bir tane romanım var

entry34 galeri0
    1.
  1. fantastik bilim kurgu tadında. Yayınlayamıyorum, baskı yaptırtamıyorum bari burdan yayınlayayım siz okuyun. Finaliyle sizi çok şaşırtacak.
    1 ...
  2. 2.
  3. Eridanus Fısıltısı
    Zamanın durduğu bir yer varsa, orası isviçre-Fransa sınırının yüz metre altındaki bu katedraldi. Ama bu, taştan ve vitraydan değil, kablolardan, süperiletken mıknatıslardan ve insanlığın en cüretkâr merakından inşa edilmiş bir katederdi. CERN Kontrol Merkezi (CCC), yirmi yedi kilometrelik bir yeraltı halkasında ışık hızına yakın bir süratle koşturan proton demetlerinin kutsal dansını yöneten papazların mabediydi. Havada, endüstriyel bir klimanın steril, geri dönüştürülmüş nefesi, onlarca monitörden yayılan klorofil yeşili ve kobalt mavisinin hayaletimsi parıltısıyla ve gecikmiş bir zaferin ya da anlık bir hezimetin habercisi olabilecek o daimi, alçak frekanslı uğultuyla karışırdı. Burası, evrenin doğum anının sırlarını fısıldayan tanrı parçacığını, Higgs bozonunu avlamak için kurulmuş devasa bir tuzaktı.
    Dr. Aras Kaan içinse burası, son iki yıldır sığındığı tek limandı.
    Monitöründeki veri akışına bakarken, parmakları klavyenin üzerinde bir piyanistin tereddütlü başlangıcı gibi geziniyordu. Gözleri, saniyede milyarlarca çarpışmadan doğan ve bir şelale gibi akan rakamları, grafikleri ve desenleri tarıyordu. Diğer fizikçilerin aksine, Aras verilere sadece bakmazdı; onları dinlerdi. Babasının, Dr. Cihan Kaan'ın ona yıllar önce söylediği gibi. Zihninin bir köşesinde, Ege'de bir yaz akşamı, babasının teleskobunun başında söyledikleri çınladı: “Evren bir şarkı söyler, Aras. Yeter ki dinlemesini bil.” O zamanlar bu sözler, bir nörobilimcinin şairane bir fantezisi gibi gelmişti. Şimdiyse, bu veri okyanusunda bir nota, ahengi bozan tek bir yanlış ses aramanın mantrası olmuştu.
    Aras, otuzlarının ortasında, zekasının keskinliğini henüz matlaştıramadığı yorgun bir çehreye sahipti. Koyu renk saçları her daim hafif dağınıktı, sanki sürekli olarak aklından geçen karmaşık denklemlerin rüzgârına maruz kalıyor gibiydi. Ve gözleri... Gözleri en büyük ihanetkârıydı. Orada, kuantum alan teorisinin ve sicim teorisinin en karmaşık düğümlerini çözebilen o parlak zekanın ardında, iki yıl önce Toros Dağları'nda, bir Hitit yerleşkesindeki "talihsiz bir göçük" sonrası kaybettiği anne ve babasının dinmeyen yası saklıydı. Annesi, Arkeolog Zehra Kaan, toprağın hafızasını okurdu. Babası, Cihan Kaan, beynin gizemli kıvrımlarında bilincin kökenini arardı. Onlar, geçmişle geleceği, taşla düşünceyi birleştiren bir köprüydü. O köprü yıkıldığından beri, Aras kendini sadece somut, ölçülebilir ve kanıtlanabilir olanın güvenli zeminine, yani fiziğin acımasız mantığına adamıştı. Fantezilere yer yoktu. Şarkılara, fısıltılara, hayaletlere yer yoktu.
    “Yine hayalet mi avlıyorsun, Aras?”
    Ses, omzunun hemen üzerinden gelen, hafif alaycı ama düşmanca olmayan bir tondaydı. Dr. Léa Dubois, ATLAS deneyinin kıdemli fizikçilerinden biri, kahve kupası elinde, her zamanki pragmatik duruşuyla yanında belirmişti. Kısa kesilmiş gümüşi saçları ve delici mavi gözleri, onun dünyayı sıfırlar ve birler, sinyaller ve gürültüler olarak gören tavrının bir yansımasıydı. Léa, Aras’ın akıl hocasıydı, onu CERN’e getiren kadındı ve onun potansiyeline herkesten çok inanırdı. Ancak son zamanlarda, Aras'ın standart sapmaların ötesinde, verilerin çatlaklarında anlam arama takıntısından endişe duyuyordu.
    Aras gözlerini ekrandan ayırmadan cevap verdi. “Hayalet değil, Léa. Bir yankı. Çok zayıf ama orada.”
    Léa eğilip ekrana baktı. Milyarlarca veri noktasının oluşturduğu karmaşık grafiğin ortasında, Aras’ın imleci neredeyse görünmez bir anormalliğin üzerinde titriyordu. Çarpışmalardan sonra ortaya çıkan enerji saçılımlarının modellenmiş grafiğinde, teorinin öngörmediği minik bir tepecik. Çoğu fizikçinin bir kalibrasyon hatası, bir "detektör artifaktı" olarak görüp görmezden geleceği istatistiksel bir hıçkırık.
    “Aras, bunu daha önce konuştuk. Foton çarpıştırıcısının hassasiyetini sonuna kadar zorluyoruz. Bu tür gürültüler beklenen bir durum. Sistemi yeniden kalibre ettiğimizde muhtemelen kaybolacak.”
    “Bu gürültü değil,” diye ısrar etti Aras. Sesindeki inatçılık kendisini bile şaşırtıyordu. “Gürültü rastgeledir, Léa. Kaotiktir. Bu… bu farklı. Bir yapısı var.” Parmağıyla ekranı işaret etti. “Bak. Son altı saatteki her 1.38 trilyonuncu çarpışmada kendini tekrar ediyor. Aynı enerji seviyesinde, aynı bozunma imzasıyla. Bu tesadüf olamaz. Olasılığı bir kum tanesinin üzerinde kendi portrenizi bulmanızdan daha düşük.”
    Léa içini çekti. Aras’ın bu haline alışkındı. Yas sürecinin insanları tuhaf takıntılara itebileceğini okumuştu. Belki de Aras, evrenin anlamsız kaosunda bir düzen arayarak kendi hayatının kaosunu düzene sokmaya çalışıyordu. “Pekâlâ, dahi çocuk. Diyelim ki haklısın ve bu bir artifakt değil. Ne o zaman? Bilinmeyen yeni bir parçacık mı? Standart Model'in ötesinde bir fizik mi? Bunun için onlarca başka açıklama olabilir.”
    “Belki,” dedi Aras. “Ama bu açıklamalardan hiçbiri, bu sinyalin içsel tutarlılığını açıklamıyor.” Klavyede birkaç tuşa bastı ve anomaliyi izole edip büyüttü. Ekranda şimdi, bir dizi karmaşık dalga formundan oluşan bir desen belirdi. Rastgele bir tepecik değil, sanki bir mesajın fragmanı gibiydi. Bir dilin sentaksı vardı ama kelimeleri yoktu. Bir proteinin katlanma şekli gibi karmaşık ve özgündü.
    “Sinyalin morfolojisine bak,” dedi Aras, sesi neredeyse bir fısıltıya dönüşmüştü. “Periyodik değil, ama kendini tekrar eden motifleri var. Tıpkı bir fraktal gibi. Kendi kendini tekrar eden ama asla tam olarak aynı olmayan bir desen. Bu… bu neredeyse biyolojik.”
    Léa bir an duraksadı. "Biyolojik" kelimesi, bu steril ortamda küfür gibiydi. Burası maddenin en temel, en ölü yapıtaşlarının incelendiği yerdi. Hayat, bilinç, karmaşıklık; bunlar milyarlarca yıllık evrimden sonra ortaya çıkan şeylerdi, evrenin ilk anlarının temel fiziğinde yeri yoktu.
    “Aras, kendine gel,” dedi Léa, ses tonu şimdi daha sertti. “Uykusuzluk seni mantıksızlaştırıyor. Bu bir sinyal değil, bir veri kümesi. Ona anlam yükleyen sensin. Git bir kahve iç, biraz hava al. Yarın sabah kalibrasyon ekibine bir not iletirim, bu enerji aralığını tekrar kontrol ederler.” Arkasını dönüp giderken ekledi, “Ve lütfen, bir daha ‘biyolojik’ kelimesini kullanma. insanlar ne düşüneceğini şaşırır.”
    Léa haklıydı. Belki de aklını kaçırıyordu. Belki de yas, beyninde mantığın yerini alacak tuhaf desenler örüyordu. Ama o deseni gördüğüne emindi. Ekrana tekrar baktı. O küçük, inatçı anormallik, sanki ona göz kırpıyordu. Bir sırrı saklayan bir zaman fosili gibiydi.
    O gece, kontrol merkezindeki çoğu kişi evlerine veya CERN’ün misafirhanelerine çekildiğinde, Aras masasının başında kalmaya devam etti. Léa’nın sözleri aklında dönüp duruyordu: “Ona anlam yükleyen sensin.” Gerçekten öyle miydi? Babasının sesi yine zihninin derinliklerinden su yüzüne çıktı. Bu kez anı daha canlıydı.
    On iki yaşındaydı. Babasının laboratuvarındaydı. Duvarlar, beyin aktivitesini gösteren renkli PET taramaları ve karmaşık nöral ağ şemalarıyla kaplıydı. Cihan Kaan, oğluna insan beyninin bir kesitini gösteriyordu. Tam ortada, iki yarımkürenin birleştiği yerde, küçük bir çam kozalağına benzeyen bir organı işaret etmişti.
    “Buna epifiz bezi derler, oğlum. Descartes ona ‘ruhun temel yuvası’ demiş. Kadim Mısırlılar ona ‘Horus’un Gözü’ adını vermiş. Bizimkiler ‘kalp gözü’ der. Modern tıp ise onun sadece melatonin salgılayan, uyku düzenini ayarlayan basit bir bez olduğunu söyler.”
    Cihan gülümsemişti. O gülümseme, her zaman bildiği bir sırrı saklar gibiydi. “Ama bazen,” diye devam etmişti, sesini alçaltarak, “ben onun bir antenden başka bir şey olmadığını düşünürüm. Belki de evrenin o büyük şarkısını duymak için tasarlanmış bir anten. Sadece biz frekansı kaybettik.”
    Aras bu anıyı zihninden sildi. Saçmalık. Babasının romantik, metafiziksel hezeyanları. Onu ve annesini ölüme götüren de bu olmuştu belki de. Bilimin sınırlarında gezinmek yerine, o sınırların ötesindeki efsanelere fazla kulak vermişlerdi. Resmi rapora göre, Hititlerin kutsal saydığı bir mağarada keşif yaparken, eski bir tünel üzerlerine çökmüştü. Basit, trajik bir kaza. Ama Aras, babasının son e-postalarını hatırlıyordu. "Büyük bir şeyin eşiğindeyiz Zehra. Buradaki semboller, Göbekli Tepe'deki sütunlarla aynı astronomik dizilimi gösteriyor. Bu bir tapınak değil, bir rezonatör. Bir şeyi dinliyorlardı."
    Bir şeyi dinliyorlardı.
    Aras’ın elleri klavyenin üzerinde hızla hareket etmeye başladı. Bir çılgınlık anıyla, aklına gelen tuhaf bir fikri takip etti. Anormal sinyalin geldiği yönü, yani çarpışma sonrası parçacıkların saçıldığı vektörü tam olarak hesapladı. Bu normalde anlamsız bir işlemdi, çünkü çarpışmalar yerin altında gerçekleşiyordu ve her yöne simetrik olarak dağılmalıydı. Ama onun sinyali simetrik değildi. Hafif ama ölçülebilir bir yönelimi vardı.
    Sonra ikinci bir pencere açtı. Ekrana, evrenin doğumundan kalan radyasyonu gösteren Kozmik Mikrodalga Arka Plan (CMBR) haritasını getirdi. Penzias ve Wilson’un tesadüfen keşfettiği, evrenin bebeklik fotoğrafı olan bu harita, çoğunlukla tekdüze bir sıcaklık dağılımı gösterirdi. Ancak birkaç istisna vardı. Bunların en büyüğü ve en gizemlisi, Eridanus Takımyıldızı yönündeki devasa, anormal derecede soğuk bir bölgeydi: Eridanus Süperboşluğu. Milyarlarca ışık yılı genişliğinde, içinde neredeyse hiç galaksi veya madde bulunmayan, evrenin dokusundaki bir yara izi gibiydi. Bilim insanları buranın ne olduğunu tam olarak açıklayamıyordu. Paralel bir evrenin bizim evrenimize bıraktığı bir çürük müydü? Yoksa sadece istatistiksel bir anormallik mi?
    Aras, kendi anomalisinin vektörünü, CMBR haritasının üzerine bindirdi. Kalbi göğüs kafesini dövüyordu. Bir eşleşme olmamalıydı. Mümkün değildi. Biri, Cenevre'nin altında, bir protonun ömrünün saniyenin trilyonda birinden daha kısa bir anında gerçekleşen bir olaydı. Diğeri ise, on üç milyar yıl önce olmuş ve milyarlarca ışık yılı uzakta bulunan bir olaydı. ikisi arasında bir bağlantı olması, Albert Einstein'ın mezarında ters dönmesine neden olacak kadar temel fizik yasalarını, özellikle de lokalite (yerellik) ilkesini ihlal ederdi. Bir olayın başka bir olayı etkileyebilmesi için aralarında bir sinyal (en fazla ışık hızıyla) gitmeliydi.
    Ama eşleşme oradaydı. Mükemmeldi.
    Onun küçük, inatçı sinyali, tam olarak Eridanus Süperboşluğu'nun merkezini işaret ediyordu.
    Aras sandalyesine yaslandı. Nefesi kesilmişti. Bu, bir kalibrasyon hatası olamazdı. Bu, bir sistem artifaktı olamazdı. Bu, imkânsızın matematiksel kanıtıydı. Yerin altındaki bu makine, bir şekilde, zaman ve mekânın ötesinde, evrenin en gizemli yarasıyla kuantum dolanıklık içindeydi. Sanki bir gitarın teline vurduğunuzda, hiç dokunulmamış olmasına rağmen, okyanusun ötesindeki bir başka gitarın telinin de titreşmesi gibiydi.
    Aklına gelen fikir o kadar cüretkâr, o kadar deliceydi ki, bir an başının döndüğünü hissetti. Babasının sözü: “Evren bir şarkı söyler.”
    Ya bu sinyal, bir parçacığın bozunma imzası değilse? Ya bu, o şarkının bir notasıysa?
    Titreyen parmaklarla üçüncü bir programı çalıştırdı. Veri sonifikasyonu (veriyi sese çevirme) yazılımı. Genellikle süpernova verilerini veya kara deliklerin birleşmesini astronomların daha sezgisel anlaması için kullanılan bir araçtı. Ham veriyi, yani sinyalin frekansını, genliğini ve karmaşık iç yapısını temsil eden sayısal diziyi programa yükledi. Çıktı olarak ne alacağını bilmiyordu. Belki sadece statik bir cızırtı. Belki de kulak tırmalayan bir gürültü.
