yeni filizlenmiş bir kırda,
genç bir karınca,
bakıyor şimdi ufuklara varmı gelen giden diye,
gri bulutların müjdesini bekliyor,
bu topraklar ıslanacak mı diye.
kaldırımda ayakkabı tıkırtıları, tıkırtılar arasında kendini yineleyen bir yankı.
mevsim kış, rüzgâr sert, soğuk acımasız...
buz keserken ellerim ve düşlerim, bir ses yükseliyor gökyüzüne.
parçalanıyor bulutlar, ağlıyor toprak.
"miyaav! miyavvv! miyavv!" açlıktan ve soğuktan inleyen yetim bi' yavrunun son yakarışı.
vicdan denilen şeyin cesedi gömüldü galiba insanlık tabutuna, baksana adaletten uzak bir yer artık dünya.
ellerimi halepte bir sokak ortasinda kaybettim
ortasinda degildi hayat ikiye bölünmekle mesgul
ellerimi sokaga uzattim kayipti sokak
gözlerimi avangart Les Deux Magotsdaki sokak dilencisine biraktim
vitrinden iceriye bakmak yasak
uzayip giden kalabalikta tanir birisi belki
yüzümü yüzü bana dönük o kadinlarda gördüm
kocasi söverken ana avrat
kibrit cöpünü yakti
gözlerinden iki damla gözyasi akti
kirpiklerinin ucundan yanlizliga dogru uzanan adama bakti
yanik kibrit cöpündeki zaman kadardi
yari kara yari akti
sari gazete kagindaki bitap kelimesine takilmisti sanki giden gölge
gizlenmis nemlenmis bir belge tozlu raftaki kilitli dolabin en alt cekemecesinde
gecesindeki sabahi animsatmaktaydi aksak masadaki denge
sariyede bir cinayet islenmisse bile bir kibrit cöpündeydi maktul
küllükte yarim kalmis sigara
gara gidilemeyi beceremeyen dokuz nolu kompartiman bileti
kolu kanadi kirik bir pusttu kafesteki bülübül
öbür yanda daginik silüte benzetmeyi bir türlü kendine yakistiramayan sair
Derin düşüncenin ince ipliğinde yürümek zor
ininde kin beslediğimiz kurt bile bundan sonra hem kendine düşman,hem dost
inince maphus koğuşlarına voltajı düşük ampuldaki gölge
Cenine üflenince o ruh beni böyle koyup gitme ne olur.
Uzun mısralara durak aramaya gerek yok artık
Uz ile uzlaşmanın anlamındaki kayıp cümledir belki
Yoksun halin soyunup yatağıma giriyor her gece
Noksanlığını anlayan birisi varsa tek kişilik ranzamdaki yosun kokan yastık
Yas tutma zamanı geldiğinde beni böyle koyup gitme ne olur.
Sözün bittiği yer kör karanlık ve dört duvar
Çözül istediğin kadar bit yeniği değiller sesini senden başka kim duyar
Usul usul sus us ve elime dokunan hayali uzuv
uzan ve tut,
Yusuf'un kuyusunda ölümün uykusuna varamadan beni böyle koyup gitme ne olur.
ay ışığına batmış
karabiber ağaçları
gümüş tozu
gecenin ırmağında yüzüyor zambaklar
yaseminler unutulmuş
tedirgin gülümser
çünkü ayrılmanın da vahşi bir tadı var
çünkü ayrılık da sevdâya dahil
çünkü ayrılanlar hâlâ sevgili
hiç bir anı tek başına yaşayamazlar
her an ötekisiyle birlikte
herşey onunla ilgili
telaşlı karanlıkta yumuşak yarasalar
gittikçe genişleyen
yakılmış ot kokusu
yıldızlar inanılmayacak bir irilikte
yansımalar tutmuş bütün sâhili
çünkü ayrılmanın da vahşi bir tadı var
öyle vahşi bir tad ki dayanılır gibi değil
çünkü ayrılık da sevdâya dahil
çünkü ayrılanlar hâlâ sevgili..
