her semtinde ayrı anılarım olduğu şehir. evim gibi hissetiğim nadide yerlerden biridir bursa.
daha bursayı sevmeyen görmedim. yurt dışında yurt içinde ayrıdır bursanın yeri.herkes gelmek görmek ister.
bir mudanyası, eşkeli, trilyesi, kesteli özlenmiştir bunca zamanda.
şimdi gidince teyzoşumun yemekleri, kuzenlerin sevinci bir başka olacak tam bayram havası. o teyzeni aradın dayını
aradın beni aramadın bak bak sitemlerine hazırlıklı gidiyorum. bol bol gülücük ve öpücük getiriyorum herkese.
çünkü ben hepinizi çok seviyorum canım ailem.
düşünüyorum da biz değişik bir milletiz ayrılırken ağlarız kavuşunca yine ağlarız. bu çok ayrı bir
samimiyet. yurt dışında kimse öyle kolay kolay ağlamaz.
belki de candan sevmek dedikleri bu olsa gerek.
yurdumuz bir cennet insanıyla, adetleriyle, havasıyla suyuyla. kıymetini bilmek lazım.
Ve artık her şeyin boşluğunda salınırken,her şeyden tanım çıkarmaya ve anlam bulmaya zorlanırken yabancılar kolonisidir her bildik yüz... Bir amaçsızlık yatağına varmaktadır her eylemimle içimde yükselen nehir... Şimdi; Her yaşadığım bir fotoğraftır... incelen ve giderek soluklaşan her bakışta, kalbimde bir telaş hazırlanır yeni bir yaşama............
Yaşama ve aşka dair gizlerim ayaklandığında bir özlem parçalar sızlayan yüreğimin kapakçıklarını.. Nabız zorlar, çözerim gözlerimi,
kendimle oynadığınım oyunu bitiririm.. Gelmeye çalışırım gittiğim yerlerden zordur kendime dönüş, artık bilirim..
Şimdi, gecenin bir vakti, erken ve hesapsız devinimlerimde inceldiği yerlerden kopmasına izin verdiğim bir şeyleri bağlamaya çalışıyorum...
Onarılması zor yanlarımı anestezik yazılarla uyuşturuyorum...
Herkese bir şeylerin açıklamasını yapmaya çalışan ben, herkesin sorunlarının cevap anahtarlarını çoğaltmaya uğraşan ben, anahtarını kaybetmiş bir çilingir gibi dışarıdayım şimdi... Üşüyorum, sabah güneşinin aydınlığı ortaya çıkarıyor karanlığımı ve ben karanlıkta görebiliyorum ama üşütüyor beni görebildiğim her şey...
Üflediğim zaman geçmişin tozlarını, geleceğin pasları ortaya çıkıyor sanki...
Hiç tanımadığım insanlar hakkında bildiklerimi, kendime ait bilgisizliğe dönüştüren ne???
O bir türlü dindiremediğim en derinlere inebilme isteği mi???
Yoksa başkalarının yaşamlarını, aşklarını, acılarını paylaşırken, bir türlü kendi iç dökümünü kimseye yapamayan kalbim mi???
Nedir, içimi en acıyan yerlerinden mühürleyen?
Nedir insanı en yükseklerden kuytulara sürükleyen?
Ve konuşur içim, dudağımı ısırırken düşlerim:
"Aşk; ihanetine bile ihtiyacım var...
Artık biliyorum... Yokluğunda çoğalıyor yokluklar..."
Şimdi ben, vaktin ağır aksak ivmesinde, bir sigara paketinin arkasına yazmış olduğum imlası alkollü şu satırları okuyorum:
"Gözlerimle kurşuna dizebilmek için seni, son bir hoşçakal ıssızlığını yaşayabilmek için geldim kapılarına korkma ; içeri girecek değilim sadece kapına asılı kalsın istedim dualarım, gözlerim ve tüm düşlerim..."
Bir "Hoşçakal" ıssızlığıyla kalmak nedir bilir misin?......
Bilir misin ardından kapanan kapılara asılı kalan göz bebeklerinin inanılmaz harabeliğini? Tüm anlamlarını kaybetmiş bir alfabeyle, "Lütfen" kelimesini kekeleyebilir misin? Defalarca yutkunarak ve direnmeye çabalayarak gözlerini sürüklemeye hazır sele, nasıl "Kendine iyi bak" denir bilir misin?
"Sen de" dendiğinde çoktan dağılmış yanlarını saklayabilir misin?.... Aşkın ihanetini bile özleyecek kadar, Aşkı sevebilir misin?......