    Kulaklıklarını taktı. Kontrol merkezinin uğultusu bir anda kesildi ve yerini beklenti dolu bir sessizliğe bıraktı. Derin bir nefes aldı ve "Oynat" tuşuna bastı.
    ilk başta hiçbir şey yoktu. Sadece dijital bir sessizlik. Sonra, çok derinden, duyma eşiğinin sınırından gelen bir şey başladı. Bir cızırtı değildi. Bir gürültü değildi.
    Bir fısıltıydı.
    Sanki milyarlarca insan aynı anda, ama farklı dillerde, okyanusun dibinden fısıldıyordu. Ses katmanlıydı; altta, devasa bir varlığın nefes alıp verişi gibi ritmik bir uğultu vardı. Onun üzerinde, kırık cam parçalarının birbirine sürtmesi gibi ince, tiz sesler dans ediyordu. Ve hepsinin arasında, bir anlığına yakalayıp sonra kaybettiği, neredeyse müzikal bir melodi vardı. Hüzünlü, kadim ve akıl almaz derecede yalnız bir melodi.
    Aras gözlerini kapattı. Bu ses, tanıdık bir his uyandırıyordu. Annesinin ona dinlettiği, balinaların okyanusun derinliklerindeki şarkıları gibiydi. Ya da babasının laboratuvarında, elektrotları bir hastanın beynine bağlıyken duyduğu, düşüncelerin o ham, elektriksel fırtınası gibi. Bu, hayatın ve ölümün, maddenin ve hiçliğin sınırında bir yerlerden gelen bir sesti. Eridanus Boşluğu'ndan gelen bir fısıltı.
    Kulaklıklarından gelen ses o kadar hipnotize ediciydi ki, masasındaki monitörün sağ alt köşesinde beliren küçük bildirim kutusunu neredeyse fark etmiyordu. Gözlerini açtığında, fısıltı hâlâ kulaklarında çınlarken, ekrandaki mesaja odaklandı.
    Yeni bir e-posta.
    Bu tuhaftı. Gecenin bu saatinde, kişisel hesabına kim e-posta atardı ki? Üstelik gönderenin adresi, CERN'in veya herhangi bir akademik kurumun uzantısını taşımıyordu. Şifrelenmiş, izlenemez bir sunucudan geliyordu.
    Gönderen: idris <[classified]>
    Aras’ın kaşları çatıldı. Bu ismi tanımıyordu. Merakla e-postanın konusuna baktı ve kanının damarlarında buz kestiğini hissetti.
    Konu: Eridanus Fısıltısı
    imkansız. Bu terimi sadece on dakika önce, kendi kendine mırıldanarak kendisi uydurmuştu. Kimse bilemezdi. Hiç kimse.
    Kalbi, sanki göğüs kafesinden fırlayacakmış gibi atarken, titreyen bir parmakla fareye tıkladı. E-posta açıldı. içinde ne karmaşık bir metin, ne de bir dosya eki vardı. Sadece tek, basit bir cümle.
    “Duyduğun şey bir yankı değil, bir davetiyedir Dr. Kaan. Babanız da duymuştu.”
    Aras sandalyesinde donakaldı. Kulaklıklarından hâlâ o dünya dışı, imkânsız fısıltı sızıyordu. Kontrol merkezinin sessizliği artık huzur verici değil, mezar gibiydi. Monitörün soğuk ışığı yüzünü aydınlatırken, iki yıldır bastırmaya çalıştığı her şey -yas, öfke, şüphe ve o korkunç kaybolmuşluk hissi- bir anda anlam kazandı.
    Bu bir hayalet avı değildi. Bu bir takıntı değildi.
    Bu bir mirastı.
    Ve o, farkında bile olmadan, babasının bıraktığı yerden ilk adımı atmıştı. Bilimin güvenli limanından, fırtınalı bir okyanusa doğru.
    3 ...
  4. 3.
  5. Babanın Hayaleti
    Sessizlik.
    Aras Kaan'ın hayatında ilk defa, mutlak, ezici ve korkutucu bir sessizlik vardı. Kulaklıklarından sızan dünya dışı fısıltı durmuştu, ancak yankısı zihninin duvarlarında bir depremin öncü sarsıntıları gibi geziyordu. CERN Kontrol Merkezi’nin alçak frekanslı uğultusu, klimaların mekanik nefesi, sunucuların ritmik kalp atışı... Hepsi, monitördeki o tek cümlenin yarattığı boşluk tarafından yutulmuştu.
    “Duyduğun şey bir yankı değil, bir davetiyedir Dr. Kaan. Babanız da duymuştu.”
    Zaman, bir kuantum gözlemcisinin varlığıyla çöken olasılık dalgası gibi donmuştu. O an, Aras hem avcı hem de av olduğunu hissetti. Yıllardır peşinde olduğu o soyut, teorik ‘gerçeklik’, ilk defa ona adıyla seslenmiş ve gözünün içine bakmıştı. Ve babasının hayaleti, Toroslar'daki o isimsiz mezardan kalkıp, şifrelenmiş bir e-postanın içinde karşısına dikilmişti.
    ilk tepkisi, buz gibi bir mantık dalgası oldu. Bu bir aldatmacaydı. Sofistike, zalimce bir şaka. Belki de rakip bir araştırma grubunun, onun takıntısını bilen birinin psişik sabotajıydı. "Eridanus Fısıltısı" terimini kimse duymamıştı. Onu kendisi, sadece dakikalar önce, bu odanın yalnızlığında zihninde yaratmıştı. Bunun bilinmesinin tek bir yolu vardı: Bu odanın içinde bir "göz" vardı. Ya da daha korkuncu, zihninin içinde.
    Parmakları, sanki yabancı bir uzvu kontrol ediyormuş gibi klavyeye gitti. Eli "sil" tuşunun üzerinde gezindi. Bu deliliği yok edebilir, bu geceyi hiç yaşanmamış sayabilir, yarın Léa'ya gidip bir kalibrasyon hatası olduğuna kendini ikna edebilirdi. Güvenli, rasyonel, öngörülebilir dünyaya geri dönebilirdi. O dünyaya ki, acısı bile tanıdıktı.
    Ama yapamadı. Çünkü o cümlenin sonundaki o iki kelime, "Babanız da," basit bir şakadan daha derine inen, paslı bir kancaydı. Bu, onun kişisel cehenneminin şifresiydi.
    "Cevapla" düğmesine bastı. Ekranda boş bir metin kutusu belirdi. Ne yazabilirdi ki? "Siz kimsiniz?" çok basitti. "Bunu nereden biliyorsunuz?" çok acizceydi. Bir bilim adamı gibi davrandı. Kanıt istedi.
    Kime: idris <[classified]> Konu: Re: Eridanus Fısıltısı
    Tek bir kanıt gösterin.
    Kısa. Net. Meydan okuyan. "Gönder" tuşuna bastığı an, geri dönülmez bir yola girdiğini biliyordu. Sanki görünmez bir sözleşmeye imza atmıştı. Bir saniye sonra pişmanlık duydu, ama artık çok geçti. E-posta, dijital evrenin karanlık, izlenemez dehlizlerine doğru yola çıkmıştı.
    Cevabın saatler, belki de günler süreceğini düşündü. Bu tür gizemli figürler dramatik etkiyi severdi. Ama daha ayağa kalkamadan, monitörün köşesi tekrar parladı.
    Gönderen: idris <[classified]> Konu: Re: Re: Eridanus Fısıltısı
    Kanıt dışarıda aranmaz, Dr. Kaan. içeride bulunur. Babanızın dijital arşivine bakın. Kilitli klasörün adı: "Pandora'nın Provası". Şifre ise annenizin size söylediği son kelime.
    Aras'ın kanı yüzünden çekildi. Sandalyesine geri çöktü. Bu bilgi... Bu, kamuya açık bir bilgi değildi. Bu, kimsenin bilmediği, bilemeyeceği bir detaydı. Annesinin son sözü. Olaydan sonra, kurtarma ekibinden bir jandarma, ona annesinin naaşını tünelden çıkardıklarında, elinde babasının bir not defterini sımsıkı tuttuğunu söylemişti. Aras, o defteri morgda annesinin cansız elinden kendisi almıştı. Defterin son sayfasında, kan lekelerinin arasında, aceleyle karalanmış tek bir kelime vardı. Ne bir veda, ne bir sevgi sözcüğü. Anlaşılmaz, bağlam dışı bir kelime. Bir yer adı.
    Aşağıdan yukarıya, kanla yazılmış o kelime zihninde belirdi: "Sumeru".
    Kadim Budist mitolojisindeki, evrenin merkezinde duran kutsal dağın adı. Annesinin bir arkeolog olarak bu isme aşina olması normaldi. Ama neden son nefesinde bunu yazsındı? Aras bunu yıllarca bir hezeyan anına bağlamıştı. Şimdi ise, bu kelime, hiç tanımadığı birinden gelen bir e-postada, bir şifre olarak karşısına çıkıyordu.
    Titreyerek CERN’deki masasından kalktı. Kontrol odasının yapay ışığı altında her şey sahte, bir sahne dekoru gibi görünmeye başlamıştı. Gerçek olan tek şey, zihnindeki o kelime ve babasının yıllardır dokunulmamış dizüstü bilgisayarıydı.
    Cenevre'nin eteklerindeki küçük dairesine arabayla gitmek, bir rüyanın içinde araba kullanmak gibiydi. Yollar, ışıklar, diğer arabalar... Hepsi bir perdenin arkasından görünen bulanık şekillerdi. Zihni, iki yıl önceye, ailesinin ölüm haberini aldığı o ana, sonra da eşyalarını toplamak için gittikleri, anılarla dolu o eve kilitlenmişti. Babasının bilgisayarını ve birkaç sabit diski almış, ama onları hiç açmamıştı. Acı çok tazeydi. Bilimsel çalışmalarının arasında kaybolmuş babasının ve toprağın katmanları arasında yaşayan annesinin dijital hayaletleriyle yüzleşmeye hazır değildi. Şimdiye kadar.
    Dairesine girer girmez, doğrudan çalışma odasına yöneldi. Kitaplıklarının arasında, babasından kalan eşyaların durduğu kutuyu buldu. Kutunun içinden, eski model ama zamanına göre güçlü olan dizüstü bilgisayarı çıkardı. Tozlu yüzeyini sildi ve kapağını açtı. Güç düğmesine bastığında, makinenin fanları yılların sessizliğinden sonra isteksiz bir homurtuyla çalışmaya başladı.
    Ekranda, babasının her zaman kullandığı o sade masaüstü belirdi: Arka planda, Samanyolu'nun merkezini gösteren bir teleskop fotoğrafı. Aras bir an yutkundu. Dosya sistemini açtı. Yüzlerce klasör: "Nöral Ağlar", "Kuantum Bilinç Teorileri", "Yayınlanmış Makaleler"... Her şey tanıdık ve normaldi.
    Sonra onu gördü. Diğerlerinden farklı, üzerinde küçük bir kilit simgesi olan bir klasör. Adı, tüylerini diken diken etmeye yetti.
    "Pandora'nın Provası"
    idris'in söylediği gibi. Aras, fare imlecini klasörün üzerine getirdi ve çift tıkladı. Ekranda bir şifre istemi kutusu belirdi. Derin bir nefes aldı. Parmakları, sanki kutsal bir ayin gerçekleştiriyormuş gibi yavaşça hareket etti.
    S-U-M-E-R-U.
    "Enter" tuşuna bastı. Bir anlık bir duraksamadan sonra, kilitli klasör açıldı.
    içindeki, Aras'ın beklediği gibi düzenli araştırma notları veya makale taslakları değildi. Burası, babasının gizli, ham ve filtresiz zihniydi. Bir düzineden fazla video dosyası, yüzlerce ses kaydı ve "Gözlemler" adında tek bir metin belgesi.
    Tereddütle, en eski tarihli video dosyasına tıkladı. Ekranda babasının yüzü belirdi. Ama bu, Aras'ın hatırladığı o sakin, bilge adam değildi. Gözleri, evreni keşfetmiş bir çocuğun ateşiyle parlıyordu. Arkasındaki duvarda, Göbekli Tepe'nin T-şekilli sütunlarının ve Dendera'daki gizemli "lamba" rölyefinin büyük boy fotoğrafları asılıydı.
    "Video günlüğü, birinci gün," dedi Cihan Kaan'ın sesi, sanki başka bir zamandan fısıldıyordu. "Sanırım buldum. Her zaman yanıldığımız nokta buydu. Bilinci, beynin yarattığı bir yan ürün olarak gördük. Bir ilüzyon. Ya tam tersiyse? Ya beyin, bilinci yaratan bir organ değil de, onu alan, ona uyum sağlayan bir alıcıysa? Bir radyo gibi."
    Cihan ayağa kalkıp kameranın kadrajından çıktı ve Dendera rölyefini işaret etti. "Arkeologlar buna 'Dendera Lambası' diyor. Bir yılanın bir tür kozadan çıktığı sembolik bir anlatım olduğunu söylüyorlar. Annen Zehra, bunun bir plazma jeneratörünün şeması olduğunu düşünüyor. Ama ben daha fazlası olduğunu sanıyorum. Bu bir makine değil, bir süreç. Yılan, kundalini enerjisi. Koza, insan vücudu. Ve o 'lamba'... O, epifiz bezinin uyarılmasıyla ortaya çıkan biyolojik ışık, biyofotonlar. Mısırlılar elektriği değil, bilincin kendisini nasıl 'aydınlatacaklarını' çözmüşlerdi."
    Aras nefesini tutarak izliyordu. Sonraki videolarda, babasının teorisi daha da çılgın bir hal alıyordu. O, bu "bilinç alanının", tıpkı yerçekimi veya elektromanyetizma gibi evrenin temel bir kuvveti olduğuna inanıyordu. Ama bu alan, maddeyle değil, bilgiyle etkileşime giriyordu. Ona "Akaşik Alan" adını vermişti, Hindu mistisizminden ödünç aldığı bir terimdi.
    "Bu alanın bir yankısı var," diyordu Cihan başka bir videoda, yüzü şimdi daha endişeliydi. "Bir arka plan gürültüsü. Düşük frekanslı, yapısal bir sinyal. Onu EEG kayıtlarında, özellikle de derin meditasyon halindeki deneklerin teta dalgalarında görebiliyorum. Çok zayıf, ama orada. Kadim medeniyetler bunu biliyordu. Göbekli Tepe bir tapınak değil, Aras. O devasa T-sütunları, o hayvan kabartmaları... Onlar, bu frekansı yakalamak ve yükseltmek için tasarlanmış dev bir rezonans odası. Taşı, belirli bir frekansta titreştirmek için kullanıyorlardı. Ortak bir bilinç alanı yaratıp, Akaşik Alan'a bağlanıyorlardı. Onlar yıldızları seyretmiyorlardı, evrenin kendisini dinliyorlardı."
    Aras'ın elleri titremeye başladı. Düşük frekanslı, yapısal bir sinyal. Babası, CERN'deki milyonlarca dolarlık çarpıştırıcının değil, insan beyninin derinliklerinde aynı fısıltıyı duymuştu.
    Sonra annesinin, Zehra Kaan'ın ses kayıtlarına geçti. Güçlü, kendinden emin sesi, babasının teorik uçuşlarını toprağın somut gerçekliğine bağlıyordu.