kirik kalpler tasiyorduk hepimiz
kirilmis bir cam bardagin parcalarinda gizliydik
paramparca olmus hayatlardan geriye kalan sorulardan yola cikmak
geriye getiremedikten sonra neye yarardi yaralarimizi daglamaktan baska
yara bantlari da ise yaramayacak galiba
kirik kalpler tasiyorduk hepimiz
suskun göl kenarinda yansiyan oysa bizim yüzümüz de olsa
üzgün cümleler kurmustu bize zaman coktan
yüklemleri hep bir baskasina yükledigimiz
yükün elimizden cikip gittigini düsündügümüzde
karsimizda durmaktaydi banyomuzdaki kirli ayna
kirik kalpler tasiyorduk hepimiz
bir yeri bir yere terk ederken gecti artik bitti dedigimiz
ama geriye dönüp baktigimizda hep orada gölgelik yapiyordu bize kimligimiz
bir fotograf belki annemizden yadigar
bir ani bir anlik gülümsemeye bedel berdeli agir olsa bile
gardan uzaklasirken her sey teker teker
sallanmayan el aglamakli haliyle icimizdeki beden
kirik kalpler tasiyorduk hepimiz
dilencinin göz bebeklerinde sakliydi belki
sayikliyordu son cümlelerini maktül katile teslim ederken ruhunu
kayip ilanlarinda rastladigimiz binlerce isim arasindaydik simdi biz
afrikanin kücük bir kasabasinda acliktan ölen cocuktuk
biz coktuk ve hic yoktuk
biz kirik kalpler arasinda hep böyle tasiniyorduk belli belirsiz.
Zaman akip gidiyor öyle sakin ve siradan
Kurumus yapragin akan derede kaybolup gitmesi esnasinda
Öyle hircin ve aldirmaz tavirlarla
Vazoya koydugum kurumus gül öfkemle beraber bin parca
Kirgin öylece kuytu köselerde saklambac oynamakla mesgul
Darül Aceze`de aciz bakislarda kayip bir anlik bakis tanimadigim
Ve kurtulmak imkansiz belki yorgun kalpte biraktigi yaradan
Kurtalan Ekspiresi`nden el sallayan sevgiliyi yad ederken
An gelip susuyor ellerini basinin arasinda onu tanimak namümkün
Gün olup kurgulu saatin zemeberigi bos aliyor Taksim`de
icimdeki zehir hem biraz capulcu hem biraz masum belki.
Sabahleyin gökyüzünde kaybettiğim buluta binip uzak diyarlara gitsem
Avuçlarımı açıp"La ilahe illallah"dediğimde düşse damla damla ellerime zemzem
Teyzem gelse aklıma hani benim saçlarımda dolaşırken ellerin
Derin bir hayal demek ki benimkisi annemden hariç
Haliç uykusu,Huang Pu kadar sakindi kaçak göçmen Cheng Shen öyle diyor
"Hiç" yorulup dayayıp masaya kafasını uyuyor sabahçı kahvesinde(bunu hayra yor)
Karşı penceremde hayır!diyor kocaman puntolarla kırmızı yazısıyla duvarda haykırmaktan bıkmış nedense
Sense uzun cümlelerin arkasına saklanıp nasılsın diyorsun saksım içindeki ıtır;hatrı sayılır birşeyden bahsetmek gibi
Derin bir hayal demek ki benimkisi annemden hariç
Kum tepeleri adlı tablomda savrulan rüzgar yorgundu artık
Antikacıdan aldığım saat annemsi ayrıntılarda dursa ne olur(ayrılık çok uzak)
Anemi hastalığı bedeninde yokken hani
Seni neden mi sevdim belki bakışın anneme benzediği içindir
Derin bir hayal demek ki benimkisi annem dahil.....
sabahci kahvelerinde uykulu yüzlerde kalan tahta masanin izi
sisli bir gecede yolunu kaybetmis yavru sokak kedisi
yagmurdan sonra eski ahsap evlerden yükselen nefesi sanki daha önce tanismistik der gibi
her adim atista merdivenler düser yokus asagi
sonra...
kalabalik gölgeler arasinda bir güvercinin kanat cirpinislari
duvarlar devrik cümlelerin anlatamadigi yüklem icinde
bir yap boz tahtasindaki piyonlar misali kaldirimlar
basilan her ayak izi gider ayak silinir gider der gibi
sonra...
