.
Embriyolojinin kökenleri günümüzden 2000 sene önceye, Aristo'ya kadar gider. Aristo, çiftleşmeden sonra ana karnında, gelecekte oluşacak canlının bir minyatürünün (buna homunculus denmiştir) bulunduğunu ve bunun büyüyerek canlıyı oluşturduğunu ileri sürmüştür. Epigenez denen bu iddia, mikroskobun keşfedilmesi ve embriyonun asla son haline benzer bir şekilde var olmadığı, zaman içerisinde değişerek son haline ulaştığının keşfedilmesiyle birlikte çökmüştür.
1859 yılında Evrim Kuramı'nın düzenli bir şekilde sunulup bilim dünyasına girmesi, 17. yüzyılda mikroskobun keşfedilmesi, 19. yüzyılda mikroskobun ana karnındaki ve yumurta içerisindeki canlılara çevrilmesi ve 1950'lerde DNA'nın yapısının keşfiyle Biyoloji'de "Gelişim Biyolojisi" ve "Moleküler Biyoloji" dallarının ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Sonrasında ise Evrim'in bu alanlardaki yoğun açıklayıcı gücünden ötürü "Evrimsel Gelişim Biyolojisi" (Evolutionary Developmental Biology - Evo-Devo) isimli yeni bir alan ortaya çıkmıştır. Günümüzde bu alan, oldukça yaygın bir şekilde araştırılmaktadır ve Biyoloji'nin en popüler dallarından biridir.
Bir canlının embriyolojik dönemde geçirdiği değişimlerin tamamına ontogeni denmektedir. Bu değişimler, canlının evrimsel geçmişinde atalarından edindiği genetik bilgilerin, canlı oluşumu sırasında sırayla okunması sonucunda üretilen farklı enzimler ve proteinlerin etkisinden kaynaklanmaktadır. Yani döllenme gerçekleştikten sonra, hücreler en yukarıda verdiğimiz bağlantıdaki yazımızda anlattığımız gibi farklılaşmaya başlar. Bu farklılaşma, hücre içeriğini de etkiler. Hücrenin içerisindeki biyokimyanın değişimi, DNA'nın farklı kısımlarının okunabilmesini sağlar. Bu sebeple bütün organlar ve yapılar yerli yerinde ve düzgün bir şekilde oluşabilir. Ancak kimi zaman bu okunmada hatalar oluşabilmekte ya da mutasyonlar gibi dış faktörlerin etkisinde canlı DNA'sında değişimler olabilmektedir. Bu durumda anormal doğumlar ve bazı hastalıklar ortaya çıkmaktadır. Öte yandan çoğu zamansa bu değişimler bir soruna değil, nötral bir değişime sebep olur, yani canlıyı etkilemez ve sıradan bir varyasyonun ortaya çıkmasına sebep olur. Ancak değişen doğa koşulları, bu varyasyon içerisinden zoraki seçimlerin yapılmasına sebep olur ve Evrim bu şekilde ilerler.
1790'lı yıllarda embriyo ile ilgilenen bazı bilim insanları, özellikle de 1824 ile 26 yılları arasında araştırmalarının doruğunda olan Fransız fizisyen ve embriyolog Étienne Serres, çevre koşullarının canlı özellikleri üzerinde etkisi olduğunu ve bu etkiden dolayı canlıların farklılaşabileceğini ileri sürmüştür. Yani kendisinden çok sonra düşüncelerini ilan edecek olan Lamarck'tan önce, Lamarck'ın hipotezlerini embriyolojik döneme çekerek izah etmeye çalışmıştır.