    "...Cihan haklı," diyordu Zehra'nın sesi. "Toroslar'daki bu Hitit yerleşkesi, sandığımızdan çok daha eski. Katmanların altında, Göbekli Tepe ile aynı döneme ait bulgular var. Ve semboller... Her yerdeler. T-sütunlarındaki yılan ve turna motiflerinin aynısı. Ama burada farklı bir şey var. Bir uyarı. Rölyeflerin çoğunda, bu 'dinleyen' figürlerin etrafında başka figürler var. Onları izleyen, gölgelerde saklanan figürler. Sanki bu bilgiye ulaşanların her zaman bir de 'gözlemcileri' olmuş."
    En son ses kaydı, ölümlerinden sadece iki gün öncesine aitti. Cihan'ın sesi fısıltı gibiydi, korku ve heyecan birbirine karışmıştı.
    "Zehra haklıydı. Yalnız değiliz. Araştırmalarımız birilerinin dikkatini çekti. Bize 'Konsorsiyum' adını veren bir gruptan dolaylı yoldan tehditler alıyoruz. Onlar, bu bilginin açığa çıkmasını istemiyorlar. Amaçları aydınlanma değil, kontrol. Eğer Akaşik Alan gerçekse, eğer bilinç evrenin temel bir dokusuysa, onu manipüle edebilen, gerçekliği de manipüle edebilir. Düşünceleri, inançları, hatta anıları bile yeniden yazabilirler. Bu, Tanrı'yı oynamak değil. Bu, Tanrı'yı kodlamak. Pandora'nın kutusunu açmak üzereyiz, ama bu bir prova. Gerçek kutuyu onların eline geçmeden önce bizim bulmamız lazım..."
    Kayıt burada kesiliyordu.
    Aras, bilgisayarın başında kaskatı kesilmişti. Odadaki hava ağırlaşmış, duvarlar üzerine doğru geliyor gibiydi. Anne ve babası bir kaza sonucu ölmemişti. Susturulmuşlardı. Ve peşinde oldukları şey, akademik bir meraktan çok daha fazlasıydı. Evrenin en temel sırrını, bilincin doğasını ve onu kontrol etmek isteyen gölge bir gücü keşfetmişlerdi.
    O an, CERN'deki o küçük anomali, o "fısıltı", masumiyetini tamamen yitirdi. O, sadece bir veri noktası değil, bir cinayetin kanıtı, bir komplonun başlangıcı ve babasının ona uzattığı bir eldi.
    iki gün boyunca dairesinden çıkmadı. Uyuyamadı. Yiyemedi. Sadece babasının ve annesinin bıraktığı dijital kırıntıları birleştirdi. Notlar, denklemler, şemalar, kadim metinlere yapılan atıflar... Her şey iç içe geçiyordu: Kuantum dolanıklık, epifiz bezinin kalsifikasyonu, Sibirya şamanlarının ritüelleri, Dogon kabilesinin Sirius hakkındaki inanılmaz bilgisi, Platon'un Atlantis'i... Bu, tek bir kişinin aklını kaçırması değildi. Bu, iki parlak zekanın, farklı disiplinlerden gelerek aynı sonuca ulaştığı, dehşet verici bir tezdi.
    Üçüncü gün, perişan bir halde CERN'e döndü. Gözlerinin altı çökmüş, sakalları uzamıştı. Doğruca Léa'nın ofisine gitti.
    Léa onu gördüğünde ayağa fırladı. "Aras! Tanrım, iyi misin? Herkes seni merak etti."
    Aras kapıyı kapattı. "Léa, dinlemen lazım. O sinyal... O bir artifakt değil. O her şeyin başlangıcı."
    Yirmi dakika boyunca, nefes almadan anlattı. Komplodan, Konsorsiyum'dan veya cinayetten bahsetmedi. Sadece babasının teorilerinden, Akaşik Alan'dan, bilincin bir alıcı olmasından, kadim medeniyetlerin rezonatörlerinden bahsetti. Her cümlesi, kendisinin bile birkaç gün önce "saçmalık" diyeceği fikirlerle doluydu.
    Léa, onu sabırla, bir psikoloğun hastasını dinlediği o endişeli ama mesafeli ifadeyle dinledi. Aras sustuğunda, Léa masasının etrafından dolanıp elini nazikçe onun omzuna koydu.
    "Aras," dedi, sesi olabildiğince yumuşaktı. "Baban çok parlak bir adamdı. Annen de öyle. Onları kaybetmek... bunun ne kadar zor olduğunu hayal bile edemem. Bazen zihnimiz, başa çıkamadığı travmalarla savaşmak için karmaşık anlatılar yaratır. Senin zihnin, bildiği en iyi dilde, yani fizikte bir anlatı yaratıyor. Babanın işini, kendi işinle birleştirip onun anısını canlı tutmaya, belki de ölümüne bir anlam vermeye çalışıyorsun."
    "Bu bir anlatı değil, Léa! Kanıtlar var!"
    "Senin gördüğün kanıtlar, Aras. Lütfen," dedi Léa, ses tonu şimdi daha kararlıydı. "Yönetimle konuştum. Sana süresiz, ücretli bir izin ayarladım. Biraz dinlen. Toparlan. Cenevre'den uzaklaş biraz. Bir terapistle konuş belki de..."
    Aras, Léa'nın gözlerinde inanç değil, acıma gördü. Onu kaybetmişlerdi. Rasyonel, parlak meslektaşları gitmiş, yerine yas tutan, komplo teorileri üreten bir adam gelmişti. Yalnızdı. Tamamen yalnız.
    Tek bir kelime etmeden ofisten çıktı. Koridorlarda yürürken, meslektaşlarının meraklı bakışlarını üzerinde hissetti. Artık onlardan biri değildi. O, perdenin arkasını görmüştü ve bir daha asla sadece gölgelere bakarak yaşayamazdı.
    Dairesine döndüğünde, bilgisayarını açtı. Gelen kutusunda, idris'ten yeni bir e-posta vardı. Sadece birkaç saat önce gönderilmişti.
    Gönderen: idris <[classified]> Konu: Sonraki Adım
    Gerçeğin ilk katmanı acı verir, Dr. Kaan. Çünkü o, rahatlatıcı yalanların inşa ettiği her şeyi yıkar. Artık bir seçimin var: Yıkıntıların arasında oturup yas mı tutacaksın, yoksa babanın bitiremediği şeyi inşa etmeye mi başlayacaksın?
    Onlar artık seni izliyor. Baktığın yeri biliyorlar. Babanın yolu Toros Dağları'nda son buldu. Seninki, kıtaların birleştiği şehirde başlıyor.
    istanbul'a gel.
    Aras, pencereden dışarı, uzaktaki Alplerin karlı zirvelerine baktı. O zirveler, mantığın, bilimin ve bildiği her şeyin somut birer sembolüydü. E-posta ise, bilinmeyenin, tehlikenin ve imkânsız bir gerçeğin davetiyesiydi.
    Léa ona Cenevre'den uzaklaşmasını söylemişti. Haklıydı. Ama onun hayal ettiği şekilde değil.
    Aras, bir havayolu şirketinin web sitesini açtı.
    Kalkış: Cenevre (GVA) Varış: istanbul (IST)
    Tek yön.
    "Onayla" düğmesine bastığında, içinde garip bir huzur hissetti. Korku hâlâ oradaydı, ama artık onu felç etmiyordu. Artık bir amacı vardı. O, babasının hayaletini kovalamıyordu. O, babasının hayaleti olmuştu. Ve fısıltı, onu eve çağırıyordu.
    2 ...
  6. 4.
  7. Kıtaların Birleştiği Yer
    Ayrılış, bir tür cerrahi operasyondu. Aras, son kırk sekiz saattir Cenevre'deki dairesinde, hayatını bir bavula sığdırmaya çalışırken bunu düşünüyordu. Ama bu, kendine acıyan bir vedanın melankolisi değildi; bir savaş cerrahının, kangren olmuş bir uzvu kesip atarken hissettiği o soğuk, acımasız gereklilikti. Kestiği uzuv, kendi hayatıydı. Dr. Aras Kaan'ın hayatı. Parlak, gelecek vaat eden, saygın teorik fizikçi. O adam, o gece CERN'de o fısıltıyı duyduğunda ölmüştü. Şimdi geriye kalan, bir kaçağın, bir arayıcının ve belki de bir kurbanın hayaletiydi.
    Bavuluna sadece birkaç parça kıyafet koydu. Geri kalan boşluğu, hayatının asıl ağırlığı olan şeyle doldurdu: teknoloji. Babasının dizüstü bilgisayarını darbeye dayanıklı bir kılıfa sardı. Yanına, içleri babasının ve annesinin tüm dijital mirasıyla dolu, her biri askeri düzeyde şifrelenmiş üç harici sabit disk yerleştirdi. Bunlar artık onun kutsal emanetleriydi. Kuantum mekaniği kitaplarını, basılı makalelerini, ödüllerini geride bıraktı. Onlar eski dine aitti. Yeni dinin ayin kitapları, bu soğuk, metal kutulardı.
    Her hareketinde, paranoyanın soğuk nefesini ensesinde hissediyordu. Perdeyi her araladığında, sokağın karşısında park etmiş siyah bir Audi'yi fark ediyor, içinde birinin oturup oturmadığını seçmeye çalışıyordu. Dairesinden çıkan her komşusu, potansiyel bir gözlemciydi. Telefonunun ahizesinden gelen en ufak bir cızırtı, dinlendiğine dair bir işaretti. Babasının son ses kaydındaki o kelime beyninde çekiç gibi vuruyordu: Konsorsiyum. Bu kelimenin ne anlama geldiğini bilmiyordu ama gölgesinin ne kadar büyük olabileceğini artık tahmin edebiliyordu. Varlıkları, bir kara deliğin varlığının etrafındaki yıldızların hareketinden anlaşılması gibi, sadece etkileriyle hissediliyordu. Ve şimdi, o kara deliğin olay ufkuna doğru çekiliyordu.
    Cointrin Havalimanı'na giden taksideyken, Cenevre Gölü'nün sakin, mavisi huzur vermiyordu artık. Şehrin düzenli, temiz sokakları, kusursuz binaları, her şey bir illüzyonun parçası gibiydi. insanlığın, evrenin vahşi, kaotik gerçekliğinin üzerine örttüğü ince, medeni bir zar. O, bu zarın altındaki korkunç gerçeği görmüştü ve şimdi bu sahte düzenden kaçıyordu.
    Havalimanı, organize bir kaosun merkeziydi. Güvenlik kontrollerinden geçerken, sırt çantasındaki bilgisayar ve disklerin X-ray cihazından geçtiği her saniye kalbi duracak gibi oluyordu. Bir an, bir güvenlik görevlisinin onu kenara çekip, "Bir saniye bekleyin, Dr. Kaan," demesini bekledi. Ama demedi. Kimse onu durdurmadı. Belki de henüz değil. Belki de ipini biraz daha serbest bırakıyorlardı, nereye gideceğini, kiminle buluşacağını görmek için. O, artık bir yemdi.
    istanbul uçağına bindiğinde, kendini bir mülteci gibi hissetti. Pencereden, bulutların arasında kaybolan Alplerin beyaz zirvelerine son kez baktı. Mantığın ve rasyonel düşüncenin kaleleri orada, geride kalıyordu. Uçak doğuya, mantığın yerini mite, bilimin yerini büyüye bıraktığı topraklara doğru ilerliyken, Aras kulaklıklarını takıp babasının ses kayıtlarından birini daha dinlemeye başladı. Bu kez, babası felsefi bir tonda konuşuyordu.
    "…Zaman doğrusal değil, Zehra. Bu en büyük yanılgımız. Zaman, bir mekân gibi. Her an, sonsuza dek var olmaya devam ediyor. Biz sadece bilincimizin feneriyle o mekânda doğrusal bir patikada yürüdüğümüzü sanıyoruz. Ama kadim insanlar bunu biliyordu. 'An'ın içinde yaşamak' dedikleri şey, bir new-age sloganı değil, bir kuantum gerçeğiydi. Eğer bilincini doğru frekansa ayarlayabilirsen, o mekânda gezinebilirsin. Geçmişin yankılarını duyabilir, geleceğin fısıltılarını hissedebilirsin. Tarih, bir olaylar zinciri değil, birbiri içine geçmiş, hâlâ titreşen anıların bir senfonisidir."
    Uçak alçalmaya başladığında, bulutların altından beliren manzara, babasının sözlerini doğrular gibiydi. Cenevre'nin düzenli, geometrik yapısının yerini, bir tepeden diğerine, bir vadiden diğerine akmış, durmuş ve katılaşmış bir lav gibi yayılan devasa bir şehir almıştı. istanbul. Nehirler gibi kıvrılan yollar, birbiri üzerine tırmanmış binalar, tarihin katmanları gibi yükselen tepeler. Ve her şeyin ortasında, bir gümüş bıçak gibi parlayan Boğaziçi. Burası, bir şehir plancısının değil, tarihin kendisinin tasarladığı bir şehirdi. Avrupa ve Asya'nın sadece coğrafi olarak değil, zamansal ve kültürel olarak da iç içe geçtiği, tektonik bir birleşme noktası.
    Havalimanının pasaport kontrolünden geçtiği an, yeni dünyanın havasını içine çekti. Bu, sadece farklı bir iklimin havası değildi. Bu havada, binlerce yıllık imparatorlukların tozu, denizin tuzu, milyonlarca insanın koşuşturmasının teri, kavrulmuş kestanenin ve közlenmiş mısırın tatlı kokusu vardı. Ve her şeyin üzerinde, şehrin ruhu gibi gökyüzünde yankılanan bir ses: ikindi ezanı. Minarelerden yükselen o melodik çağrı, Aras'ın alışık olduğu kilise çanlarının düzenli, matematiksel ritminden farklıydı. Bu seste bir hasret, bir yakarış, zamanın kendisi kadar eski bir davet vardı.
    Kendini bir anda savunmasız ve kaybolmuş hissetti. CERN'de, evrenin sırlarını çözdüğünü sanan adam, şimdi bu kaotik şehrin gürültüsü içinde yönünü bulamayan bir çocuk gibiydi.
    Telefonu titredi. idris'ten yeni bir mesaj. Beklediği gibi bir adres veya buluşma noktası değildi.
    "Şehrin nabzını dinle. Eski kelimelerin yeni bir hayat bulduğu, kâğıdın silikondan daha fazla anı sakladığı yeri hisset. Akşam ezanını bekle. Beyazıt Meydanı'na yakın ol."
    Aras, bu şifreli mesajın yarattığı çaresizlikle bir taksiye atladı. "Sultanahmet'e, lütfen," dedi, turistlerin sığındığı o tanıdık limanı seçerek. Küçük, mütevazı bir otele yerleşti. Odasının penceresi, dar bir sokağa ve karşıdaki eski bir ahşap evin cumbalı pencerelerine bakıyordu. O an, CERN'deki steril, manzaralı ofisinin ne kadar uzak ve anlamsız olduğunu fark etti.