Silivri yakınlarından güneş batmasını biliyor sert komposizyonlar çizerek
Ardın sıra sürüklenirken vagonlar yalnızlığın istasyonuna dek
Şehrin gürültüsünden uzak bir tarlada Kandamlası'na kondu yolunu kaybetmiş bir kelebek
Şair kadının o tebessümündeki bakışı anımsayarak;
-Bir yangının külünü yeniden yakıp geçti dedi.
Siyah kunduralarına bakıp yanılgıdan geçip gitti boyacı çocuk
Yere indirdi gözlerini masumca ekmek kokusunda açlığın ne demek olduğunu hatırlayarak
Suskun lisanlar konuşuyordu her simada hepsi birbirinden değişik
ilişikte tutturulmuş not "unutulmamak" der gibi ama unutuldu hepsi tek tek
Ayrı yönlere doğru yol aldı dizeler;
Kimi yolunu kaybetti bilerek (yol ikiye ayrıldı ortadan gitmek delilik belki)
Kimisi fayansları çok eski natürmort bir banyoda bileklerini kesti
Kimi,kimseden sordu kimisi de;adı açıklanamayan şiirde.
Herkesin bir gökyüzü var seninki hangisi?
Kayıp gitti şehir kıyısında avuçlarının arasından mavi balonlu çocuk
Bir roman sayfasındaki buruşuk ve sararmakta hayatın önsözü
Sahibini arayan yüklemi kime yüklesem kendinde bir şeyler gizler gibi bakar vitrindeki gocuk
Yüzümüz gözümüz gök.
Herkesin bir gökyüzü var seninki hangisi?
Bir notadaki mevsimlik Vivaldi sancısı
Resimdeki o kayıp sevgili belki
Anlat istediğin kadar ama insan değil ki karşındaki duvar
Yüzüstü bırakılmış gök gibi.
Herkesin bir gökyüzü var seninki hangisi?
Volta atmaktan yorgun düşen us mu?
Sus mu,kimsesiz Kuyubaşı'nda yatan isimsiz mezar?
Ve pusu kurmuş lal renginde sual
Yüzsüz gök.
Sil baştan cümleler kuruyorum usumda
Saatini kurmayı unutan zamanı durdurarak
Bu cümlenin üstünü karalayıp
Saat kaç? diyorum sonra.
Sil baştan cümleler kuruyorum usumda
Kurgulu hayatımı sorgulayarak
Kim,ne, nerede ve nasıl?
"Uykusuna varmadan ne kadar ölümü düşünüyorsa insan"
Uyansam bir yosmanın koynunda günaydın diyerek.
Başlığı son olan;
Sil baştan cümleler kuruyorum usumda
Solan gül portresindeki ressamı anlatmak istedim hep aslında
Nedense o kadar güzel kokuyor ki Bourbon resmimde
Olmadı sil baştan.
Yerine koysam yaşamı saat kaç eder?
Sen hangi dilimde olmayı dilerdin?
Pay etsem seni günüme;
Sabah baş ucumda uyuyan güzel,
Öglen bir bardak çayımdaki seker,
Aksam ağlamaklı bir şiir olurdun.
Yaşamın kıyısında kaydı düşünülmüş bir sevda.
Kıyısına mahkum olmak benim müdavim yerim,
Koyu bir sevda taraftarı olmak öyle kolay değil
Deyim yerindeyse;değilse bu yaşam yaşamımdan seni çal.
Toplumsal kaygılarımız vardı bizim
Gözlerimizle anlattığımız
Bazen hüzünlü,bazen masum
Bazense alabildiğine hırçın ve kırılgan
Oysa inançlarımız O'na hitabendi hep
Farklı olsa da gidilen mabed
Dilimiz tenimiz kadar zıttı
Sevgi her dilde aynı anlamı taşırdı oysa
Ve her bedende aynı ritimde çarpardı o sevgi dolu kalp
Herşeye rağmen
Toplumsal kavgalarımız vardı bizim.