Daha sonraları 1834-1919 yılları arasında yaşayan büyük bilim insanı Ernst Haeckel, bu kuramdan yola çıkarak embriyoları incelemeye başlamış ve farklı canlıların embriyoları arasındaki benzerlik ve farklılıkları ele almaya başlamıştır. Haeckel, Lamarck'ın görüşlerini kabul etmiş; ancak Darwin gibi tüm türlerin tek bir atadan farklılaşma sonucunda ortaya çıktığını fark etmiştir. Embriyoları izlediğinde, çok ilginç bazı gerçeklerle karşılaşmıştır:
Birbirinden neredeyse tamamen alakasız türlerin embriyoları, embriyolojik dönemde geriye gittikçebirbirlerine tamamen benzer hale gelmektedir. Yani zigot sırasında -doğal olarak- farklı türler arasında herhangi bir ayrım yapılamaz. Herhangi bir genetik veri olmadan, elimizdeki iki zigotun hangi iki canlıya ait olduğunu söylemek imkansızdır. Zigotun gelişmesiyle birlikte canlılarda farklılaşmalar başlar, ancak bu farklılaşmalar da hızlı ve ani değildir. ilk birkaç hafta, tüm canlıların embriyoları halen birbiriyle benzerdir. Sonradan, zamanın ilerlemesi ile farklılaşmalar meydana gelir ve canlıları ayırt etmek kolaylaşır. Sonunda ise, doğumdan ya da yumurtadan çıkmadan kısa süre önce farklı canlı embriyoları kolayca ayırt edilebilirdir.
Bazı canlıların embriyolarında, kendileriyle alakasız gibi gözüken canlıların embriyolarında meydana gelen değişimler gözlenir, ancak bu değişimler daha sonradan kaybolur ve doğum sonrasına yansımaz.
işte Haeckel bu gözlemlerini "Rekapütilasyon Kuramı" adı altında topladı ve günümüzde bu teori, şu cümleyle özetlenmektedir: Ontogeni, filogeniyi takip eder. Bunun anlamı şudur: Canlı, embriyolojik oluşum sırasında, evrimsel geçmişindeki değişimleri takip eder ve tekrarlar. Bununla ilgili örneklere az sonra geleceğiz.
Bu kuram, Evrim Kuramı'nın aksine, henüz tüm bilim dünyasınca kabul edilmiş bir kuram değildir. Çünkü halen pek çok bilim insanı, kuramın içerisindeki bilgilerin doğruluğundan şüphe etmeseler de (çünkü Haeckel'ın gözlemleri yüzlerce farklı kişi tarafından yapılıp onaylanmıştır), bu bilgilerin Haeckel'ın işaret ettiği yeri gösterdiğinden emin değillerdir. Bilim insanlarının özverili çabaları sonucunda Haeckel'ın pek çok hatası düzeltilip geliştirilmiş ve modernize edilmiştir. Bu düzeltme ve geliştirme süreç, halen devam etmektedir; ancak şu da bir gerçektir ki embriyolar, farklı dönemlerden geçerek son hale ulaşmaktadır ve bu süreç içerisinde genetik sebeplerle ataların özelliklerinin belirip yok olması son derece muhtemeldir. Açıklayalım:
Evrimsel Biyoloji'de varyasyonların (her ne sebeple var olmuş olurlarsa olsunlar) popülasyon içerisindeki sabitlenme sebepleri evrimsel başarı sonucu genetik frekansların sabitlenmesidir. Yani, başarılı olan bireyler daha fazla üreyerek kendilerindeki genetik bilgilerin nesiller sonunda popülasyon içerisinde artıp sonunda baskın bir şekilde sabitlenmesini sağlayabilirler. işte bu sırada olan "bikimli seçilim" sonucunda Evrim meydana gelir.
Bir özellik, bir diğerine; bir yapı, bir diğerine dönüşürken, bu değişim kademeli olmaktadır ve birbirini takip eden iki nesil arasındaki fark neredeyse ayırt edilmeyecek kadar az olmaktadır. Ancak birikimi, uzun zaman diliminde ele aldığımızda, yani arasında pek çok nesil bulunan iki nesli ele alıp incelediğimizde görmek çok daha kolaydır. işte bu yüzden fosiller inanılmaz yumuşak bir geçiş göstermezler, çünkü fosiller rastlantısal olarak, canlının öldüğü yer ve koşullara göre oluşmaktadır ve çoğunluklar Evrimsel sürecin içerisinden bizlere kesintili ama isabetli bilgiler vermektedir.
Şimdi, bir özelliğin bir diğerine dönüşümünde genetiğin etkisini inceleyecek olursak: Özelliğin değişimi, biyokimyasal pek çok değişimi gerektirir. Genellikle Evrim, genetik kökenlerden kaynaklanıp, fenotipik etkiler yaratıp, bu etkilerin seçilimi sonucunda yine genetik farklılık sonuçlarına sebep olmasıyla gerçekleşmektedir; yani döngüsel bir değişim vardır ve bu yüzden canlılar olduğu sürece asla sona ermeyecektir. işte bu süreçte, bir özelliğin değişimi, genetik bir farklılığın da birikimi anlamına gelmektedir; çünkü o genetik bilginin, çevre koşulları dahilinde belli bir yönde birikimi, canlının özelliklerini belirlemekte ve değiştirmektedir.
