deneme

    60.
  1. bir deneme denemesi yapmadan önce sık sorulan bir soruya yanıt vermeliyim.
    bana milyonlarca insan (tamam abarttım.) neden bu kadar az yazıyorsun diye soruyor. şu yanıtım yeterli olur umarım:

    ben marangoz çırağıyım. ağaç ürünlerini işleyip masa, sandalye ya da yatak (çift kişilik yatak yaparken bir hüzün kaplar içimi.) gibi eşyalara dönüştürdükten sonra elimde kalan küçük parçalarla sevimli şeyler yapmaya çalışırım. bunları da çocuklara dağıtırım. bu bana inanılmaz keyif yaşatır. fakat biliyorsunuz ki dolar yükseldi ve bizim işler yavaşladı. bu yüzden çocuklara eskisi kadar fazla oyuncak yapamıyorum.

    benim yazım sürecim de böyle. hikayeleri oluşturduktan sonra kalan parçalarla sizler için sevimli şeyler yazmaya çalışıyorum ve bunları sözlükte paylaşıyorum. yani bütünü değil, parçaları sunuyorum sizlere. bu durumda sizler, oyuncak dağıttığım o minicik çocuklar oluyorsunuz. sanırım doların yükselmesi yazılarımı da olumsuz etkilemiş ki sizlere bolca oyuncak veremiyorum.

    biliyorum, içinizden "bu kılıksız herif yine saçmalıyor." diyorsunuz ama yapabileceğim bir şey yok.

    şimdi sizlere bir parça daha hediye etmek istiyorum. hazırım, başlıyorum:

    -içsel yolculuk-

    kendimi tanımayı, incelemeyi, kendi içimde derinleşmeyi her zaman sevmişimdir. ruhumu kazıdıkça içimde hali hazırda bulunan ben'lerin yüzeye çıktığını görmek heyecan veriyor bana. bu heyecanı sık sık yaşayayım diye dünya işlerini her fırsatta toplayıp gözlerimden uzak bir köşeye istifler, içimde uzun yolculuklara çıkarım. yolculuk sırasında birçok duyguyu aynı anda yaşadığımı görebiliyorum: dünyanın bütün çingene'leriyle şarap eşliğinde dans edip eğlenirken yine onlarla birlikte sebebini bilmediğim bir hüznün gövdesine doğru ilerliyorum. bazen de dünyanın herhangi bir yerinde yaşayan herhangi bir bireyin yerine geçtiğimi hissediyorum: wall street'te takım elbiseli bir ceo, burkina faso'nun kırık dökük sokaklarında akordeon çalan bir çocuk, kolombiya'da uyuşturucu ticaretine dahil edilen hamile bir kuryenin midesindeki kokain poşetinin patlaması sonucu doğmadan uçuşa geçme keyfini yaşayarak kafası bir dünya olan ve dünyaya gelmeden dünyayı siktir etme onuruna erişebilen esmer bir bebek...

    bir dakika, çişim geldi.
    .
    ..
    ...
    ..
    .

    geldim.

    işte, ruhum bu şekilde farklı tatlar sunuyor bana. gün içinde bile bu derece değişken olan ruhum, yıllar sonra nasıl bir yapıya bürünecek? bana öyle geliyor ki içimdeki ben'ler fazlalaştıkça bütün parçalarımdan bir bir ayrılıp sürekli kendimden uzaklaşacağım.

    pek iyi olmadı bu deneme en iyisi gelin ortaçgil dinleyelim.

    https://youtu.be/6lO7wSZ_WL4
    11 ...
  2. 48.
  3. herhangi bir şeyi bir referansa göre ölçme, değerlendirme durumudur..

    buyrun, konu budur.
    2 ...
  4. 25.
  5. gelcem dedim, inanmadı..

    (...)



    hayatta unutulamayacak anlar vardır ya, aklına mıh gibi kazınır; istesen de unutamazsın..

    başını vursan da duvarlara, taşlara; unutulmaz işte.. her sabah baş ucunda durur hayali, bazen gece eşlik eder o anın yansıması..

    hayatını kökünden değiştirir ya bazı şeyler, bazı kişiler..

    o da öyle bir anmış, ben bilememişim..



    zaten bir şeyi de yaşanırken anlayalım! kışın kıymetini yazın biliriz, yazı bir tek kışın özleriz.. yok, azizim, biz insan oğlu adam olmayız!

    nankörüz bir kere, eline bir şey geçti mi; illa ki har vurup harman savuracak.. hayatı harcayacak ve de ıskalayacak..

    yaşadığımız anı bilmiyoruz; bil - mi - yo - ruz!

    el alem bile "anı yaşa" diye felsefe yaparken biz haaaala "kervan yolda düzülür" diyoruz.. biz türküz ya! eller giderken ay'a biz illa yaya gideceğiz ya!