Uzakta güvercin alayına takılmış koşar bulurum kendimi
Uçurtmam tellere takıldı masum bir gülmesemeydi oysa seninki
Bir yumak atlası içinde buldum kaybettiğim kedimi
Gelincik yüreğine sahip çık ey sevgili yoksa vururum içimdekini.
DUVAR
Asılacak ve kırılacak gölgeler içinden çık ve gel
Çarparak,susarak ve dört nala
Çarpışanlar; darp ve harp
Şarap kırmızısızına dönmüşken dönence
içimdeki kalp atışlarım" daha var"demekle meşgul
Usul usul kıyıma yanaş
Yavaş,sakın suyu ürkütme
Yoksa sana dayandığım duvar yıkılır.
PENCERE
Ahşap ,dört köşesi ufuk yüklü
Uzağa aşık ve beklemek mecburi
Henüz kırılmadı ve yıpranmadı saten boyası
Ve ölü yıkanmadı bu evde henüz,yası tutulmadı
inanmazsan varendadaki karanfile sor.
Gölgeler karışık ve suskun
inadına ardışık ve aşık
Ölüm bir adım,gerisindeki adam küskün
Gölgeler yorgun ve kırışık.
Gölgeler yansımasıysa hayatın
Karanlık çöken gecelere sahip çık;kayıp iye içindeler gölgeler
Salındılar birdenbire viran-ı eyleyerek perdedeki canın
Tutundular ruhlar aleminden bedenler,tensel tinselliği gölge sanarak;
Sonrasına sarıldılar gerçek ve yalan üstüne bu dünyanın
Gölgeler ayrılıkçı ve yanlız
Yansız ve cansız
Lal,âmâ ve imkansız
Gölgeler aslında,
Onlar çoktan ölüler...
Öyle işte kelimelerin düştüğü yerde can havliyle kıvranır ahali
Gecenin koynuna giren o sevda değil
Düşünce dediğin boynu bükük karanfil
Deli ve derin bakışlardaki muamma sana kalsın
işte öyle...
Öyle işte sonunda yol almayı seçmiş yolcu yolunda gerek misali insan
Demiri bük, gölgeyi vur içindeki çirkinliklerinle beraber
Hangi gerçeğe vardıysam aslında yalanmış baştan beri yalan
Ve ölüm sen de ses ver benim gibi yüksek oktavlı söyle ta derinden "geber!"
işte öyle...
Öyle işte huysuz ve uzun yolculuklar bize düşerken trenin camına buğulu o yazıyı yazdık "sev"
Karşısına geçip o fotoğrafa takılan gözler sanki ağla dedi ama sustum yine de ben
Hayalinde üç oda, bir salon kurulu o ev
Bir türlü sonu gelmeyenlerle gömüldü gitti,geriye kalan nedir söyle?
-işte öyle şinanay,şinanay, şinanay
Bu bir türkü: -
toprak çanaklarda
güneşi içenlerin türküsü!
Bu bir örgü: -
alev bir saç örgüsü
kıvranıyor;
kanlı, kızıl bir meşale gibi yanıyor
esmer alınlarında
bakır ayakları çıplak kahramanların!
Ben de gördüm o kahramanları,
ben de sardım o örgüyü,
ben de onlarla
güneşe giden
köprüden
geçtim!
Ben de içtim toprak çanaklarda güneşi
Ben de söyledim o türküyü!
Yüreğimiz topraktan aldı hızını;
altın yeleli aslanların ağzını
yırtarak
gerindik!
Sıçradık;
şimşekli rüzgâra bindik!
Kayalardan
kayalarla kopan kartallar
çırpıyor ışıkta yaldızlanan kanatlarını.
Alev bilekli süvariler kamçılıyor
şaha kalkan atlarını!