Şimdi, embriyolojinin Evrim Kuramı'na katkı sağlayan bulgularından ilkiyle, yukarıdaki anlatılanları örnekleyelim:
insan, daha doğrusu insanın ataları, aşağıdaki yazımızda açıkladığımız zaman ve yöntemlerle kuyruğunu kaybetmiş bir maymun türüdür:
Ancak insan embriyosunun 4. haftasında (embriyogenezin 14-22. evreleri arasında), kuyruk oluşmaya başlar, sonrasında ise kısalarak yok olur. Kuyruğu, embriyonun 31-35. gününde net bir şekilde görmek mümkündür. Bunun nasıl olduğunu izah edelim:
Kuyruğu oluşturan genler, DNA'nın belli bir bölgesinde bulunmaktadır. Bu kuyruğun kaybolması, kademeli olarak olmuştur ve sonunda, adım adım kuyruğumuzu şekillendiren genlerin baskılanması ile sona ermiştir. Bu baskılanmayı sağlayan biyokimyasal faktörler de, DNA'nın farklı bölgelerinden okunan genlerle sentezlenmektedir. Kuyruğa sahip olanların dezavantajlı konuma geçmesi sonucunda, kuyruk oluşumunu baskılayabilecek ya da uzunluğunu kısaltabilecek biyokimyasal faktörlere sahip olan bireyler seçilip sayıca çoğalmaya başlamışlardır. Bu sebeple, zaman içerisinde DNA'sında meydana gelen çeşitli varyasyonlardan ötürü kuyruğun her seferinde bir miktar daha kısa olmasını sağlayacak genetik materyala sahip olan bireyler hayatta kalıp üreyebilmiştir. Sonunda ise, kuyruk tamamen ortadan kalkmıştır.
Çoğunlukla eğer evrim sonucunda bir organ ortadan kaldırılacaksa, bu apoptosis denen bir "programlı hücre ölümü" mekanizmasıyla gerçekleşir. Temel olarak arkasındaki mantık, zamanı geldiğinde (bu zaman saat/ay cinsinden değil, DNA'daki bilgilerin diziliminde sıranın gelmesiyle ilgilidir) salgılanan kimyasallarla organın yapısını bozarak hücrelerinin dağılmasını ve yok olmasını sağlamaktır. işte günümüzde kuyruğumuz, embriyolojik dönemde oluşup, apoptosis ile yok edilmektedir. Bunun sebebi şudur: Kuyruğu oluşturacak genlerin bir kısmı halen aktiftir ve DNA'da bunlar okunduğu sırada, mecburen salgılanan enzimler sayesinde özelleşen hücreler kuyruğu oluşturmaya başlarlar. Ancak sonrasında, DNA'nın evrimsel süreçte sonradan kazanılan kısmında ya da diziliminde bulunan kimyasal enzimlerin salgılanması sebebiyle kuyruğu üreten hücreler ölmeye başlarlar. Böylece kuyruk, ortadan kaybolmuş olur. Ancak her insan türünde, henüz bu evrim tam olarak sona ermediği, yani kuyruk tam olarak yok edilmediği için kuyruksokumu kemiği (coccyx) denen kemikler halen şekil ve sayıca kuyruğun oluşumunu işaret etmektedir.
Hatta kimi zaman DNA'da meydana gelen mutasyonlar sonucu apoptosisi sağlayacak olan enzimler üretilemez ve gelişmemiş de olsa kuyruklu doğumlar meydana gelebilir. Aşağıda, bununla ilgili bir fotoğraf görmek mümkündür.