    Zaman geçmek bilmiyordu. Akşam ezanına saatler vardı. Bu bekleyiş, idris'in planının bir parçası mıydı? Onu sabırsızlığın ve belirsizliğin içinde yoğurarak, zihninin o rasyonel kabuğunu kırmaya mı çalışıyordu? Aras, babasının bilgisayarını açtı. Ekranda, Dendera'daki rölyefin fotoğrafı vardı. Birkaç gün önce Cenevre'de baktığında, ona sadece antik bir gizem gibi görünen bu resim, şimdi bu eski şehrin odasında, pencereden sızan ezan sesleri eşliğinde farklı bir anlam kazanıyordu. Belki de babası haklıydı. Belki de bu kadim insanlar, bizim unuttuğumuz bir şeyi biliyorlardı. Ve belki de o bilgi, bu şehrin taşlarında, sokaklarında, havasında hâlâ saklıydı.
    Akşam ezanı okunmaya başladığında, şehrin üzerine hüzünlü ama huzurlu bir örtü serildi. Tam o anda telefonu tekrar titredi. Bu kez bir adres vardı. Bir sokak adı ve bir numara. Altında tek bir not: "Sahaflar Çarşısı. Avludaki çınarın altı."
    Aras, Kapalıçarşı'nın labirent gibi sokaklarına daldı. Turist kalabalığı, dükkânlardan bağıran satıcılar, baharat ve deri kokuları... Her şey bir rüyanın parçası gibiydi. Adresi bulmakta zorlandı. Sanki aradığı yer, bu dünyanın bir parçası değilmiş gibi, kendini gizliyordu. Sonunda, iki dükkânın arasındaki dar bir geçidi fark etti. Geçitten geçtiğinde, kendini zamanın unuttuğu bir avluda buldu. Ortada, gövdesi asırların yorgunluğunu taşıyan dev bir çınar ağacı vardı. Ağacın etrafına dizilmiş küçük masalarda insanlar çay içip sohbet ediyordu. Ve avlunun bir köşesinde, aradığı yeri gördü: Ahşap tabelasında eski bir kaligrafiyle "irfan Sahaf" yazan küçük bir dükkân.
    içerisi, bir bilgi mağarasıydı. Yerden tavana kadar uzanan raflar, deri ciltli, mermer desenli, bez kaplı binlerce kitapla doluydu. Havada, eski kâğıdın, kurumuş mürekkebin ve derinin o eşsiz, tatlı kokusu vardı. Bir köşede pirinç astrolablar parlıyor, duvarlarda Osmanlıca hat sanatının en güzel örnekleri ve unutulmuş imparatorlukların haritaları asılı duruyordu. Burası CERN'in tam antiteziydi. Orada bilgi, steril sunucularda yaşayan soğuk, dijital birler ve sıfırlardan ibaretti. Burada ise bilgi, yaşayan, nefes alan, dokunulabilen bir varlıktı.
    Tezgâhın arkasında, küçük bir taburede oturan bir adam vardı. Aras, yaşını tahmin edemedi. Altmışında da olabilirdi, yüz altmışında da. Üzerinde sade, bej rengi bir keten gömlek ve yelek vardı. Beyaza çalan sakalı göğsüne iniyordu. Ama onu asıl farklı kılan, gözleriydi. Gözleri, avludaki çınar ağacı kadar yaşlı, ama bir çocuğunki kadar berrak ve meraklı bakıyordu. Sakin bir okyanusun derinliklerini taşıyan bu gözlerde, ne bir yargı ne de bir acele vardı. Sadece mutlak bir mevcudiyet.
    Adam, Aras'ı görünce gülümsedi. Sanki onu yıllardır tanıyor ve her gün bu dükkânda bekliyordu.
    "Hoş geldin, Aras Bey," dedi, sesi ne kalın ne de inceydi, ama tınısı odadaki bütün kitapların bilgeliğini taşıyor gibiydi. "Yolculuğun rahat geçti mi?"
    Aras şaşkınlıkla kekeledi. "Siz... Siz misiniz idris?"
    Adam güldü. "isimler, giydiğimiz elbiseler gibidir. Bazen idris derler, bazen başka bir şey. Önemli olan elbise değil, içindeki. Lütfen, şöyle buyurun." Tezgâhın yanındaki küçük, ahşap bir sandalyeyi işaret etti ve ona bir bardak çay ikram etti.
    Aras oturdu ama rahatlayamadı. Zihnindeki binlerce soru bir sel gibi hücum ediyordu. "Siz kimsiniz? Bütün bunları, babamı, annemi, o sinyali... nereden biliyorsunuz? Beni neden buraya çağırdınız?"
    idris çayından bir yudum aldı ve bardağını tabağa koydu. Çıkan ses, dükkânın sessizliğinde bir çan gibi çınladı. "Çok fazla soru, genç adam. Ve hepsi de 'ben' ve 'sen' ile ilgili. Oysa asıl soru 'ne' ve 'neden' olmalı. Kim olduğumun önemi yok. Bir rehberim, diyelim. Babanızın ve annenizin kim olduğunu ise sizden daha iyi biliyor olabilirim. Onlar, bu çağın en cesur kâşifleriydi. Sadece toprağın veya nöronların değil, gerçekliğin kendisinin haritasını çıkarmaya çalıştılar. Ve haritada canavarların olduğu bir bölgeye girdiler."
    "Konsorsiyum," diye fısıldadı Aras.
    idris başını salladı. "isimlerden bir tanesi. Kendilerine tarih boyunca farklı isimler verdiler. Ama amaçları hep aynıydı: Kontrol. Onlar, evrenin o büyük şarkısını, yani senin 'fısıltı' dediğin şeyi, insanlığın duymasını istemezler. Çünkü o şarkıyı duyan insan, zincirlerinden kurtulur. Sorgulamaya başlar. Onlar ise sorgulayan değil, itaat eden bir insanlık isterler. Bu yüzden o şarkıyı, o fısıltıyı bir gürültüye çevirmek, onu kendi istedikleri gibi yayınlayan bir radyo istasyonuna dönüştürmek istiyorlar. Senin CERN'de gördüğün şey, onların bu devasa teknolojik barajı kurma çabalarının sadece küçük bir sızıntısı."
    Aras'ın zihni, bu devasa komployu kavramaya çalışıyordu. "Ama nasıl? Gerçekliği nasıl kontrol edebilirler?"
    "Babanızın en çok yaklaştığı yerden," dedi idris. Raftan eski, deri kaplı bir anatomi kitabı aldı ve sayfasını açtı. Ortasında, insan beyninin detaylı bir çizimi vardı. Parmağıyla beynin merkezindeki o küçük, çam kozalağı şeklindeki organı işaret etti. "Epifiz bezi. Senin meslektaşların buna 'atrofiye uğramış bir göz' der. Sadece melatonin salgılar, uyku döngünü ayarlar. Ne kadar da sıkıcı bir tanım, değil mi?"
    idris, Aras'ın gözlerinin içine baktı. "Oysa bu, bir göz. Ama dışarıyı değil, içeriyi gören bir göz. Senin 'gerçeklik' dediğin şeyin, bilincinin yarattığı bir hologram olduğunu düşün. Bu hologramın yansıtıldığı bir perde var. işte bu küçük organ, o perdenin arkasına bakabilen, yansıtıcının kendisine dönebilen bir kapıdır. Bir 'yıldız kapısı', eğer istersen. Doğru şekilde aktive edildiğinde, sadece Akaşik Alan'ı, yani o fısıltıyı duymakla kalmaz, aynı zamanda onu etkileyebilirsin. Madde, enerjinin yoğunlaşmış halidir. Enerji ise bilginin. Bilgiyi değiştirebilen, maddeyi de değiştirebilir."
    Duraksadı ve devam etti. "Ama bu kapı kireçlenmiş durumda. Modern insanın kapısı, korkuyla, materyalizmle, içtiğiniz sudaki florürden yediğiniz işlenmiş gıdaya kadar her şeyle kireçlenmiş. Konsorsiyum'un en büyük başarısı budur. insanlığı, kendi içlerindeki tanrısal potansiyele karşı körleştirdiler. Biyolojik yıldız kapılarını kilitlediler ki, kendi teknolojik kapılarını tek seçenek olarak sunabilsinler."
    Aras, duydukları karşısında sersemlemişti. Bütün o komplo teorileri, ezoterik inançlar, babasının "saçmalık" olarak gördüğü fikirler, bu yaşlı adamın ağzında, korkutucu bir mantık silsilesiyle birleşiyordu. Fizik, biyoloji, tarih, mitoloji... hepsi aynı yapbozun parçalarıydı.
    "Peki... benden ne istiyorsunuz?" diye sordu Aras, sesindeki çaresizliği gizleyemeden.
    idris, yerinden kalkıp dükkânın loş bir köşesine gitti. Elinde, ne kitaba ne de bir alete benzeyen, pirinçten yapılmış, iç içe geçmiş halkalardan oluşan karmaşık bir nesneyle döndü. Bir tür usturlaba benziyordu ama çok daha karmaşıktı. Yüzeyinde, tanıdık takımyıldızların yanı sıra, Aras'ın hiç görmediği semboller ve geometrik desenler vardı.
    Nesneyi Aras'ın önüne koydu. Metal, dokunulmamasına rağmen ılık gibiydi.
    "Baban," dedi idris, "fısıltıyı zihniyle, denklemlerle anlamaya çalıştı. Annen, onu toprakta, taşlarda, tarihin izlerinde aradı. ikisi de haklıydı, ama eksiktiler. Bu denklemi tamamlayacak olan üçüncü bir unsur var: bizzat kendin."
    Elini usturlabın üzerine koydu. "Bu yolculukta zihnin senin hem en iyi dostun hem de en büyük düşmanın olacak. Onu bir araç olarak kullanmayı öğrenmelisin, efendin olmasına izin verme. Bu alet, bir başlangıç noktası. Babanın denklemlerini ve annenin haritalarını, senin biyolojik frekansınla birleştirecek bir anahtar. Fısıltıyı duymak için ilk notayı bulmana yardım edecek."
    Aras, karmaşık nesneye bakakaldı. "Ne yapmam gerekiyor?"
    idris'in gözlerinde gizemli bir pırıltı belirdi. "Önce, dinlemeyi öğrenmelisin. Ama sadece kulaklarınla değil. Bütün varlığınla. Ve şunu asla unutma," dedi, kapıya doğru yürürken. "Bu şehrin fısıltılarını dinleyen tek akıllı yaşam formu sen değilsin. Bazıları taştan daha eskidir ve insanları pek sevmezler."
    Bu son cümle, havada asılı kaldı. Bir tehdit miydi, bir uyarı mı, yoksa sadece bir bilgi kırıntısı mı, Aras anlayamadı. idris avlunun alacakaranlığında kaybolurken, Aras dükkânın ortasında, elinde imkânsız bir nesneyle tek başına kalmıştı. istanbul'un kadim ruhu, etrafını bir sis gibi sarmıştı ve Aras, bilimin güvenli kıyılarından ne kadar uzağa sürüklendiğini ilk defa dehşetle fark etti. Yolculuk, daha yeni başlıyordu.
    1 ...
  8. 5.
  9. Taştan ve Fısıltıdan Olanlar
    Zaman, irfan Sahaf'ın kapısının ardında farklı bir fizik yasasına tabi gibiydi. Dışarıda, Kapalıçarşı'nın damarlarında akan insan seli, akşamın alacakaranlığıyla birlikte yavaş yavaş çekiliyor, geriye günün yorgunluğunu ve satılamamış malların hayal kırıklığını bırakıyordu. Ama dükkânın içinde, tozlu rafların ve binlerce kitabın sessiz tanıklığında, zaman birikmiş, katmanlaşmış ve neredeyse dokunulabilir bir hale gelmişti. Aras, elinde tuttuğu pirinç nesneye bakarken, bu birikmiş zamanın ağırlığını avucunun içinde hissedebiliyordu.
    idris gitmişti. Bir veda ya da bir sonraki buluşmaya dair bir ipucu bırakmadan, avlunun gölgelerinde bir duman gibi eriyip kaybolmuştu. Geriye sadece bu imkânsız nesne, bir bardak soğumuş çay ve havada asılı kalan o son, rahatsız edici cümle kalmıştı: “Bu şehrin fısıltılarını dinleyen tek akıllı yaşam formu sen değilsin. Bazıları taştan daha eskidir ve insanları pek sevmezler.”
    Aras, bir fizikçiydi. Onun dünyası ölçülebilir, test edilebilir, denklemlerle ifade edilebilir verilerden oluşuyordu. Elindeki nesne ise bu dünyanın tüm kurallarına bir hakaretti. Bir usturlaba benziyordu, evet. Ama iç içe geçmiş halkaları, bilinen hiçbir astronomik veya matematiksel mantığa uymuyordu. Yüzeyindeki semboller, ne Yunan ne Arap ne de Babil takımyıldızlarına benziyordu. Bazıları, bir hücrenin mitoz bölünmesini andıran biyomorfik şekiller, bazıları ise sanki bir ses dalgasının katılaşmış hali gibi duran titreşimli desenlerdi.
    Nesneyi gözüne yaklaştırdı. Pirinç yüzey, loş ışıkta bile sanki kendi içinden gelen bir parıltıya sahipti. Halkaları parmağıyla hareket ettirmeye çalıştı, ama kımıldamadılar. Sanki tek bir katı parçadan dökülmüş gibiydiler. Ancak Aras, gözünü kısıp dikkatle baktığında, halkaların birleştiği yerlerde neredeyse algılanamaz, mikroskobik bir hareket olduğunu fark etti. Bir hareket değil, bir titreşim. Sanki nesne, duyulamayan bir frekansta sürekli olarak rezonans halindeydi.
    Bu bir makine değildi. Bir alet de değildi. Bu, Aras’ın daha önce hiç karşılaşmadığı bir madde formuydu. Belki de bir tür programlanabilir madde, ya da kuantum düzeyde çevresiyle sürekli etkileşim halinde olan bir rezonatör. Babasının notlarında okuduğu, sesin madde üzerindeki etkisini inceleyen ‘simatik’ (cymatics) bilimiyle ilgili teoriler aklına geldi. Belirli frekansların, kum taneciklerini veya su damlalarını nasıl karmaşık geometrik desenlere sokabildiğini gösteren deneyler. Ya bu nesne, sadece bir frekansın değil, karmaşık bir bilgi paketinin, bir düşüncenin, bir ‘fısıltının’ maddeye bürünmüş hali ise?
    Dükkândan dışarı adım attığında, şehir ona farklı görünmeye başladı. Artık sadece binalardan, sokaklardan ve insanlardan oluşan bir yer değildi. idris’in sözleri, zihnine yeni bir filtre takmıştı. Her köşe başında, her karanlık geçitte, her eski çeşmenin yosunlu taşında bir potansiyel görüyordu. Bir potansiyel tehlike.
    “Bazıları taştan daha eskidir…”
    Bu ne anlama geliyordu? Metaforik bir anlatım mıydı, yoksa kelimenin tam anlamıyla mı konuşuyordu? Aras’ın bilimsel zihni, olası açıklamaları sıralamaya çalıştı. Belki de şehrin altında yaşayan, bilinmeyen ekstremofil organizmalardan bahsediyordu. Ya da belki de, babasının teorilerinde bahsettiği o paralel boyutlarda yaşayan, bizim gerçekliğimize sızabilen varlıklardı. Babası onlara "Akaşik parazitler" adını vermişti; bilincin aurasına yapışan, korku, öfke, şüphe gibi negatif duygularla beslenen enerjetik varlıklar. Halk arasında onlara verilen isim daha basitti: Cinler.