Aynaya baktığımda bu sabah, canlanmak için sabırsızlanan bir heykel duruyordu karşımda...
Nedense bu sabah erken başladım içmeye, nedense erken uyandı, içimdeki kozasını kalın ören duygu sinsilesi. Kozasından çıkabilmek için tek kanadını feda etmeye hazır bir kelebek gördüm içimde bu sabah. Ve hatırladım ne kaldıysa dün geceden...
Suskunluğum yeni cinayetler tasarlıyordu,
Eski tanıdıklar geçiyordu içimden...
Üçüncü tekil şahıs olarak, nesnesiz ve kimsesiz kurabildiğim tüm cümleler, tek tek yıkılıyor işte bu sabah...
Kendimi düelloya davet ettim bu sabah. Senin için düello eden iki erkek, ikisi de benim... Bir pazar sabahı ölü düşlere otopsi.
ikisi de ölecek ve sen gideceksin, ben kalacağım cesedimle, yine gömüleceğim içime, kendimi bulamayacak kadar derinlere...
Oysa ne kadar huzurdun, ne kadar bendin, biliyorum belki uzaktın ama o gece uyuduğumda suydun, başucumdaydın..
Okuduğun bu darmadağın yazı, darmadağın bir Pazar sabahında kendime özgü bir sen anlatımıdır sadece. Satır aralarında saklı hiçbir anlam kendimden sakladığım,yüzleşmeye korktuğum anlamları açıklayabilecek kadar cüretkar değil...
Seni özledim sevgilim...
Sana sevgilim dememi yadırgıyor musun sevgilim?
Çocuk yanlarımın kimliğini sana gösterebilmek isterdim sevgilim...
Aşkın ihanetine bile ihtiyacım olduğunu bilebilmeni isterdim...
Çok eski bir zamanda ailesiz, oyunsuz, şaşkınlığını ve açlığını örtbas etmeye çalışan gözleriyle, kimseyle konuşmayan, baktığı her şeyi anlamaya ve küçük aklına sığdırmaya çalışan bir çocuk varmış. Üşümesini ve açlığını sıcacık düşleriyle örtermiş küçük çocuk...
Susarmış susmasına, düşleri büyürmüş, bedeni açlıktan küçülürken yine de direnmeye çalışırmış küçük busesinden taşan yaşlarına...
Bir gün düş tacirleri gelmiş küçük çocuğun büyük şehrine...
Büyük paralar veriyorlarmış büyük düşlere...
Açlığından, üşümesinden bitkin düşen küçük çocuk daha fazla dayanamamış. Satmış düşlerini...
Sahip olduğu tek varlığını da takas etmiş düş tacirleriyle..
Aldığı paralarla karnını doyurmuş, üstünü örtmüş küçük çocuk. Ama şimdi daha çok üşüyormuş..
Şimdi midesi aç değilse bile içinde bir yerlerde bilemediği bir yanları acıyormuş tokluk açlığından...
Şimdi senden bana kalan ne bir resim ne de yüzünü anımsatacak bir hayal bıraktın...
Ama sen unuttun mu yoksa şizofren oyununda sürükleyici bir sahne yaratma düşüncesi miydi bilmiyorum...
Seninleyken yap-bozundaki yanlış adlandırmalarına kurban giden soğuk benliğime ters kaynayan kalbimin alt katındaki eksik çocukluk geçiren mide ağrılarım seni hatırlamaya ve yaşamaya yetiyor.Onun için ülser krizim başladıkça sen daha bir sen oluyorsun ruhum tırmıklanırken midem ağrıyor ve kalbim aldanıyor yine aldatan sana...
Satılık düşün var mı sevgilim?
Bu yazının ilk harfinden bu yana üç saat geçti. Bu yazıyı yazan parmaklardan kaç ömür geçti, kaç ütopya kendi okyanuslarında kayboldu sen bilemezsin.. Bir pazar sabahı ölü düşlere otopsi.
Kaç Eylül' de dirildim daha Mayıs'taki cesedimi toprağa vermeden.
Kaç kere bu mevsimde kıyılara vurdum, karasularımın genişliğinden...
Yılın en güzel ayı Eylül değil mi sevgilim?
En güzel anın sen olduğun bir mevsimde...
Hikayelerim bittiği zaman, sana çocukluğumu anlatırım... Sıkılmayasın ve hüzünlenmeyesin diye başka çocukluklardan mutlu alıntılar bile yaparım. Aşkın, onurun ve iyi bildiğim her şeyin, çocukluk kütüphanemdeki kitaplarımda yazılı kaldığı zamanlarımı anlatırım sana. O kitapları okuyarak nasıl büyüdüğümü, büyüdükçe küçülmenin ne olduğunu anlatırım...