    (...)



    neyse, konuyu dağıttık..

    "o" andı işte, gelcem demiştim; üstüne basa basa.. bekle dedim, etme eyleme..

    yok!

    inanmamış bana..

    döndüğümde yüzüme şaşkın gözlerle baktı..

    "geldin?" dedi, cevabını bildiğin şeyi sorma lan diyecektim; tuttum kendimi..

    "yoksa?" dedim, maalesef dercesine eğdi gözlerini..



    (...)



    ulan nasıl yapar bunu bana haaaala anlamıyorum!

    nasıl satar o son kalan at yarışı bültenini başkasına!
    3 ...
  6. 51.
  7. 58.
  8. Ankara’da eski kaliteli çizgisini mumla aratan köklü bir lise.
    2 ...
  9. 37.
  10. ikinci kelimesinin sınav olduğunda tiksindiren kelimedir.
    2 ...
  11. 49.
  12. 67.
  13. Hayat akan bir su misali ben de bir damlası . insan hayatı boyunca sırtında bir çok yük taşıyor yük bir zaman sonra iniyor inmesine ama yorgunluğu bir müddet daha insanın sırtında kalıyor. Bir zamanlar bir aşkın ilk bakışı kadar pürüzsüz tenimi seyrettiğim aynalar sanki düşman olmuş bana ya o saçlarımdaki aklar yaşadığım acıların, yorgunluğun vücudumda haykırışlarının son eseri gibiydi. Eğer bir gün tanrı katında buluşursa ruhumuz, ruhlarımız Tanrı'ya soracağım sadece neden diye ve o da cevap verecek ben diye sadece güleceğim. Pişman mısın beni yarattığına şimdiden öyleymişsin gibi sanki yaşamanın ne olduğunu anlamaya çalışacağım tenimdeki yanık izleri sadece acı ve kederin sembolü değildi bir bakıma ben yaşıyorum hissediyorum demekti .Üsküdar'da bir camii avlusunda oturdum mendil satan amca bugün orada yokmuş yaşıyor mu diye düşündüm hep oralardaymış çünkü kimsenin umrunda değildi belki de kimsenin aklına gelmeyecekti yalnız hissettirdi şu küçücük dünyada bile bir karış yer kaplayamayan insanın neydi bu egosu bir rüya gördüm bir odada kanlar içinde olan duvarlar, garip fısıltılar camda bir silüet kimdi ki o biraz daha yakından bakmak için ilerledim gözlerimin içine bakıyordu artık daha net görüyordum benim benim şeytanımdı o sık uğramazdı ama bir şekilde beni bulurdu ruhumun derinliklerinde gezerdi her bakışı kanıma işlerdi öyle bakardı ki sanki seni o kadar iyi tanıyorum ki kimse seni bu kadar iyi anlamayacak der gibiydi Ben ondan kaçmak istediğimi düşünürdüm ama tekrar tekrar ona gelirdim sonra beni onu bulmak için çıktığım uçurumdan aşağıya isterdi şeytanım. Ben ondan kaçmak istediğimi düşünürdüm ama tekrar tekrar ona gelirdim sonra beni onu bulmak için çıktığım uçurumdan aşağıya iterdi şeytanım Ve ben her seferinde daha da derine inerdim ve tekrar kulağıma fısıldardı daha ne kadar derine inebileceğini merak ediyorum. Dedikleri ruhumu sarhoş ediyordu sonsuz çukuru Adem'e verdiği elma gibiydi benim sonsuz cennetime gidecek bir yol. Her seferinde daha büyük ısırıklar aldığım elmam hoş bir tadı da yoktu sahi hoş olan sonunda şeytanımın bana vaat ettiği cennettimdi elimde sadece elmamın çekirdekleri kaldığında şeytanım kaybolurdu beni bıraktığını o zaman anlardım ben de onu bırakmayı denerdim şeytanımı unutmaya çalışırdım unuttuğumu sandığım anda tekrar gelirdi şeytanım bir eli arkasında saklı bana gülümsüyor beni çağırıyordu şeytanım getirdim işte cennettini der gibi bakıyordu bu sefer bana ve bu tekrar tekrar devam ederdi ben şeytanımı beklerdim o gelirdi sonra tekrar giderdi ama yinede gelirdi geleceğini bildiğim tek şeydi ve insan geleceğini bildiği şeylerin gitmesinden korkmazdı şeytanım hep yanımda olacaktı. Uyumayı pek sevmem sadece gözümü kapattığımda hissettiğim karanlığı severdim uyandığımda gün bitmiş olacaktı ve oyuna tekrar başlayacaktım uyanık kalmak bitmemiş ama hala aynı yerdeymişim gibi hissettirirdi. Cenneti bana sorsalar şeytanımın yalanlarının vücut bulmuş hali derdim tanrım çünkü sana ulaşmamın tek yolu şeytanımdı benim şeytanım benim seni bulmam için ilk önce şeytanımı bulmam gerekirdi şeytanım olmasaydı bir amacım olmazdı. Eğer bir gün şeytan senin savaşını vermeyi bırakırsa o zaman işte o zaman hepimiz sadece kendimize tapardık.  Günahların en güzeliyken,
    cennette görmek hayalden ibaret.
    Hayatında bir süredir yokum,
    çoğu şeyin üzerinden geçti uzunca süre.
    Üzülme diye,
    güzün bir gününde,
    güzelliğin önünde,
    güldürmek istedim seni. Şeytanıma birkaç dize.
    1 ...
  14. 6.
  15. yazarın fikrini kanıtlamaya calısmadan yazdığı yazı.bir yazınsal tür..
    1 ...
  16. 27.
  17. "ah olivır.." diye hıçkırdı nancy; "..alışmak zordur, bilirim londra'ya.."