    Aras bu düşünceyi zihninden atmaya çalıştı. Bu, bilimin değil, folklorun alanına giriyordu. Ama sonra CERN'deki o sinyal aklına geldi. O da bilimin sınırlarının dışındaydı. Babasının ve annesinin ölümü de öyle. Belki de folklor dediği şey, insanlığın binlerce yıldır bu ‘parazitlerle’ olan etkileşimlerini açıklamak için bulduğu, zamanla mitlere dönüşmüş bir savunma mekanizmasıydı.
    Sultanahmet'e doğru geri yürürken, her zamanki turist kalabalığı bu kez ona farklı bir his veriyordu. Artık sadece insanlar değillerdi. Onlar, birer enerji kaynağıydı. Kahkahaları, telaşları, hayranlıkları, hayal kırıklıkları... Hepsi, görünmez bir okyanusa yayılan dalgalardı. Ve eğer avcılar varsa, bu okyanus onlar için zengin bir avlanma sahası olmalıydı.
    O an hissetti.
    Ensesindeki tüyleri diken diken eden, ani bir soğukluk. Birinin onu izlediği hissi. Ama bu, Cenevre'deki o siyah Audi'nin yarattığı somut, fiziksel bir takip hissi değildi. Bu daha derindi. Sanki birisi, derisinin altından, doğrudan zihnine bakıyordu.
    Yavaşça arkasını döndü. Kalabalık her zamanki gibi akıyordu. Ama bir anlığına, Ayasofya'nın devasa siluetinin önündeki bir sütunun gölgesinde, bir figür gördüğünü sandı. Uzun, ince, orantısız bir figür. Normal bir insanın duramayacağı kadar eğik duran, sanki eklemleri yanlış yerlerdeymiş gibi görünen bir karaltı. Gözleri o noktaya odaklandığı an, karaltı bir duman gibi dağılıp yok oldu. Geriye sadece taş sütunun soğuk gölgesi kalmıştı.
    Aras'ın kalbi hızla çarpıyordu. Bu bir hayal miydi? Yorgunluk ve paranoyanın bir oyunu mu? Ama o his, o buz gibi dokunuş, çok gerçekti.
    Yoluna devam etti, adımlarını hızlandırdı. Ama artık yalnız olmadığını biliyordu. Onu fark etmişlerdi. Elindeki o pirinç nesne, karanlıkta yanan bir fener gibiydi ve etrafına sadece güveleri değil, başka şeyleri de çekiyordu. Oteline yaklaştığı dar sokaklardan birinde, bu kez daha belirgin bir şey oldu. Kulağının dibinde, bir fısıltı duydu. Ama bu, CERN'de duyduğu o yapısal, neredeyse matematiksel fısıltı değildi. Bu, alaycı, tıslayan bir sesti. Ezanın melodisini taklit ediyor, ama notaları bozuyor, armoniyi bir kakafoniye çeviriyordu. Sanki birisi, kutsal bir şarkıyı alıp ona küfrediyordu.
    Aras koşmaya başladı. Otel odasının kapısını arkasından kilitlediğinde nefes nefeseydi. Sırtını kapıya yaslayıp yere çöktü. Elindeki pirinç usturlap, sanki o kötücül enerjiyi emmiş gibi, dokunulamayacak kadar soğuktu.
    Bu bir sınavdı. idris, onu sadece bir komplo hakkında bilgilendirmek için çağırmamıştı. Onu bu savaşın içine atmıştı. Ve ilk kuralı öğreniyordu: Bu savaşta, en büyük düşmanı dışarıdaki gölgeler değil, içindeki korkuydu. O parazitler, korkuyla besleniyordu. Korktuğu an, onlara kapıyı açmış oluyordu.
    Ertesi gün, Aras dükkâna geri döndü. Yüzü solgun, gözleri uykusuzdu. idris, sanki hiç ayrılmamış gibi, aynı taburede oturmuş, eski bir kitabı onarıyordu. Aras'ı görünce başını kaldırdı. Gözlerinde ne bir şaşkınlık ne de bir merak vardı. Sadece bilgelik dolu bir anlayış.
    "Gecen hareketli geçmiş anlaşılan," dedi sakince.
    "Beni yem olarak kullandınız," dedi Aras, sesindeki öfkeyi bastırmaya çalışarak. "Onların dikkatini çekmem için beni oraya gönderdiniz."
    "Yem değil, Dr. Kaan. Olta," diye düzeltti idris. "Bir balıkçının, denizde balık olup olmadığını anlamak için oltasını suya atması gerekir. Sen, bu şehrin görünmez okyanusuna atılan oltaydın. Ve görünen o ki, denizde hayat var."
    "Hayat mı? Onlar... Onlar saf bir kötülük gibiydi. Alaycı, nefret dolu."
    "Kötülük, göreceli bir kavramdır," dedi idris. "Bir aslan, bir ceylanı avladığında kötü müdür? O sadece doğasını takip eder. O varlıklar da öyle. Onlar, bizim gerçekliğimizin bir alt katmanında, bir yankı boyutunda yaşarlar. Bizim güçlü duygularımız, özellikle de korku ve öfke, onların boyutuna sızar ve onlar için bir besin kaynağı olur. Binlerce yıldır bizimle birlikte evrimleştiler. Onlar, insanlığın gölgesidir. Ne zaman bir yerde büyük bir acı, büyük bir savaş, büyük bir korku yaşansa, onlar oraya üşüşürler. Ve bu şehir... Bu şehir, büyük acıların ve büyük zaferlerin başkentidir. Toprağı, anılarla ve duygularla doludur. Onlar için bir ziyafet sofrasıdır."
    Aras, elindeki nesneyi tezgâhın üzerine koydu. "Bu şey... Onları çekti."
    "Hayır," dedi idris. "Bu şey, senin onları fark etmeni sağladı. Onlar her zaman oradaydı. Ama sen, bir radyo gibi, sadece tek bir istasyona, yani fiziksel dünyaya ayarlıydın. Bu Anahtar, senin frekans aralığını genişletti. Artık diğer istasyonlardan gelen parazitleri de duyabiliyorsun. Şimdi öğrenmen gereken, o parazitleri filtreleyip, asıl yayını, yani o ilk fısıltıyı net bir şekilde duymak."
    "Nasıl?" diye sordu Aras çaresizce. "Ben bir bilim adamıyım, bir şaman değil."
    "Bilim ve büyü, aynı dağın iki farklı yamacından zirveye tırmanmaya benzer," dedi idris, ayağa kalkarak. "Yolları farklıdır ama vardıkları yer aynıdır: Gerçeğin özü. Baban bunu denklemlerle yapmaya çalıştı. Sen, denklemlerle deneyimi birleştireceksin. Şimdi, zihninin o gürültülü kısmını, her şeyi analiz etmeye, kategorize etmeye, yargılamaya çalışan o bilim adamını susturman gerekiyor."
    idris, Aras'ı dükkânın arkasındaki küçük, penceresiz bir odaya götürdü. Odada sadece bir kilim ve birkaç minder vardı. "Otur," dedi. Aras mindere oturdu. idris, pirinç Anahtar'ı onun önüne koydu.
    "Gözlerini kapat. Nefesini dinle. Sadece al ve ver. Düşünceler gelecek, bırak gelsinler. Onlara tutunma, onları yargılama. Onlar, nehrin üzerindeki yapraklar gibi, bırak akıp gitsinler."
    Aras denedi. Ama zihni bir fırtına gibiydi. Dünkü karaltı, tıslayan fısıltı, babasının yüzü, CERN'deki monitörler... Her şey birbirine giriyordu.
    "Yapamıyorum," dedi birkaç dakika sonra. "Zihnim susmuyor."
    "Çünkü onu susturmaya çalışıyorsun," dedi idris'in sakin sesi. "Ateşi ateşle söndüremezsin. Zihni, zihinle yenemezsin. Ona odaklanacak bir şey ver. Anahtar'a odaklan."
    "Ama gözlerim kapalı."
    "Fiziksel gözlerinle değil. Üçüncü gözünle. Babanın sana anlattığı o kapıyla. Sadece onun varlığını hisset. Önünde duran o nesnenin ağırlığını, soğukluğunu, titreşimini hisset. Bırak, zihnindeki tüm gürültüyü bir paratoner gibi üzerine çeksin."
    Aras tekrar denedi. Bu kez farklı bir yaklaşım benimsedi. Savaşmayı bıraktı. Sadece hissetmeye çalıştı. Nefes alıp verdikçe, zihnindeki o fırtına dinmeye başladı. Düşünceler hâlâ oradaydı, ama artık merkezde değillerdi. Merkeze, Anahtar'ın o sessiz, titreşen varlığı yerleşmişti.
    Ve sonra, bir şey oldu.
    Bilinçli bir eylem değildi. Sanki bir kilit, paslı yuvasında dönmüştü. Aras, bir anlığına, gördü.
    Gözleri kapalıydı ama zihninin perdesinde bir görüntü oluştu. Artık dükkânın arka odasında değildi. Şehrin üzerinde, bir kuş gibi süzülüyordu. Ama gördüğü şehir, binalardan ve sokaklardan oluşmuyordu. Burası, bir ışık ve enerji ağıydı. Ayasofya, Sultanahmet Camii, Süleymaniye... her biri, toprağın derinliklerinden gökyüzüne yükselen devasa ışık sütunlarıydı. Bu sütunlar, yerin altında, parlak nehirler gibi akan enerji hatlarıyla, yani ley hatlarıyla birbirine bağlıydı. Şehir, yaşayan, nefes alan dev bir devre kartı gibiydi.
    Sonra o karanlık düğümleri gördü. Enerji ağının üzerinde, ışığı emen, etraflarındaki akışı bozan ur benzeri, karanlık noktalar. Dün gece gördüğü parazitler. Onlar, bu ışık nehirlerinin kenarlarında pusuya yatmış, zayıf ve korkmuş enerjilerden beslenen yırtıcılardı.
    Ve hepsinin ötesinde, bu ışık ağının ve karanlık düğümlerin arkasında, her şeyi kaplayan o arka plan titreşimini hissetti. CERN'de duyduğu fısıltı. Ama bu kez bir fısıltı değil, evrenin kendisinin temel rezonansıydı. Her şeyin bağlı olduğu o sonsuz, sakin ve güçlü OM sesi. O, bir anlığına, babasının "Akaşik Alan" dediği okyanusa bir parmağını dokundurmuştu.
    Vizyon, geldiği gibi aniden kayboldu. Aras, gözlerini açtığında kendini yine o küçük, loş odada buldu. Ter içindeydi ve kalbi deli gibi atıyordu. Ama bu kez korkudan değil, hayranlıktan. inanılmaz bir şeyi başarmıştı.
    idris, kapının eşiğinde duruyordu. Yüzünde bilge bir gülümseme vardı. "Hoş geldin," dedi. "Artık dinlemeyi öğrendin. Şimdi, o şarkıdaki belirli bir notayı bulma zamanı."
    Yaşlı adam, Aras'ın önüne eski bir istanbul haritası serdi. Ama bu, turistik bir harita değildi. Üzerinde, Aras'ın vizyonunda gördüğü o ley hatları ve güç merkezleri işlenmişti. idris'in parmağı, bilinen büyük camilerin biraz uzağında, daha küçük bir noktayı işaret etti.
    "Yerebatan Sarnıcı," dedi. "Romalılar onu şehrin su ihtiyacını karşılamak için inşa ettiklerini sandılar. Ama asıl amacı farklıydı. Su, hafızayı ve enerjiyi en iyi depolayan elementlerden biridir. O sarnıç, yüzlerce yıldır bu şehrin dualarını, korkularını, zaferlerini ve acılarını biriktiren dev bir bataryadır. Ve o bataryanın içinde, diğerlerinden farklı titreşen bir yer var."
    Parmağı, sarnıcın en dibindeki, ters duran Medusa başlarından birini gösteriyordu.
    "Görevin bu," dedi idris. "Oraya git. Kalabalığın gürültüsünü, parazitlerin fısıltılarını ve kendi zihninin şüphesini filtrele. Anahtar'ı kullan ve sadece o notayı, o taşın şarkısını dinle. O taş sana, bu komplonun bir sonraki parçasının nerede olduğunu söyleyecek."
    Aras, haritadaki o küçük noktaya bakarken, maceranın ikinci aşamasının başladığını anladı. Artık sadece bir kurban veya kaçak değildi. Artık elinde bir harita ve bir anahtar vardı. O, bir kâşifti. Ve keşfedeceği yer, bilinmeyen bir kıta değil, bizzat gerçekliğin kendisiydi.
    0 ...
  10. 6.
  11. Taşın Şarkısı ve Suyun Hafızası
    irfan Sahaf'tan ayrılıp Sultanahmet'in akşam kalabalığına karıştığında, Aras Kaan artık aynı adam değildi. Birkaç gün önce Cenevre'den ayrılan o rasyonel, yaslı ve şüpheci fizikçiden geriye sadece bir kabuk kalmıştı. içindeki adam, gerçekliğin dokusunun söküldüğünü ve altından, hem hayranlık uyandıran hem de dehşet veren bir makinenin işleyişini gördüğünü hisseden biriydi. Elinde, mantığa meydan okuyan bir 'Anahtar', zihninde ise taştan daha yaşlı varlıkların fısıltıları vardı.
    Görev basitti, ama bir o kadar da imkânsızdı: Yerebatan Sarnıcı'na git, ters bir Medusa başı bul ve onun 'şarkısını' dinle.
    Aras, o gece otel odasında uyumadı. Bunun yerine, bir savaş hazırlığına girişti. Ama bu, silahların ve stratejilerin değil, bilginin ve zihinsel odaklanmanın bir savaşıydı. Babasının dizüstü bilgisayarını açtı ve saatlerce Yerebatan Sarnıcı hakkında bulabildiği her şeyi okudu. Turistik rehberleri, blogları, tarih makalelerini ve arkeolojik raporları taradı. Ama artık onlara bir turist veya bir akademisyen gözüyle bakmıyordu. O, bir anomali arıyordu. idris'in verdiği ipuçlarıyla örtüşen bir aykırılık, tarihin resmi anlatımındaki bir çatlak.
    Bizans imparatoru I. Jüstinyen tarafından 6. yüzyılda yaptırılmıştı. Şehrin su ihtiyacını karşılayan dev bir rezervuardı. 336 sütundan oluşan bir yeraltı ormanı. Buraya kadar her şey normaldi. Ama detaylara indiğinde, tuhaflıklar belirmeye başladı. Sütunların çoğu, daha eski pagan tapınaklarından ve yapılarından toplanmış, devşirme malzemeydi. Bu, o dönem için normal bir uygulamaydı. Ancak iki Medusa başının, sarnıcın en ücra köşesine, birinin yan, diğerinin ise tamamen ters bir şekilde bir sütun kaidesi olarak yerleştirilmesi... Tarihçiler bunu basitçe "pratik bir çözüm" olarak açıklıyordu. Taşların boyutu kaide olmaya uygundu, pagan figürlerin ters veya yan konulması ise onların gücüne karşı bir saygısızlık, Hristiyanlığın paganizm üzerindeki zaferinin bir sembolüydü.