Akın var
güneşe akın
Güneşi zaptedeceğiz
Güneşin zaptı yakın!
Düşmesin bizimle yola:
evinde ağlayanların
göz yaşlarını
boynunda ağır bir
zincir
gibi taşıyanlar
Bıraksın peşimizi
kendi yüreğinin kabuğunda yaşıyanlar!
işte:
Şu güneşten
düşen
ateşte
milyonlarla kırmızı yürek yanıyor!
Sen de çıkar
göğsünün kafesinden yüreğini;
şu güneşten
düşen
ateşe fırlat;
yüreğini yüreklerimizin yanına at!
Akın var
güneşe akın
Güneşi zaaptedeceğiz
Güneşin zaptı yakın!
Biz topraktan, ateşten, sudan, demirden doğduk!
Güneşi emziriyor çocuklarımıza karımız,
toprak kokuyor bakır sakallarımız!
Neşemiz sıcak!
kan kadar sıcak
delikanlıların rüyalarında yanan
o "an"
kadar sıcak!
Merdivenlerimizin çengelini yıldızlara asarak
ölülerimizin başlarına basarak
yükseliyoruz
güneşe doğru!
Ölenler
dövüşerek öldüler;
güneşe gömüldüler.
Vaktimiz yok onların matemini tutmaya!
Akın var
güneşe akın
Güneşi zaaaptedeceğiz
Güneşin zaptı yakın!
Üzümleri kan damlalı kırmızı bağlar tütüyor!
Kalın tuğla bacalar
kıvranarak
ötüyor!
Haykırdı en önde giden,
emreden!
Bu ses!
Bu sesin kuvveti,
bu kuvvet
yaralı aç kurtların gözlerine perde
vuran,
onları oldukları yerde
durduran
kuvvet!
emret ki ölem
emret!
Güneşi içiyoruz sesinde!
Coşuyoruz,
coşuyor!...
Yangınlı ufukların dumanlı perdesinde
mızrakları göğü yırtan atlılar koşuyor!
Akın var
güneşe akın
Güneşi zaaaaptedeceğiz
Güneşin zaptı yakın!
Toprak bakır
gök bakır.
Haykır güneşi içenlerin türküsünü,
Hay-kır
Haykıralım!
Sonsuzluğun kalbine düşen iki cümledir kayıtsız
Dudak payında ayıp mührüyle kayıptır
Ele el temasında usulen sahipsiz
Derin olan kuyu değil kısa olan iptir.
Yürü ve git tüm kaybolmuşluklara mosmor
Maviyi as!
Kırmızıyı vur!
Nasıl olsa Güllerin içinden insitor yeniden bir aşk doğurur.
itiraf hangi arzu halcide bir hiç olsun diye yazıldı
Ben kimi sevdim,kimden nefret ettim hadi bu iki arada kalan araf;bari sen anlat
iftira yalan ile kaç kez asıldı ve aslı neydi?
Tut elimi ey çocuk beni kandır, mavi uçurtmanla ruhumu kanat
Sana söz Martı aydan saymayacağım artık.
Gün batımı doğumundan çok dokunur dört duvar arasında derdi hep Uysal T.
Arasıra uğranan nahiyeye yakın seni düşünürüm bu vakitlerde,yarasın aslında
battı gün aha şurama daha acımadan susturdum usturpa keskin gülüşlerle
Yazı ya da tura;aynı volta, aynı beton, aynı ranza aynıya mahkum kader
Çirkin, kirli sakallı aynaya baktıkça
Hain aslında yine biziz kendimden bilirim.
merhaba anne
yine ben geldim.
merak etme, okuldan çıktımda geldim.
annelerde babalar gibi merak eder mi bilmiyorum ama,
ali okula gitmezsem annem çok kızar,merak eder demişti de,
onun için söylüyorum.
geçen hafta öğretmen sağ elimde sarımsak sol elimde soğan dedirte dedirte öğretti sağımı solumu
ben biliyorum artık anne sağım neresi solum neresi.
ağrıyan yerimin neresi olduğunu şimdi iyi biliyorum anne.