Serebrum, pek çok canlının beyninde belirli büyüklüklerde bulunan ve temel olarak hareketi, duyusal işlemleri, koku almayı, dil ve iletişimi, öğrenme ve hafızayı kontrol eden çok önemli bir bölümdür. Tahmin edilebileceği üzere, insan türünde bu bölge en fazla gelişmiş şekilde bulunmaktadır. Ayrıca bu beş temel görevini üstlenen özel bölgeleri vardır ve bu bölgeler farklı hayvanlarda farklı miktarlarda gelişmiştir. Örneğin köpekbalıklarında koku almayla ilgili kısım daha büyükken, insanda dil ve iletişim ile ilgili kısımları daha gelişmiştir.
insanın evrim sürecinde serebrum, zekanın gelişimi ile paralel olarak evrimleşmiş ve gelişmiştir. Bu sebeple, filogenetik olarak kendisinden önceki hiçbir türde bu kadar büyük bir serebrum yapısına rastlanmaz. Haeckel'ın kuramını doğrular bir şekilde beynin bu kısmı, beynin geri kalan tüm kısımlarından sonra oluşmaktadır. Yani öncelikle eski atalarımıza ait beyin yapıları oluşturulmakta, sonrasında ise serebrum üretilmektedir. Bu da embriyonun üretim sırasında kademeli ve filogeniyi takip eder bir yol izlediğini düşündürmektedir (çünkü DNA bunu dikte eder).
Balinalar, bildiğimiz gibi karasal memelilerden evrimleşmiş denizel memelilerdir. Dolayısıyla karasal hayvanların özelliklerinin en azından bir kısmını taşımalarını beklememiz normaldir. Balinalar, bilim insanlarının bu düşüncelerini yanlışlamayacak şekilde, bacak kalıntılarına sahiplerdir, ancak kullanılmadığı için Evrim ekonomisi dahilinde küçülmüşler ve minik, işe yaramaz birer kemik haline gelmişlerdir. MTA'nın Tabiat Tarihi Müzesi'ndeki dev balinada bu kemikler kolayca görülebilir:
Balina embriyosu incelendiğinde, yine Haeckel'ın düşüncelerinde pek de yanılmadığı görülür. Balina embriyolarında bacak öncelikle oluşur, sonrasında ise kısalarak yok olur; ancak kemikleri oluşturacak hücreler yok edilemediğinden (henüz) bacak kalıntıları öylece kalır:
Benzer bir durum, yunuslar ve yılanlar için de geçerlidir. Örneğin aşağıdaki fotoğrafta bir yılan embriyosu ve bacak gelişimi görülmektedir. Ancak yılanlardaki bacak kaybı çok daha eskilere dayandığından, çok daha kısa sürede bacak gelişemeden yok edilmektedir:
Balıkların hava kesesi, evrimsel süreçte sonradan evrimleşmiş bir özelliktir. Hava kesesi, temel olarak balığın su içerisindeki yüksekliğini ayarlamasını sağlayan kesedir. Hava kesesinin sindirim yolundaki bir kısmın keseleşmesi ve sonunda tamamen ayrı bir organ olarak görev yapması ile evrimleştiği bilinmektedir. Bu evrim sırasında, kese tamamen ayrılana kadar keseyi sindirim kanalına bağlayan kanal yavaş yavaş kısalarak yok olmuştur.
Gerçekten de modern balıkların hemen hemen tamamında, embriyolojik gelişim sırasında hava kesesini sindirim yoluna bağlayan bir kanal oluşur ve sonrasında apoptosis ile ortadan kaldırılır.
Karada yaşayan bütün türler, denizel çok hücreli ve balıklarla ortak atamız olan türlerin torunlarıdır. Dolayısıyla onlardan pek çok geni halen taşırız, pek çok inaktif durumda olsa da. Bunlardan biri, parmaklarımız, daha doğrusu uzuvlarımız arasındaki dokunun kaybolmamasıdır. Balıkların embriyolojik döneminde yüzgeçlerdeki kemik ya da kıkırdak dokusunun arasını dolduracak dokunun üretimine dair genetik bilgi bulunmaktadır. Bu, insanlarda da (pek çok diğer canlıyla birlikte) embriyolojik dönemde parmaklar arasında perdenin oluşmasına sebep olmaktadır. Ancak sonradan edindiğimiz genler sayesinde bu yapılar yok edilebilmektedir.