    Aras bu açıklamaya artık inanmıyordu. idris'in dünyasında tesadüflere ve basit pratik çözümlere yer yoktu. "Neden en uca?" diye düşündü. "Neden bu kadar güçlü bir mitolojik figürü, herkesin göreceği bir yere değil de, en az görünen, en karanlık köşeye koysunlar? Bir şeyi mühürlemek için olabilir mi? Ya da bir şeyi korumak için?" Zihninde, vizyonunda gördüğü o enerji hatları canlandı. Belki de sarnıç, şehrin altından geçen dev bir ley hattının üzerine kuruluydu. Ve Medusa başları, o hattın enerjisini düzenleyen birer transformatör, birer sigorta görevi görüyordu. Onları ters koymak, saygısızlıktan değil, enerjinin akışını 'topraklamak', yani nötralize etmek için yapılmış bilinçli bir mühendislik hamlesi olabilirdi.
    Bu düşünceler, içindeki fizikçiyi hem dehşete düşürüyor hem de heyecanlandırıyordu. Bu, bilimin bittiği yerde başlayan bir tür kutsal geometriydi. Bir metafizik mühendisliği.
    Ertesi gün öğleden sonra, Aras kendini hazırlamıştı. Zihnini olabildiğince sakinleştirmeye çalışarak Sultanahmet Meydanı'na yürüdü. Güneşli, canlı bir gündü. Ayasofya ve Sultanahmet Camii, gökyüzüne karşı sessiz bir güç gösterisiyle dikiliyor, turist kafileleri aralarında bir nehir gibi akıyordu. Bu canlı, parlak dünyanın hemen yanı başında, Yerebatan Sarnıcı'nın mütevazı girişi, sanki başka bir boyuta açılan bir yarıktı.
    Sıraya girdi. Etrafındaki insanlar fotoğraf çekiyor, gülüşüyor, tatillerinin keyfini çıkarıyordu. Aras ise kendini onlardan fersah fersah uzakta hissediyordu. O, bir turist değildi. O, bir hacıydı ve mabedi yerin altındaydı.
    Merdivenlerden aşağı inmeye başladığında, havanın değiştiğini anında hissetti. Dışarıdaki kuru sıcaklığın yerini, ıslak toprağın, yosunun ve binlerce yıllık taşın serin, nemli kokusu aldı. Her adımda, şehrin gürültüsü azaldı, yerini kendi ayak seslerinin ve duvarlardan sızan su damlalarının ritmik, yankılı sesine bıraktı. Bu, sadece fiziksel bir iniş değildi. Bu, şehrin bilinçaltına, suyun hafızasına bir yolculuktu.
    Son basamağı da inip kendini sarnıcın içinde bulduğunda, bir an nefesi kesildi. Bu, insan eliyle yapılmış bir ormandı. Yüzlerce sütun, loş bir aydınlatmayla sudan yükseliyor, tavanın karanlığında kayboluyordu. Sütunların sudaki yansımaları, sanki altlarında bir başka, baş aşağı duran bir sarnıç daha varmış gibi bir sonsuzluk illüzyonu yaratıyordu. Havada, suyun şıpırtısı ve ziyaretçilerin fısıltılarının yarattığı sürekli bir uğultu vardı.
    idris'in sözleri aklında çınladı: "Su, hafızayı ve enerjiyi en iyi depolayan elementlerden biridir. O sarnıç, yüzlerce yıldır bu şehrin dualarını, korkularını, zaferlerini ve acılarını biriktiren dev bir bataryadır."
    Aras şimdi bunu anlıyordu. Burası sadece bir su deposu değildi. Burası, bir duygu deposuydu. Gözlerini kapatıp bir an duraksadığında, bunu hissedebiliyordu. Sütunları yontan Bizanslı kölelerin umutsuzluğunu, şehrin surlarını savunan askerlerin yakarışlarını, fetih gününün coşkusunu, yangınların ve depremlerin dehşetini... Bütün bu anılar, suyun moleküllerinde, taşın gözeneklerinde saklıydı.
    Ama bu anıların arasında başka bir şey daha vardı. Dün gece hissettiği o rahatsız edici, kötücül varlık. Parazitler. Burası, onların doğal yaşam alanıydı. Nemli, loş ve en önemlisi, güçlü, ham duygularla dolu. Ahşap yürüme platformunda ilerlerken, onların varlığını her zamankinden daha güçlü hissediyordu. Sütunların arkasındaki gölgeler, gözünün ucuyla baktığında hareket ediyor gibiydi. Suyun damlama sesi, bazen alaycı bir kıkırdamaya dönüşüyordu. Etrafındaki turistlerin yüzlerinde, anlık bir endişe, sebepsiz bir hüzün veya ani bir öfke parıltısı gördüğünde, bunun sadece onların kendi duyguları olmadığını, bu parazitlerin onların aurasından beslendiğini fark ediyordu.
    idris'in dersini hatırladı: Korku onların yemeğidir.
    Derin bir nefes aldı. Korkusunu bir kenara itti. O, buraya av olmaya değil, avlanmaya gelmişti. Elini cebine attı ve Anahtar'ın soğuk, metal yüzeyine dokundu. Bu dokunuş, ona bir tür güven verdi. O, bu karanlıkta yalnız değildi.
    Sarnıcın en arkasına, kalabalığın seyreldiği köşeye doğru yürüdü. Ve sonra onları gördü. iki devasa Medusa başı. Biri yan yatırılmış, diğeri ise tamamen ters çevrilmişti. Etraflarını saran suyun içinde, sanki sonsuz bir uykudaydılar. Turistler, önlerinde durup fotoğraf çekiyor, mitolojik hikayesini okuyorlardı: "Gözlerine bakanı taşa çeviren korkunç canavar." Kimse, asıl canavarların etraflarında gezindiğini fark etmiyordu.
    Aras, kalabalığın dağılmasını bekledi. Sakin bir an yakaladığında, ters Medusa başının karşısındaki bir sütuna yaslandı. Burası daha karanlık ve daha sessizdi. Etrafta sadece birkaç kişi kalmıştı. Tam zamanıydı.
    Cebinden Anahtar'ı çıkardı. Dün gecekinden farklı hissediyordu. Buradaki enerjiden etkilenmiş gibi, daha soğuk ve daha canlıydı. Sanki elinde uyuyan bir hayvanı tutuyor gibiydi.
    Gözlerini kapattı. idris'in öğrettiği tekniği uyguladı. Nefes al, nefes ver. Zihnindeki gürültüyü serbest bırak. Turistlerin fısıltılarını, suyun damlamasını, kendi kalbinin atışını... hepsinin birer yaprak gibi akıp gitmesine izin ver. Zihninin merkezine, Anahtar'ın varlığını ve onun hemen ötesindeki o devasa, ters çevrilmiş taş yüzü koydu.
    Bu kez daha zordu. Parazitlerin fısıltıları daha ısrarcıydı. Zihnine şüphe tohumları ekiyorlardı: "Ne yapıyorsun? Sen bir bilim adamısın. Bu bir saçmalık. Herkes sana gülüyor." Aras, bu sesleri duydu ama onlara tutunmadı. Onlar, radyo istasyonları arasındaki parazitlerdi. O ise ana yayını arıyordu.
    Anahtar'a odaklandı. Onun bir filtre gibi çalışmasını diledi. Zihnindeki tüm gürültüyü emmesini, geriye sadece tek bir sesi, taşın sesini bırakmasını.
    Ve sonra başladı. Çok derinden, neredeyse duyulamayan bir uğultu. Bir baz frekansı. Dünyanın kendisinin kalp atışı gibiydi. Bu, taşın şarkısıydı.
    Bu, insan kulağı için bir melodi değildi. Frekansların ve alt tonların karmaşık bir senfonisiydi. Bazı notalar, bir dağın ağırlığına ve yaşına sahipti, bazıları ise kristallerin titreşimi gibi keskindi. Bu seste, jeolojik zamanın yavaşlığı, magmanın ateşi, suyun ve rüzgârın milyonlarca yıllık aşındırması vardı. Bu, bir kayanın otobiyografisiydi.
    Aras dinlemeye devam ettikçe, Anahtar elinde ısınmaya başladı. Gözleri kapalı olmasına rağmen, zihninin perdesinde görüntüler belirdi. Şarkı, bir vizyona dönüşüyordu.
    Kendini, yemyeşil, el değmemiş bir arazide buldu. Gökyüzü daha parlak, hava daha temizdi. Burası istanbul'du, ama binlerce yıl önceki istanbul. Ortada, denize hâkim bir tepede, devasa, megalitik taşlardan yapılmış bir tapınak yükseliyordu. Bu ne bir Yunan tapınağıydı ne de bir Roma bazilikası. Daha eski, daha ilkel bir mimariye sahipti. Göbekli Tepe'yi andırıyordu, ama daha karmaşıktı.
    Tapınağın merkezinde, taştan oyulmuş bir sunak vardı. Ve sunağın hemen arkasında, ayakta duran bir kaide üzerinde, o Medusa başı duruyordu. Ama bu kez ters değildi. Dimdik ayaktaydı ve gözleri, tarif edilemez bir güçle parlıyordu. Bu bir heykel değildi. Bu, bir tür güç kaynağı, bir odak noktasıydı. Etrafındaki rahipler, ritmik bir zikirle taşa enerji yüklüyorlardı. Onlar, taşa tapan paganlar değillerdi. Onlar, dünyanın enerjisini yönlendiren teknisyenlerdi. Medusa, korkunç bir canavar değil, toprağın dişil, yaratıcı ama aynı zamanda yıkıcı gücünü temsil eden bir semboldü: Gaia'nın kendisi.
    Vizyon aniden değişti. Zaman ileriye atladı. Şehir değişmişti. Romalılar gelmişti. Tapınak yıkılmış, taşları başka binalar için yağmalanmıştı. Ama Medusa başını almamışlardı. Ondan korkuyorlardı.
    Sonra bir grup farklı insan geldi. Rahiplere veya askerlere benzemiyorlardı. Yüzleri gizemliydi, giysileri sadeydi. Aras, onların idris gibi, 'koruyucular' olduğunu hissetti. Bu adamlar, taşı büyük bir özenle yerinden söktüler. Onu yok etmediler. Gücünü biliyorlardı. Onu, yeni inşa edilen sarnıcın en dibine, ters çevirerek yerleştirdiler. Bu bir saygısızlık değil, bir mühürleme eylemiydi. O korkunç gücü, o ilkel enerjiyi, insanlığın yeni çağında uykuya yatırıyorlardı. Onu bir silah olmaktan çıkarıp bir koruyucu, bir dengeleyici haline getiriyorlardı.
    Vizyonun son anında, Aras o koruyuculardan birinin yüzüne odaklandı. Adamın elinde, sunağın yıkıntılarından kurtardığı bir taş parçası vardı. Ve o taşın üzerinde bir sembol oyuluydu. Bu, Aras'ın daha önce hiç görmediği bir şekildi: iç içe geçmiş, saat yönünde dönen, üç loplu bir sarmal. Kelt üçlü düğümünü andırıyordu ama daha akışkan, daha organikti.
    Bu, bir sonraki ipucuydu. Taşın şarkısının ona söylediği kelime buydu.
    Aras, bilincinin derinliklerinden hızla yüzeye çıktı. Gözlerini açtığında, kendini yine sarnıcın serin, loş atmosferinde buldu. Eli, ateşe değmiş gibi yanıyordu. Anahtar, avucunun içinde kor gibiydi. Tüm vücudu titriyordu ve alnından soğuk terler boşanıyordu. Ama başarmıştı.
    Ayağa kalktı ve sendeleyerek çıkışa doğru yürüdü. Merdivenleri tırmanıp tekrar Sultanahmet Meydanı'nın parlak güneş ışığına çıktığında, gözleri kamaştı. Sanki bir rüyadan uyanmış gibiydi. Ama avucundaki Anahtar'ın sıcaklığı ve zihnindeki o üç loplu sarmalın net görüntüsü, bunun bir rüya olmadığını kanıtlıyordu.
    Yakındaki bir banka oturdu ve titreyen elleriyle cebinden küçük bir not defteri ve bir kalem çıkardı. Hafızasından silinmeden önce, zihnindeki o sembolü kâğıda çizmeye çalıştı. iç içe geçen üç akışkan kol... Tam çizmeyi bitirip başını kaldırdığında, onu hissetti.
    Bu, parazitlerin o cızırtılı, hayvani varlığı değildi. Bu farklıydı. Soğuk. Odaklanmış. insani ve profesyonel bir gözlem.
    içgüdüsel olarak kalabalığı taradı. Ve onları gördü. Meydanın karşısında, Alman Çeşmesi'nin yanında duran iki adam. Üzerlerinde turistlere özgü, sıradan kıyafetler vardı: kot pantolonlar, tişörtler. Ama duruşlarında, bakışlarında turistik bir merak yoktu. Kaskatı bir dikkat vardı. Ve doğrudan ona bakıyorlardı.
    Aras'ın gözleri onlarınkiyle buluştuğunda, bakışlarını kaçırmadılar. Yüzlerinde hiçbir ifade yoktu. Ne bir tehdit ne de bir gülümseme. Sadece soğuk, analitik bir değerlendirme. Bir entomoloğun, iğneye takacağı nadir bir böceği incelemesi gibi.
    Konsorsiyum.
    Onu bulmuşlardı.
    Aras'ın kanı dondu. istanbul'daki anonimliği, o an sona ermişti. Artık o, gölgelerde saklanan bir arayıcı değildi. O, artık av sahasının ortasında, açık bir hedefti. Ve avcılar, pozisyonlarını almıştı.
    1 ...
  12. 7.
  13. Aynadaki Avcılar
    Zaman, bir saniyeliğine dondu. Sultanahmet Meydanı'nın canlı, kaotik akışı, Aras'ın zihninde sessiz bir fotoğrafa dönüştü. O fotoğrafın merkezinde, Alman Çeşmesi'nin sekizgen yapısının önünde duran iki adam vardı. Yüzleri, ifadeleri, duruşları, hepsi beyninin her bir nöronuna dağlanmıştı. Bu, sarnıçtaki parazitlerin yarattığı o ilkel, hayvani korku değildi. Bu çok daha kötüydü. Bu, zeki, hesaplanmış ve tamamen insani bir tehdidin yarattığı buz gibi bir dehşetti. Bu, bir avcının, avını köşeye sıkıştırmadan önceki o son, sakin anının sessizliğiydi.
    Konsorsiyum.
    isim, artık babasının notlarındaki soyut bir kelime değildi. isim, artık ete kemiğe bürünmüş, kot pantolon ve tişört giymiş, ona yüz metre öteden bakan iki adamdı.
    Aras'ın içindeki ilk dürtü, en ilkel olanıydı: Kaç. Arkasını dönüp, nereye gittiğine bakmadan koşmak. Ama Cenevre'den kaçan o panik içindeki adam, son birkaç günde, idris'in ve yaşadıklarının fırınında biraz olsun pişmişti. O panik dürtüsünü, milisaniyelik bir gecikmeyle bastırdı. Koşmak, av olduğunu bağırmak demekti. Onlar profesyoneldi. Ve profesyoneller, panikten beslenirdi.
    ikinci dürtü, içindeki fizikçiden geldi: Gözlemle. Analiz et. Veri topla. Adamlar hareket etmiyordu. Sadece bakıyorlardı. Bu bir tesadüf olabilir miydi? Belki de sadece boş boş etrafa bakınıyorlardı ve o, paranoyasıyla onlara anlam yüklüyordu. Ama göz göze geldikleri o anda, yüzlerinde beliren o anlık, neredeyse algılanamaz tanıma ifadesi, bu olasılığı ortadan kaldırmıştı. Onu bekliyorlardı. Belki de sarnıçtan çıkmasını.