"Çocukluğun bittiği zaman ne anlatacaksın?" diye sorma sevgilim...
Çocukluğum bittiği zaman kendimi terk ederim...
Bu yazı bir pul istemez sevgilim...
Bu Pazar sabahı hissettiğim her şeyin, bir ana fikir istemediği gibi...
Keşif atlaslarında ikimizi işaretlemeye kalkıştığım bu Pazar sabahında, bildiğim tüm gemicileri konuk ettim sana yazdığım bu yazıya...
istedim ki bağlayabilsinler inceldiği yerden kopmasına izin verdiğim onca şeyi...
Amacım; en çözülmez düğümde buluşmaktı seninle...
Sonbaharın en inatçı yaprağıyla dalı gibi...
Şimdi uzaktasın
Yaşıyorsun kendi şehrini
Surlarında boşuna bekleme geceni
Bir Pazar sabahı şehrine geleceğim sevgilim
Gözlerimle kurşuna dizebilmek için seni....
Artık Pazar değil, sabah da değil...
Kendinden bir şeyler çıkarmaya çalışmanın, en karanlık labirente girme cüreti istediği, birimi umursanmaz, bir dingin zaman şimdi...
Seninle ve kendimle konuşmaya başladığım, giderek, tanımadığım insanlara şahitlik yaptığım zamanların, tutanakları bu harfsel coşku. Tahribatı yüksek, zaman ayarsız duygular sana yapmaya çalıştığım tarifler. Akan suyun, yatağını bulduğunu sanıp durgunlaşması, yatağından kovulup tekrar çağlaması bu sezinlediğin gel-gitler...
Aslında; gidilecek yerin aynı olması bu gelmeler...
Barındıracak anlamı bile olmayan yerlere sığınmayacak kadar cesur, sığındığı yerlerde fazla kalamayacak bir göçebe kadar korkak olmanın gel - gitleri siniyor kelimelere...
Yine de bu yazıya başladığımda biliyordum keşif atlaslarında ikimizi işaretlemenin zorluğunu...
Yırtılan onca yelkenime rağmen hazırdım fırtınalarının hırçınlığına....
Kayıp adaları geçecektim,
En derin okyanusları içecektim,
Yeni kıtalarda oyalanmayıp bulacaktım şehrini,
Gelecektim...
Gözlerimle kurşuna dizebilmek için seni...
Adressiz sorgulara bulaşmayan, hiçbir nedene ihtiyaç duymamasına rağmen, çok sebebini kendi içinde gizleyebilen, zamanı bazen birimsiz, bazen çekilmez bırakan, dibine kadar yaşanmasını kendiliğinden zorunlu kılan, duygusal bir coşkuydu yaşadığımız...
Göz ucuyla aşka bakarken gizliden gizliye,
Adlandırmaya çalıştığımız....
Yokluğun, ismi bile henüz konmamış bir çocuğun katlidir şimdi. Yine de o çocuk ödedi ne varsa aşkın vasiyetinde yazanı. Ve ben bir vasiyet gibi saklıyorum ne kaldıysa bana senle yaşanan özlemi...
Bir Pazar sabahı ansızın ve hiçbir şeyin hesabında olmaksızın çıkıp geleceğim geleceğim şehrine gözlerimi bırakacağım gözlerine ve birkaç kurşunu
gezi olayları gösterilerinin en iyi yönetildiği şehir. gösteri oldu ama olay olmadı. tabi bu durum biraz insanından kaynaklanıyor birazda emniyetin vatandaşa yaklaşımından.
son 3-4 gündür sabah-öğle arası yakan sonra kıyamayıp öğlen-akşam arası yağmurla serinleten şehrim. Dün itibariyle de gezi park eylemleri sebebiyle heykeli trafiğe kapatılan, daha eve çok varken yarı yolda otobüsten inmek zorunda kaldığım ama daha sonra o Timurtaş'tan heykele varan ana caddenin ortasında yürüyerek(ki ilk defa arabasız görüyorum orayı, eskiler anlatırdı hep) heykele vardığımda kızgınlığımdan eser kalmamasıyla daha da bir sevdirmiştir kendini.
ağzına tükürdüğüm yol çalışmalarının bir türlü bitmediği şehir. okul yolu bombok, derslere geç kalıyorum. iş yolu bombok, her gün işe geç kalıyorum. heykele gidiyorum, dönemiyorum! dört bir yanını delik deşik ettiler şehrin. 6 senedir buradayım, yol çalışması olmayan bir gün bilmiyorum lan!