Her insan embriyonunun 6-7. haftalarında parmaklar arasında perdeler bulunur, sonrasında ise apoptosis ile yok edilir:
Bu, oldukça uzun tartışmalara sebep olmuş, önemli bir konudur. Bilim düşmanlarının tartışması bu olayın "gerçekliği" ile ilgiliyken, bilim insanları bunun gerçekliğini tartışmayı bırakalı on yıllar olmuştur. Embriyolojik dönemde insan embriyosunda (yine pek çok diğer omurgalı embriyosunda olduğu gibi) boyun bölgesinde balıkların solungaç yarıklarıyla özdeş yarıklar açılmaktadır. Aşağıdaki fotoğrafta embriyonun aydınlık olarak gösterilen kısmındaki yarıklar net olarak görülebilmektedir:
Bilim insanlarının tartıştığı ise şudur: Bir kısım bilim insanı, "Ontogeni filogeniyi takip eder." cümlesinin doğru olabilmesi için ontogenik yapıların gerçek işlevlerinin olması gerektiğini savunmaktadırlar. Bir kısım diğer bilim insanı ise bunun bir gereklilik olmadığını ileri sürerler. Biz, ikinci gruptan yanayız. Elbette ki, Evrimsel süreçte yitirilmiş bir organın işlevinin aranması beklenmez. Yani elbette ki, insandaki yarıklar "solunum" işlevi görmemiştir ve görmeyecektir. Ancak bu, üretilme "sebeplerinin" solunum olmadığı anlamına gelmez. Balıkların genlerinin bir kısmında, bu yapıların "üretimi" ile ilgili bilgiler yer alır. Diğer bir kısmında ise yapı oluşturulduktan sonra diğer organlar ve dokularla nasıl ilişkiler kuracağına dair bilgiler bulunur ve organ buna göre işlevini sürdürür, enzimlerini üretir ve gerekli biyokimyasal tepkimeleri sürdürür. insanda (ya da bir diğer hayvanda) bunun yapılması beklenemez, çünkü filogenetik olarak bu yapılar milyonlarca yıl önce yitirilmiştir.
Bu sebeple, bu yarıklar belki talihsiz bir şekilde "solungaç yarıkları" olarak anılsa da (ki "solungaç" yarıkları değillerdir), gerçekten de balıklardaki gibi bir "yarık" olarak yola çıktığı, ancak daha sonradan farklılaşarak başka organların görevlerini üstlendiği görülmektedir.
Belki de embriyolojik bulguların en güzeli, kuşlardan edinilmektedir. Bilindiği gibi kuşlar, dinozorlardan evrimleşen bir sınıftır. Dolayısıyla eskiden parmakları olan yerde, şimdi kanatlar çıkmaktadır. Peki embriyolojik dönemde, kuşlara ait parmaklar görmek mümkün müdür?
Kuşlarda, embriyo gelişiminde ilk dönemlerde parmak oluşumu gözlenir, daha sonra kısa bir süre içerisinde bu parmaklar kısmen kaybolur, geri kalan kısa parçalarsa kaynaşarak carpometacampus denen bileşik kemik yapısını oluştururlar. Daha sonra ise bu yapı kanatlara doğru gelişir:
Örnekleri bu şekilde arttırmak mümkündür, ancak temel olarak verilmek istenen fikrin verildiğini düşünüyoruz.
Evrim Kuramı, bir "kuram" olmasından dolayı bilimsel değer açısından en yüksek noktadadır ve yüzlerce farklı bilim dalı tarafındandesteklenmekte ve kullanılmaktadır. Evrim, bir doğa gerçeğidir ve bir bilimsel gerçektir. Bunun aksini iddia etmek, elimizden bıraktığımız cisimlerin Dünya üzerinde yere değil, göğe doğru gittiğini iddia etmek kadar saçmadır.
Parmak izleri, embriyonun gelişiminin ilk 3 ayında, parmakların oluşumuyla birlikte meydana gelir. Çok çeşitli parmak izlerine rastlanabilmektedir. Bilim insanları ve Adli Tıp uzmanları bunları 7 ana başlıkta toplar: Arch (Yay), Tentarch, Loop (Döngü), Double Loop (Çift Döngü), Pocked Loop, Whorl ve Mixed (Karışık).
Bütün insanların parmak izleri birbirinden farklıdır; çünkü parmak izlerinin genel hatları genetik olarak belirlenmekle birlikte, ayrıntıları tamamen rastlantısaldır ve çok fazla değişkene bağlı olarak meydana gelmektedir. Parmak izlerinin oluşumunda kan basıncından, beslenme tipi ve miktarından ve yavrunun ana karnındaki duruş açısından tutun da, parmakların gelişimini etkileyen genlerin ifadesi, rahmin sıcaklık ve ıslaklık durumu gibi onlarca, yüzlerce farklı etmen etkilidir. Bu da, doku oluşumunun rastlantısal olarak meydana gelmesine sebep olur. Pek çok çizgi ve döngüden oluşan parmak izlerimizin birbirinden farklı olmasının sebebi, bu kadar çok çizgi ve döngünün tamamen aynı şekilde olacak biçimde denk gelmesinin olanaksızlığıdır. Ancak yeterli araştırma ve deneme-yanılma yapılırsa, sonunda birbirine çok fazla benzeyen ancak farklı kişilere ait parmak izleri bulunabilecektir.