    Hayatta kalma içgüdüsü, ilk iki dürtüyü birleştirip üçüncü bir eylem planı yarattı: Uyum sağla. Bir turist ol.
    Aras, zoraki bir sakinlikle, titreyen ellerini kontrol altına alarak not defterini ve kalemini cebine koydu. Sanki az önce şehrin en önemli anıtlarından birinin kabataslak bir çizimini yapmış gibi. Yavaşça ayağa kalktı. Etrafına, Ayasofya'ya, Sultanahmet Camii'ne, sanki nereye gideceğine karar vermeye çalışan kararsız bir turist gibi bakındı. Ama zihninin arka planında, bir süper bilgisayar hızında olasılıkları hesaplıyordu. Meydan açıktı. Burada kaçacak yer yoktu. En iyi şansı, kalabalıktı. En iyi sığınağı, kaos.
    Sırt çantasını omzuna atıp, Divanyolu Caddesi'ne, yani Kapalıçarşı'ya doğru giden ana akıntıya doğru yavaşça yürümeye başladı. Kalbi, göğüs kafesinin içinde bir isyan davulu gibi vuruyordu. Her adımda, sırtında iki çift gözün baskısını hissediyordu. Aynadaki avcılar. Onları görmüyordu ama orada olduklarını biliyordu.
    Birkaç metre ilerideki bir hediyelik eşya dükkânının vitrinindeki parlak seramiklere bakıyormuş gibi yaptı. Camdaki yansımayı bir periskop gibi kullanarak aradığı şeyi kontrol etti. Oradaydılar. Harekete geçmişlerdi. Aralarında yaklaşık on metre mesafe bırakarak, sakin adımlarla onu takip ediyorlardı. Hareketleri eş zamanlıydı, sanki görünmez bir bağla birbirlerine bağlıydılar. Konuşmuyorlardı, birbirlerine bakmıyorlardı, ama kusursuz bir koordinasyon içindeydiler. Babasının notlarındaki bir başka bölüm aklına geldi: “Teknolojileri sadece dışsal değil. Nöral arayüzlerle birbirlerine bağlı olduklarından şüpheleniyorum. Bir kovan zihni gibi hareket ediyorlar.”
    Aras şimdi bunun ne demek olduğunu anlıyordu. Onlar, sıradan iki adam değildi. Onlar, bir sistemin iki terminaliydi.
    Kapalıçarşı'nın gürültülü, kaotik ağzına yaklaştıkça bir plan yapması gerektiğini biliyordu. Burası onun tek şansıydı. 60'tan fazla sokağı, 4000'den fazla dükkânıyla bu tarihi labirent, ya onun mezarı ya da kurtuluşu olacaktı.
    Çarşının girişinden içeri daldığı an, farklı bir dünyaya girmiş gibi oldu. Dışarıdaki güneş ışığının yerini, dükkânlardan taşan sarı, loş bir aydınlatma aldı. Hava, baharat, deri, parfüm, metal ve insan kokularının baş döndürücü bir karışımıyla doluydu. "Buyurun abim!", "Looking is free!", "Special price for you, my friend!" sesleri her yönden beynine hücum ediyordu. Bu duyusal saldırı, normal bir insanı sersemletirdi. Ama Aras için bu, bir nimetti. Bu kaos, onun kamuflajıydı.
    Kalabalığın içinde zikzaklar çizerek ilerlemeye başladı. Hızını ne çok yavaş ne de çok hızlı tutuyordu. Bir halı dükkânının önünde durup, sanki desenleri inceliyormuş gibi yaptı. Gözünün ucuyla arkasını kontrol etti. Birinci adam, yirmi metre gerideydi, bir gümüşçünün vitrinine bakıyordu. ikincisi ise görünürde yoktu. Bu daha kötüydü. Ayrılmışlardı. Onu kıskaca almaya çalışıyorlardı.
    Aras, dar bir ara sokağa saptı. Burası daha az kalabalıktı, daha çok atölyelerin olduğu bir bölümdü. Bakır tepsilerin dövüldüğü çekiç sesleri, duvarlarda yankılanıyordu. Bir anlığına onları atlattığını düşündü. Ama sonra, sokağın ilerisindeki bir kapı aralığında, ikinci adamı gördü. Sakince bekliyordu. Onu bu sokağa girmesi için yönlendirmişlerdi. Bu bir tuzaktı.
    Panik, tekrar boğazına yapıştı. Ama o an, elini cebine attı ve Anahtar'a dokundu. Metalin o tanıdık, sakin titreşimi, adrenalinle yarışan farklı bir sinyal gönderdi. idris'in sesi zihninde çınladı: "Zihnin senin hem en iyi dostun hem de en büyük düşmanın olacak. Onu bir araç olarak kullanmayı öğrenmelisin."
    Aras, etrafına bir fizikçinin gözüyle bakmaya başladı. Bu bir labirentti. Ve her labirentin bir çözümü vardı. Problem, iki boyutlu düşünmekti. O, üçüncü boyutu kullanmalıydı.
    Gözü, yanındaki küçük, iki katlı bir hanın açık kapısına takıldı. içerisi, kumaş toplarıyla doluydu. Tereddüt etmeden içeri daldı. Peşindeki adamın şaşırdığını fark etti. Bir an duraksadı, muhtemelen kovan zihnindeki ortağına durumu bildiriyordu. O anlık duraksama, Aras'ın ihtiyacı olan tek şeydi. Hanın ahşap merdivenlerini ikişer ikişer tırmandı. Üst kat, eski, kullanılmayan tezgâhlarla dolu, tozlu bir depoydu. Aras, deponun arka tarafındaki, aşağıdaki başka bir sokağa bakan kirli bir pencereye koştu. Pencereyi açtı. Yaklaşık üç metrelik bir yükseklik vardı. Altında, büyük bir çöp konteyneri duruyordu.
    Hiç düşünmeden kendini dışarı bıraktı. Konteynerin içindeki çöp poşetlerinin üzerine düştüğünde, çıkan ses yakındaki birkaç güvercini havalandırdı. Canı acımıştı ama adrenalinden hissetmiyordu. Konteynerden dışarı tırmandı ve kendini tamamen farklı bir sokakta buldu. Bir an durup dinledi. Tuzak kurdukları sokaktan gelen telaşlı ayak seslerini duyabiliyordu.
    Koşmaya başladı. Ama bu kez amaçsızca değil. irfan Sahaf'a giden en dolambaçlı, en akıl karıştırıcı yolu zihninde canlandırmaya çalışarak. Bir bedestenin içinden geçti, bir caminin avlusunu aştı, iki bina arasındaki, bir insanın ancak sığabileceği bir aralıktan süzüldü. Artık bir av değil, bir hayaletti. istanbul'un kadim damarlarında akan bir fısıltı.
    Yaklaşık yarım saat sonra, kalbi hâlâ deli gibi atarak ama artık peşinde birilerinin olmadığını hissederek, Sahaflar Çarşısı'nın o tanıdık avlusuna kendini attı. irfan Sahaf'ın kapısından içeri adeta daldı.
    idris Bey, sanki Aras sadece yan dükkândan tuz almaya gitmiş gibi, aynı sakinlikle tezgâhın arkasında oturuyordu. Elindeki eski bir cildi, büyük bir dikkatle onarıyordu. Aras'ın nefes nefese, perişan halini görünce başını kaldırdı. Gözlerinde ne bir endişe ne de bir şefkat vardı. Sadece bir doktorun, hastasının semptomlarını değerlendiren o sakin, analitik bakışı.
    "Kovan, arılarından birini kaybetmiş gibi," dedi, iğneyi cildin deliğinden geçirirken.
    "Beni buldular," dedi Aras, sırtını kapıya yaslayıp soluklanırken. "Sarnıçtan çıktığım an... Oradaydılar. Beni bekliyorlardı."
    "Beklemeleri normal," dedi idris. "Bir örümcek, ağına büyük bir sinek takıldığında, ağın titreşimini hisseder. Sen, bugün sarnıçta büyük bir titreşime neden oldun, Aras Bey. Medusa'nın uykusunu rahatsız ettin. O taş, binlerce yıldır sessizdi. Senin Anahtar'ın, onu bir anlığına da olsa uyandırdı. O titreşim, sadece senin zihninde değil, şehrin enerji ağında da bir dalgalanma yarattı. Ve Konsorsiyum'un sensörleri, bu tür dalgalanmaları tespit etmek için tasarlanmıştır."
    Aras, hâlâ titreyen elleriyle cebinden not defterini çıkardı ve idris'in önüne koydu. Sayfada, o üç loplu sarmalın aceleyle çizilmiş hali vardı. "Taşın şarkısı... bana bunu gösterdi. Bir sembol."
    idris Bey, gözlüğünün üzerinden çizime baktı. Ve Aras, ilk defa yaşlı adamın yüzünde, o sakin bilgelik maskesinin altında farklı bir ifadenin belirdiğini gördü. Bu, bir anlık, derin bir saygı ifadesiydi. Sanki Aras, çok zor bir sınavı geçmiş, beklenmedik bir başarı göstermişti.
    "Ah," dedi usulca. "Demek eski mührü buldun."
    "Nedir bu?"
    idris arkasına yaslandı. "Bu," dedi, sembolü parmağıyla işaret ederek, "insanlığın bildiği en eski ve en güçlü denklemdir. Bizim atalarımız ona 'Kozmik Üçlü' adını verdi. Dinlerin teslis inancından çok daha eskidir. Bu, bir inanç değil, bir gözlemdir. Evreni oluşturan üç temel ve ayrılmaz prensibi temsil eder."
    Parmağını sarmalın üç lobu üzerinde gezdirdi. "Birincisi, Madde. Gördüğün, dokunduğun, ölçtüğün her şey. Senin bilimin, neredeyse tamamen bu loba odaklanmıştır. ikincisi, Enerji. Maddeyi hareket ettiren, dönüştüren, ona hayat veren o görünmez güç. Ve üçüncüsü, en önemlisi ve en çok ihmal edileni, Bilinç. Maddeyi ve enerjiyi algılayan, onlara anlam yükleyen ve en derin seviyede, onları şekillendiren o gözlemci."
    Duraksadı ve Aras'ın gözlerinin içine baktı. "Bu sarmal, onların birbirinden ayrı olmadığını, sürekli olarak birbirine aktığını gösterir. Bilinç enerjiyi yönlendirir, enerji maddeyi şekillendirir. Madde, bilincin deneyim kazandığı bir oyun alanıdır. işte bu, evrenin temel dinamiğidir. Dengedir."
    "Konsorsiyum," diye devam etti, sesi şimdi daha ciddiydi, "bu dengeyi kırmak istiyor. Onlar, bu sarmalı kırmak, üç lobu birbirinden ayırmak ve hiyerarşik bir yapı kurmak istiyorlar. En altta bilinç, köleleştirilmiş ve uyuşturulmuş bir kitle. Ortada, sadece onların kontrolündeki teknolojiyle yönlendirilen enerji. Ve en tepede, her şeye hükmeden madde, yani kendileri. Onların büyük projesi, ilahi denklemi bozup yerine kendi totaliter denklemlerini koymaktır."
    "Bunu nasıl yapıyorlar?"
    "Birçok yolla," dedi idris. "En bariz olanı, bugün gördüğün gibi, teknoloji ve kaba kuvvet. Ama en sinsi ve en etkili silahları farklı. Zihinleri içeriden fethediyorlar." Raflardan birinden, modern bir tıp dergisi çıkardı. Kapağında, renkli beyin taramaları ve "Psikiyatride Yeni Ufuklar" gibi bir başlık vardı.
    "ilaçlar," dedi dergiyi tezgâhın üzerine bırakarak. "Elbette, bazı ilaçlar gerçekten acıyı dindirir, hayat kurtarır. Ama Konsorsiyum'un kontrolündeki büyük ilaç şirketlerinin ürettiği bazı psikotrop ilaçlar... onların gizli bir amacı daha vardır. Depresyonu, anksiyeteyi tedavi ettiklerini söylerler. Ama aslında yaptıkları, semptomları bastırırken, kişinin o en temel yaşam enerjisini, o 'fısıltı' ile olan bağını zayıflatmaktır. Epifiz bezinin kireçlenmesini hızlandırırlar, beyindeki o ilahi antenin üzerini kimyasal bir katmanla örterler. Duygusal olarak uyuşmuş, manevi olarak kopuk, yönetilmesi daha kolay insanlar yaratırlar. Bir insan, evrenin şarkısını duyamaz hale geldiğinde, ona dinletilen her türlü yalana inanır."
    Aras, duydukları karşısında midesinin bulandığını hissetti. Komplo, hayal ettiğinden çok daha büyük ve çok daha derindi. Bu sadece gizli deneyler ve suikastlar değildi. Bu, insan ruhuna karşı yürütülen topyekûn bir savaştı.
    "Medusa başı," dedi Aras. "O bir mühürdü, değil mi? Bu dengeyi korumak için."
    "Aynen öyle," dedi idris. "O taşın olduğu tepe, bu üç lobun, yani maddenin, enerjinin ve bilincin arasındaki perdenin doğal olarak çok ince olduğu bir yerdi. Bir 'nexus' noktası. Atalarımız, o gücü dengelemek ve korumak için Medusa'yı bir kilit olarak kullandılar. Konsorsiyum, binlerce yıldır bu tür noktaları arıyor. Onları kontrol altına alıp kendi barajlarını kurmak için."
    "Peki ya bu sembol? Neden taş bana onu gösterdi?"
    "Çünkü o sembol, sadece bir denklem değil, aynı zamanda bir anahtardır. Bir haritadır," dedi idris. "Sana, bu üçlü prensibin en saf haliyle uygulandığı, en güçlü şekilde tezahür ettiği bir sonraki 'nexus' noktasını gösteriyor." Yaşlı adam, duvardaki büyük, eski bir Anadolu haritasına doğru yürüdü. Parmağı, iç Anadolu'nun kalbindeki bir şehri işaret etti.
    "Konya," dedi. "Mevlana Celaleddin Rumi'nin şehri."
    "Mevlana mı? Ama o bir şair, bir mutasavvıf."
    "Sence baban bir nörobilimci, sen ise sadece bir fizikçi misin?" diye sordu idris gülümseyerek. "Mevlevilerin yaptığı o 'Sema' ayini, bir dans değildir, Aras Bey. O, senin bulduğun sembolün yaşayan, nefes alan bir uygulamasıdır. Derviş, dönerken fiziksel bedenini (Madde) kullanır. Bu dönüş, muazzam bir kinetik ve ruhsal alan (Enerji) yaratır. Ve bu enerji alanı, onun zihnini susturup, benliğini yok edip, ilahi olanla bir olmasını sağlayan bir bilinç (Bilinç) durumuna yükseltir. Onlar, bu denklemi çözmüşlerdi. Konya, bu yüzden sadece bir şehir değil, bir frekanstır. Ve Mevlana'nın türbesi, o frekansın en güçlü olduğu yerdir."