halk otobüslerinin burulaş ile olan sözleşmelerini yine feshettigini açıklamasiyla ulaşımı bize zehir edecek şehir. Bu kadar özel otobüs varken belediyenin bu ayrılığı engellemesi lazım. Halka çok zararı olacak. En çok da benim gibi aylık abonman bukart kullananları vuracak bu yeni sistem (!). Ne güzel alışmıstık uygun fiyata yolculuk etmeye hem kart doldurma derdi de yoktu. Of kötü oldu bu.
türkiye'nin en büyük metropollerinden ve en modern şehirlerinden biridir, inanın memleketim olduğundan söylemiyorum ama sabah işsiz olan biri azim etsin yarın işe başlar öyle bir kenttir bursa, ve tabi ki ilçeleri.
sanayi; sanayisi en gelişmiş 3 ilden biri (diğerleri kocaeli ve istanbul)
turizm; kış turizmi için uludağ'ı, yazın sıcacık denizi ve kumsalları, buram buram tarih kokan osmanlı eserleri
kültür ve tarih; tarihi eserleri, camileri, konakları, hanları, eski bursa evleri ile başlı başına bir tarih mozaiği'dir bursa
görünüm; bursa hızla gelişen bir şehir, yeni yapılan binaları ve iş merkezleri ile modern bir avrupa şehri görünümündedir.
nüfus; 3 milyon'a yaklaşan nüfusuyla türkiye'nin dördüncü büyük metropol kentidir.
gelişmişlik; nilüfer'den inegöl'e kadar yoğun sanayisi, gemlik limanı ile de önemli bir ihracat kentidir bursa...
alışveriş ve yaşam merkezleri; en önemlileri; zafer plaza, kent meydanı, korupark, asmerkez, anatolium avm ve inegöl avm
kaplıcalar; bursa ve çevresindeki şifalı doğal kaynakları kaplıca ve maden suları ile ön plandadır. çekirge ve oylat vs vs
ulaşım; geniş caddeleri ve yoğun trafiği olan bursa'da ki diğer alternatif ulaşım yolları;
- tramway seferleri, bursaray bursa metrosu
- istanbul-bursa arası deniz uçağı seferleri
- bursa yenişehir havaalanı ile yurt içi ve yurt dışı uçak seferleri
sağlık; verilere göre türkiye'de en çok sağlık kuruluşu ve özel hastane olan 5 ilden biridir bursa.
yerel medya; türkiye'nin en önemli yerel tv kanalları, ulusal kalitedeki radyoları ve gazeteleri ile öncü kent bursa.
mesken'deki şaypa kavşağındaki dört yoldan eylemcilerin gelmesi üzerine polis bu mevkiye geldi ve çeşitli gözaltılar oldu.
gelenlerin liseli olduğu söyleniyor.
yazmışken şaypa'nın reklamını da yapalım.
(bkz: hem canı yakar hem cebi yakar)
gelmişken her zaman yaşadığım diyaloğu da yazayım.
- şaypa kartınız var mı?
+ yok.
mavi minibüslerine öğrenci olmama rağmen tam para veriyorum, neden? üzerimde önlük yok diye mi?
gelmişken şunları da yazayım;
benim belediye otobüsüm saatlerce gelmiyor iken, neden s-2 adlı otobüsten peşpeşe 3 tane geliyor?
terminal otobüsleri bizi eve ulaştırana kadar tüm bursa'yı dolaşmak zorunda mı?
24-b'nin gitmediği bir ilçe var mı?
bursa halkı olarak yeni otobüslerle setbaşı'ndaki rampadan aşağı inerken, eski otobüslerdeki heyecanı yaşamıyoruz. neden?
tramvaylar sadece şehrin önemli bir yerine, nostaljik bir görüntü oluşturması için yapılması gerekiyorken, bursa'da niçin tramvaylar ulaşımı sağlamak için yapılıyor? siteler'den ihsaniye'ye tramvayla gitmek insanları psikolojik bunalımlara sokmaz mı? beni sokar.
niçin hiçkimse hacıhasanoğulların'dan baklava yemiyor da, beş metre ötedeki tezgahtar abinin tulumbalarına hücum ediyor?