Parmak izlerinin düşük miktarda genetik tabanlı olduğunu, tek yumurta ikizlerinin parmak izlerinin birbirinden farklı olmasından anlayabiliriz. Genetik özellikler, parmak izinin sadece bir takım niteliğini etkiler. Ancak genel oluşum, tamamen çevresel faktörler etkisindedir. Bu rastlantısal oluşum da, Makina Mühendisliği'nde ve bazı doğa bilimlerinde "yüzey bükülmesi" (surface buckling) olarak bilinen bir fenomenle açıklanabilmektedir. Bu konuyla ilgili önemli bilim dergilerinde yayınlanmış bazı makalelere aşağıdaki bağlantılardan ulaşılabilir:
Parmak izlerinin Evrimsel Biyoloji açısından anlamı ise temel olarak sürtünme kuvvetlerinin arttırılmasıdır. Bilindiği üzere, sürtünme kuvveti yüzeyler arası bir "düzensizlik katsayısı" veya "sürtünme katsayısı" ile doğru orantılıdır. Bir yüzeyin mikro ve nano boyuttaki düzeni, düzensizleştikçe ve iniş-çıkışlar arttıkça sürtünme katsayısı artar ve dolayısıyla sürtünme katsayısı da artar. El kullanımı önem arz eden hayvanlarda bu "parmak izi" olarak anılan; halbuki sadece bir "pürüzlülük" olarak görebileceğimiz yapılar evrimleşmiştir.
Parmak izlerine, özellikle tırmanıcı ve ellerini yoğun olarak kullanan bazı diğer hayvanlarda da rastlanır. Goril ve şempanze başta olmak üzere pek çok primatta, Avusturalya'da yaşayan koalalarda Kuzey Amerika'daki bazı susal memelilerde bu yapılara rastlanır. Yapılan bir araştırma göstermiştir ki, elektron mikroskobu kullanılsa bile bir koala ile bir insanın parmak izleri birbirinden ayırt edilememektedir veya çok zorlanılmaktadır.
Diğer canlıların parmak izleri de birbirinden farklıdır; aynı sebeplerden ötürü.
Uzun lafın kısası, parmak izlerinin oluşumu, doku gelişimi sırasındaki rastlantısallığa bağlı olarak bu şekilde çeşitlidir. Bu tip konuların incelenmesinde "neden-sonuç yanılgısı"na düşmemek gerekir. Yani "Parmak izleri bizleri birbirimizdenayırmak için var olan/edilmiş yapılardır." olarak değil; "Bilim insanları parmak izlerimizin farklı olabileceğini keşfettikten sonra bizleri ayırmak için parmak izlerimizi kullanmışlardır." şeklinde doğru bir mantık kurmak gerekmektedir. Bu konu, bilimin her köşesinde önem arz etmektedir.
anti-evrimci olarak, kabul etmek gerekir ki kendine has argümanları olan teoridir.
maymunla insanın fiziksel olarak benzemesi gibi.
ancak iş derine, iyice derine indikçe; uzun uzun düşündükçe... ı ı, yok.
öncelikle bugünkü dünyada, doğaya bakınca gözlemlemeniz gerekir; tür tür ara tipler olması gerekir; var mı ? yok.
ayrıca binlerce yıllık insan ırklarına baktığımız zaman, değişmediklerini görüyoruz (güney afrika'daki boerslar gibi).
fosillerde öyle diyor.
"evrimin kayıp halkasını bulduk" diyor abiler; bakıyorsunuz fos çıkıyor. öteki taraftan coelacanthın 300 milyon yıllık fosilleri var ve bugünkü coelacanthlarla aynı; diğer tip yaratıklar içinde öyle.
benim fikrim, senin fikrin olmaz bu konuda; bir doğru vardır.
buda evrimin olmadığıdır.