    olivır şöyle bir iç çektikten sonra konuştu; "yok be nenci mevzu o değil de.. montu yetimhanede unutmuşum biliyon mu, e malum buralar da hep yağmurlu.. her yağmurda tanya'nın pembe montuyla dışarı çıkmak koyuyor bana.."

    (...)



    olivır sigaradan derin bir nefes çekip yere attı..

    "hay ben sizin lan!" diye söverek baktı londra caddelerine.. "bir izmaritinizi de iki çekişlik bırakıp atın yere!"

    ve başka izmaritler bulmak için gözünü yere dikip gezerken birden irkildi; sokağın öbür ucunda bir gürültü kopmuştu..

    chelsea otobüsüne eşlik etmeye çalışan taraftarlarla polis birbirine giriyordu.. olivır koşa koşa gitti kavga alanına.. tazyikli su yüzünden ayaklarının önüne yığılan bir taraftara tekme atan olivır, adamın cüzdanını almayı akıl etti.. bir diğer taraftarın polisi yumrukladığını gören olivır koşa koşa gidip polisin arkasına çömeldi; adamın polisi itmesiyle polisin düşmesi bir oldu..

    olivır buna gülerken birden suratında patlayan suyla yere yığıldı.. panzerden ona da su sıkmışlardı!

    hayatını düşündü olivır, geçirdiği günler geliyordu gözlerinin önüne.. neden sonra, kendine geldi..

    "höyt!" diye bağırdı; bu arkadaşı gibbs'ti, cüzdanı ondan almaya çalışıyordu. "insan yemek yediği tasa sıçar mı hayvan!" diye bağıran olivır yerden kalkıp koşa koşa uzaklaştı..

    (...)



    gözyaşlarını mavi kazağının koluna sildi, daha önce burnunu silerken kolunda kalıp kuruyan sümükler gözüne girdi; daha bir ağladı..

    "su iç!" dedi gibbs..

    olivır bakmadan aldı uzatılan bardağı ama içi boştu.. kafasını kaldırdığında gibbs 'nah' işareti yapıp hain hain güldü..

    bir an tepkisiz kalsa da olivır da kendini tutamadı gülmeye başladı..

    gülüştüler..

    londra'da bir gün daha bitiyordu..
    1 ...
© 2026 uludağ sözlük