hani geçen geldiğimde şuram acıyor şuram işte demiştim de bir türlü söyleyememiştim ya acıyan yanımı anne.
bak şimdi söylüyorum şuram işte sol yanım çok acıyor anne hemde her gün acıyor anne her gün.
dün sabah annesi ayşe nin saçlarını örmüştü elinden tutup okula getirdi yakası da danteldi zil çalınca öptü hadi yavrum sınıfa dedi bende ağladım ağladım hiçte utanmadım öğretmen ne oldu dedi düştüm dizim çok acıyor dedim yalan söyledim anne dizim acımıyordu ama sol yanım çok acıyordu anne .
herkesin çorapları bembeyaz benimkiler gri gibi zeynep annem beyazlara renkli çamaşır katmadan yıkıyormuş dedi babam hepsini birlikte yıkıyor babam çamaşır yıkmasını bilmiyor mu anne.
off babam her gün domates peynir koyuyor beslenmeme üzülmesin diye söyleyemiyorum ama arkadaşlarım her gün kurabiye börek pasta getiriyor.
biliyorum babam pasta yapmasını bilmez anne.
hava kararıyor ben gideyim anne babam bilmiyor kaçıp kaçıp sana geldiğimi duyarsa kızmaz ama çok üzülür biliyorum kim bozuyor toprağını çiçeklerini kim koparıyor izin verme anne toprağına el sürdürme eve gidince aklıma geliyor bir de bunu için ağlıyorum bak kavanoz yanımda toprağından bir avuç daha alayım biliyor musun anne her gelişimde aldığım topraklarını şu kavanozda biriktirdim üzerine de resmini yapıştırıp baş ucuma koydum her sabah onu öpüyor kokluyorum kimseye söyleme ama anne bazende konuşuyorum ne yapayım seni çok özlüyorum anne.
ha unutmadan öğretmen yarın anneyi anlatan bir yazı yazacaksınız dedi ben babama yazdıracağım öğretmen anlarsa çok kızar ama bana ne kızarsa kızsın ben seni hiç görmedim ki neyi nasıl anlatayım anne.
ben gideyim anne toprağını öpeyim sende rüyama gel ve beni öp.
mutlaka gel anne sen rüyama gelmeyince sol yanımın acısıyla uyanıyorum sol yanım acıyor anne işte tam şurası sol yanım çok acıyor anne seni çok özledim anne çok özledim.
Evet hakkın vardı Behiye Hatun tansiyon ilacım,romatizma haplarım ve bilumum ağrı kesiciler; düşündüm de sizin ömrünüz benimkinden de fazla
Uyan ve kalk her günkü aynı intihar
Aynada buruşuk tende kaybolan yıllar,aramanın ısrarı ya da esrarı ne?sorarım size
Dağınık yatak,toplamaya lüzum yok, nasıl olsa dağınık kalacak
Keskin zifri karanlık gecelerde kınından çekilmiş bıçak "ah sözümü kesti, sustum"
Zilli,kimse bilmesin aramızda değil mi?(penceremde büyümeye can atan ıtır)
Ölü can sonsuzluktan sufle ver!
-Kuzum buradaki bardak kırık, yan masadaki rakı susuz ve içimizdeki bizden önce göçüp giden dostlar, içimizi acıtan hani( eski tabiri yakışmasa da hep o sıfatı yakışıklı buluruz)
Artık onlar da senin gibi yoklar
Yalnızlığın adı herkese göre kimlik bunalımında ve farklı (kiminin kedisi,eski bir fotoğraf belki ve kimine göreyse ihtimalle beslenen küçücük sevgi)
bana sorarsan sensin Behyem (i'yi kasten sildim yoksa kim bilirdi yavuklu diye bizi)
Avluya çıkan yol uzun ve meşakkatli bundan sonra
Sonrası u'nun yanı başında mut olmalı derken
Hadi bugünü de devirdin koca ihtiyar
"Heyhat!seyrüsefer içinde geçer bu ab-ı hayat"
Yarın aynı mısralarla kaldığın yerden devam et.