özgen keskin neden tipsiz?
botanik park'ta niçin lama yok?
ankara yolu'ndaki furpa'nın ismi neden şaypa'nın yazı karakterleriyle yazılmış?
biz metro'ya binince, metro'nun şoförü tee en arkadaki kapıyı erken kapatma cesaretini neden buluyor? ya son anda bir bursa vatandaşı o kapıya yönelse?
stadyumun oradan kültür park'a giriş ücretli mi ücretsiz mi? buna bir karar verin. bir gün 50 kuruş veriyorum bazen üzerinden atlıyorum. psikolojik durumuma göre.
bursaspor batalla'yı nereden buldu?
incirli'deki araba sahipleri arabalarını yolu kapatacak şekilde park etmek zorunda mı?
teleferik denilen ulaşım aracının kapasitesi sizce de az değil mi? 20 kişilik kabine 250 erkeği doldurursanız millet tabi bize top demez mi? not: top değiliz. adamı cinnete getirmeyin.
kızılay'ın orada trafik lambaları olmasına rağmen bursa halkı neden arabaların üzerine koşmakta?
arap şükrü'de neden arap yok?
şenol heavy metal shop'a neden sürekli yaşlı teyzeler gelip torunlarına içlik alıyor? orası metal shop değil mi? eskiden albümler vardı. onlar nerede? ben onları alacaktım.
tophane neden bana itici geliyor? oraya çıkarken sanki çok farklı bir ülkeye girmiş gibi hissediyorum. işin tuhaf tarafı türkiye'den dışarı çıkmadım.
zamanında bursa kız lisesini kazanan erkek kankalarımı hayata bağlayan ne idi?
yıldırım beyazıt lisesi'nin anadolu lisesi olması, türkiye'nin avrupa birliği'ne girmesinden daha tuhaf değil mi?
bursalı çoğu kızlar, diğer şehirlerdekilere göre çirkin olmalarına rağmen niçin yüzümüze bakmıyorlar? avon'un onları güzelleştirdiklerini mi sanıyorlar?
bir yaşlının otobüse bindiğini fark edip, hiç rol yapma gereği duymadan liseli bir çocuğun ayağa kalkmasını sağlayan aile terbiyesi; istisnasız her bursalı çocukta mevcut değil mi? diğer illerde öldürsen kalkmıyorlar, bursa'nın genci bir başka değil mi sizce de?
bursa tüm illerden daha fazla emekçi ve işçi barındırmasına rağmen, bursa halkı niçin 1 mayıs'ta veya diğer özel günlerde şov yapmıyor?
cevap vereyim: çünkü bir tek biz cantık yiyoruz.
_________________________________________1 HAZiRAN 2013 AKŞAMI YAŞANAN OLAYLARLA iLGiLi AÇIKLAMAMIZDIR.
TEKSASLI BURSASPORLULAR DERNEĞi başkanı MEHMET GÜZELSÖZ'ÜN dün yaşanan olaylarla ilgili açıklamasıdır;
"Tüm yurtta olduğu gibi Bursa'da da gerçekleştirilen yürüyüşe, hem demokratik hakkını kullanmak isteyen hem de Bursasporumuz'un 50. yılına girdiği 1 Haziran gününü kutlamak isteyen renktaşlarımız forma ve atkılarıyla katılım göstermiştir. Gün boyunca hiçbir sorun yaşanmazken, gecenin ilerleyen saatlerinde Valilik binasına saldıran ve çevreye zarar veren marjinal grupların kesinlikle Bursasporlu taraftarlar ile hiçbir alakası yoktur. Olayların bizlere mal edilmemesi gerektiğinin altını çiziyoruz" dedi.
Bursa Emniyet Müdür Yardımcısı Ahmet Pehlivan, eylemden sonra: "Bu saat itibariyle sizi evlerinize gitmeye davet ediyoruz. Lütfen dağılın. Şu an itibariyle güzel geçen şölenimiz yanlış bitmesin. Sizin hepinize minnettarız. Güzel Bursamız bundan zarar görmesin." demiştir ve saygıyı hak etmiştir. bursa'da; polis ile halk arasında da hiçbir sorun çıkmamıştır. tüm bu yaşanan olayların polise mal edilmemesi gerektiği bilincinde olmalıyız. asıl sorumluların televizyonlarda yeni gündem konusu* oluşturmaya çalışanların olduğunu bilmeliyiz. nasıl ki geçtiğimiz günlerdeki olaylarda polisler değil, polise emirleri verenler suçlu ise; şu anda da ortalığı yakıp yıkanlar halk değil, çeşitli provakatörlerdir. lütfen oyuna gelmeyelim. elinde türk bayrağından başka bayrak olan provakatördür. bu kadar açık ve net.