    Aras'ın zihni, parçaları birleştiriyordu. Cern. istanbul. Konya. Her biri, bilmecenin farklı bir parçasını barındıran, farklı bir nexus noktasıydı.
    "Oraya gitmeliyim," dedi Aras.
    "Evet," dedi idris. "Ama artık bir öğrenci gibi değil. Artık yüzünü biliyorlar. Seni bekliyor olacaklar. Havaalanları, otogarlar, tren istasyonları... hepsi onlar için birer tuzak. Sessizce çalışma dönemin bitti. Artık hareketli bir hedef olmalısın."
    idris tezgâhın altından eski bir telefon çıkardı ve bir numara tuşladı. Karşı tarafla, Aras'ın anlamadığı, belki de çok eski bir lehçeyle birkaç kelime konuştu. Telefonu kapattığında, Aras'a döndü.
    "Bu gece buradan ayrılıyorsun. Seni, Marmara Denizi'nden bir balıkçı teknesiyle karşıya geçirecekler. Oradan, sana Konya'ya kadar eşlik edecek bir 'dost' ile buluşacaksın. Kamyon şoförüdür. Göze batmazsın."
    Yaşlı adam, Aras'ın omzuna elini koydu. Gözleri bu kez ciddi ve neredeyse babacan bir ifadeyle bakıyordu.
    "Bugün gördüğün avcılar, Konsorsiyum'un tazılarıdır. Acımasızdırlar. Ama en büyük güçleri, teknolojiye olan bağımlılıkları, aynı zamanda en büyük zayıflıklarıdır. Dijital izler, kredi kartı hareketleri, ısı imzaları ararlar. Onları yenmek için bir hayalete dönüşmelisin. Artık telefonunun haritasına veya banka hesabına güvenemezsin. Sadece Anahtar'ın sana fısıldadıklarına ve kendi içgüdülerine güveneceksin. Bundan sonra senin haritan kâğıttan değil, enerjiden yapılmıştır."
    Aras, bir an durup dükkânın o huzurlu, bilge atmosferine son kez baktı. Bu küçük sığınak, onun için bir rahim gibiydi. Ama artık yeniden doğma ve o rahimden ayrılma vakti gelmişti. Kapıdan dışarı adımını attığında, artık sadece bir bilim adamı veya bir kaçak değildi. O, kadim bir savaşın modern bir askeriydi. Teknolojik olarak güçlendirilmiş süper ajanlar tarafından avlanan, elinde pirinçten bir anahtar ve zihninde evrenin sırrını taşıyan bir sembolle, mistiklerle dolu eski bir şehre doğru yola çıkan bir gezgin.
    Ve oyun, şimdi gerçekten başlıyordu.
    1 ...
  14. 8.
  15. Toprağın Ritmi ve Sessizliğin Yolu
    Gece, istanbul'un üzerine her zamanki gibi inmemişti. Bu kez, şehrin milyonlarca ışığı Aras'a birer yuva değil, birer düşman gözü gibi görünüyordu. Her aydınlık pencere, onu görebilecek potansiyel bir avcı, her sokak lambasının altı ise bir tuzaktı. irfan Sahaf'tan ayrıldığında, idris'in verdiği talimatlar zihninde net ve kesindi: "Soru sorma. Sadece itaat et. Güven." Bir fizikçi için, kanıt olmadan güvenmek, yerçekimine karşı gelmek kadar doğa dışıydı. Ama artık eski doğası, parçalanmış bir kabuk gibi geride kalmıştı.
    Onu, dükkânın birkaç sokak ötesinde, harap bir çeşmenin başında bekleyen adam, idris'in tarifine uyuyordu. Yaşlı, yetmişlerinde, yüzü Marmara'nın poyrazıyla ve güneşle yanmış, bir zeytin ağacının gövdesi gibi kırışmıştı. Tek kelime etmedi. Aras yaklaştığında sadece başıyla bir selam verdi ve arkasını dönüp yürümeye başladı. Bu, Aras'ın yeni dünyasının iletişim şekliydi: Kelimelerin gereksiz olduğu, eylemlerin ve niyetin her şey demek olduğu bir dünya.
    istanbul'un arka sokaklarında, bir kedinin sessizliğiyle ilerlediler. Turistlerin ve şehir sakinlerinin rotalarından uzakta, sadece yerlilerin bildiği kestirmelerden, tarihi duvarların dibinden, yıkık konakların avlularından geçtiler. Aras, rehberinin bu şehri bir harita gibi değil, yaşayan bir organizmanın damarları gibi bildiğini fark etti. Yaklaşık bir saatlik yürüyüşün ardından, kendilerini Haliç'in daha az bilinen, endüstriyel bir rıhtımında buldular. Havada, pasın, balık leşlerinin ve mazotun keskin kokusu vardı.
    Yaşlı adam, iskeleye bağlı, "Nasip-1" adında, boyası dökülmüş küçük bir balıkçı teknesini işaret etti. Teknede, ağlarını onaran iki adam daha vardı. Onlar da konuşmadı. Aras'ı gördüklerinde sadece başlarını kaldırdılar ve teknenin kıç tarafını işaret ettiler. Rehberi, görevini tamamlamış gibi, geldiği gibi sessizce karanlıkta kayboldu.
    Aras, tekneye atladığında, sembolik bir eşiği de atladığını hissetti. Bu sadece bir deniz yolculuğu değildi. Bu, Avrupa'dan, yani mantığın, düzenin ve bildiği her şeyin kıtasından, Asya'ya, yani Anadolu'nun kadim, mistik ve öngörülemez topraklarına bir geçişti. Cenevre'den ayrılırken bindiği uçak, medeniyetin bir noktasından diğerine giden steril bir kapsüldü. Bu tekne ise, medeniyetin kendisinden bir kaçıştı.
    Tekne, Haliç'in sakin sularından çıkıp Marmara'nın karanlık kucağına açıldığında, istanbul'un ışıkları yavaş yavaş geride kaldı. O muazzam şehir, parıldayan bir mücevher yığınına, sonra bir ateşböceği sürüsüne ve en sonunda da tamamen karanlığa dönüşene kadar güvertede durup izledi. Etrafında sadece motorun tekdüze homurtusu, dalgaların tekneye vuruşu ve gökyüzündeki sayısız yıldız kalmıştı. Yıllardır ilk defa, yıldızlara birer astrofizik nesnesi olarak değil, babasının baktığı gibi baktı: ebedi, sessiz ve sırlarla dolu.
    içindeki Léa'nın sesi, şüphenin o tanıdık fısıltısıyla konuşuyordu: “Ne yapıyorsun Aras? Birkaç komplo teorisi ve yaşlı bir adamın masalları yüzünden bütün hayatını, kariyerini çöpe atıyorsun. Bu insanlar kim? Seni bir organ mafyasına satmadıklarını nereden biliyorsun?” Ama bu ses, artık eskisi kadar güçlü değildi. Çünkü artık o sese karşı sunabileceği bir kanıtı vardı: Sarnıçta yaşadığı o sarsıcı vizyon, avucunda hâlâ hayali sıcaklığını hissettiği Anahtar ve Sultanahmet Meydanı'ndaki o iki çift soğuk, duygusuz göz. O gözler, bu masalın ne kadar gerçek ve ne kadar ölümcül olduğunun kanıtıydı.
    Balıkçılar, yolculuk boyunca tek kelime etmediler. Sadece işlerini yaptılar, ağlarını temizlediler, çay demlediler ve Aras'a da bir bardak uzattılar. Aralarındaki iletişim, kelimelerin çok ötesindeydi. Bir bakış, bir el hareketi, hepsi yeterliydi. Onlar, idris'in bahsettiği 'eski yol'un insanlarıydı. Toprakla, denizle, sessizlikle konuşan insanlar.
    Şafak sökerken, karşı kıyının silueti belirmeye başladı. Yalova'nın yeşil tepeleri, yeni bir başlangıcın vaadi gibiydi. Tekne, küçük, izbe bir balıkçı barınağına yanaştı. Aras karaya çıktığında, bacakları denizin beşik gibi sallamasından dolayı hâlâ titriyordu. Balıkçılardan biri, sadece tek bir kelime söyledi. "Bekle."
    Aras, bekledi. Yaklaşık on beş dakika sonra, barınak yolunun başında eski model ama bakımlı bir tırın farları göründü. Tır, yavaşça yanında durdu. Şoför kapısı açıldı ve aşağıya, kırklı yaşlarının sonunda, boynu kalın, elleri nasırlı, yüzünde hayatın yorgunluğunu ama gözlerinde zapt edilemez bir parıltıyı taşıyan bir adam indi.
    "Aras Bey?" dedi, sesi çakıllı ama dostaneydi. "Ben Yusuf. idris Bey'in selamı var. Yolumuz uzun, atlayın bakalım."
    Aras, tırın yüksek yolcu koltuğuna tırmandığında, hayatının ne kadar absürt bir hal aldığını düşündü. Bir hafta önce, CERN'de evrenin en temel sırlarını çözdüğünü sanan adam, şimdi Türkiye'nin bir köyünde, tanımadığı bir kamyoncunun aracında, bilinmeyene doğru yol alıyordu.
    Yusuf, idris gibi konuşkan bir bilge değildi. O, toprağın bilgesiydi. Sözleri az ama öz, sessizliği ise anlam doluydu. ilk birkaç saat, aralarında neredeyse hiç konuşma geçmedi. Yusuf, tüm dikkatini yola, motorun sesine, rüzgârın uğultusuna vermişti. Onun için bu tır, sadece bir makine değildi; onun bir parçasıydı, onun yollardaki tekkesiydi.
    Aras, bu sessizlik içinde kendini ve yeni durumunu sindirmeye çalışıyordu. içgüdüsel olarak elini cebine, telefonuna attı. Haberlere bakmak, e-postalarını kontrol etmek, CERN'de neler olduğunu merak etmek gibi, eski hayatından kalma bir refleks. Tam telefonu çıkaracakken, Yusuf, gözünü yoldan ayırmadan konuştu.
    "O kutu çok ses yapar," dedi sakince. "insanı, asıl seslere sağır eder."
    Aras donakaldı. Yusuf'un 'ses' derken neyi kastettiğini anlamıştı. Telefonu yavaşça cebine geri koydu. Bu, yolculuğun ilk dersiydi: Hayalet protokolü. Dijital dünyadan kopmak. iz bırakmamak. Ama daha önemlisi, zihni susturup, asıl olanı dinlemeyi öğrenmek.
    Yolculuk, Anadolu'nun kalbine doğru ilerledikçe, manzara da değişmeye başladı. Bursa'nın yemyeşil ovaları, yerini Afyon'un haşhaş tarlalarına ve sarp kayalıklarına, sonra da Konya'ya yaklaştıkça ufka kadar uzanan o sonsuz, ruhani bozkıra bıraktı. Bu, sadece bir coğrafya değişikliği değildi. Aras, cebindeki Anahtar'ı eline aldığında, toprağın enerjisinin, ritminin de değiştiğini hissedebiliyordu. Anahtar, Marmara kıyılarında sakin ve serinken, iç Anadolu'nun bozkırlarında daha aktif, daha titreşimli hale gelmişti. Sanki eve yaklaştığını hisseden bir hayvan gibiydi.
    "Bu topraklar anlatır, yeter ki dinlemesini bil," dedi Yusuf, sanki Aras'ın düşüncelerini okumuş gibi. "Her tepenin, her ovanın bir anısı vardır. Sakarya'da orduların naralarını duyarım bazen. Dumlupınar'da atların kişnemesini. Bu yollar, sadece asfalt değildir, Aras Bey. Bunlar, tarihin damarlarıdır."
    Aras, Yusuf'un Kozmik Üçlü'yü, idris'in anlattığı o karmaşık denklemi, nasıl doğal bir şekilde yaşadığını fark etti. Tır, Madde'ydi. Motorun gücü, yakıt, yolun eğimi, hepsi Enerji'ydi. Ve Yusuf'un kendisi, yani onun sezgisi, dikkati, yola ve makineye olan o derin bağı, Bilinç'ti. O, bu üçünü kusursuz bir dengeyle yönetiyordu. Ne zaman gaza basacağını, ne zaman vites düşüreceğini, ne zaman dinlenmesi gerektiğini, sadece göstergelere bakarak değil, tırın ve yolun ritmini 'hissederek' biliyordu. O, yolların dervişiydi. Ve Sema'sı, direksiyonu her çevirişindeydi.
    Yolculuğun ikinci gününde, bir mola yerinde çorba içerlerken, Aras dayanamayıp sordu. "Yusuf Usta, sen... idris Bey'i nereden tanıyorsun? Bu işlerin içinde nasıl yer aldın?"
    Yusuf, kaşığını kâseye bıraktı ve bir an düşündü. "Bazı borçlar parayla ödenmez," dedi. "Yıllar önce, gençken, başım büyük dertteydi. Yanlış adamlarla, yanlış işler... Tam her şey bitti dediğim bir gece, karşıma o çıktı. idris Bey. Bana bir seçenek sundu. Eski hayatımı bırakıp, 'yola hizmet etmeyi'. O günden beri, benim yolum bu. Bazen onun gibi 'yolcuları' taşırım. Bazen erzak, bazen de sadece bir mesaj. Biz, görünmez bir ağın parçalarıyız. idris Bey der ki, 'Herkes kendi meşrebince hizmet eder.' Ben de teker döndürerek hizmet ediyorum."
    Bu basit açıklama, Aras'ın idris'in ağının ne kadar geniş ve ne kadar derinlere kök saldığını anlamasını sağladı. Bu ağ, sadece entelektüellerden veya mistiklerden oluşmuyordu. Balıkçılar, kamyon şoförleri, esnaflar... 'Eski yol'un bilgeliğini, modern dünyanın içinde sessizce yaşatan, isimsiz koruyuculardı.
    Konya'nın ışıkları ufukta belirdiğinde, Aras içinde garip bir heyecan hissetti. Bu, istanbul'a gelirken hissettiği o korku dolu meraktan farklıydı. Bu, bir hedefe ulaşmanın, bir görevin bir sonraki aşamasına geçmenin getirdiği bir kararlılıktı. Şehrin enerjisi, Anahtar aracılığıyla adeta zihnine akıyordu. istanbul'un enerjisi kaotik, katmanlı ve gergindi. Konya'nınki ise sakin, merkezlenmiş ve çok daha derindi. Sanki bir okyanusun fırtınalı yüzeyinden, dibindeki o sakin, güçlü akıntıya inmiş gibiydi.
    Yusuf, tırı şehrin modern caddelerinden geçirip, eski mahallelerin dar sokaklarına saptırdı. Tek katlı, bahçeli evlerin olduğu, zamanın yavaşladığı bir sokağın başında durdu.
    "Geldik," dedi. Sokağın ortalarındaki, bahçesinde büyük bir dut ağacı olan şirin, beyaz badanalı bir evi işaret etti. "Hacı amca ile Ayşe teyze bekler. Onlar bizdendir. Gözleri görmez ama kalpleri her şeyi görür. Güvendesin."
    Aras, Yusuf'a nasıl teşekkür edeceğini bilemedi. "Yusuf Usta, ben..."
    "Lafı olmaz," diye kesti Yusuf. "Sen, kendi yolunu yürü yeter. Yolun açık olsun." Elini uzattı ve Aras'ın elini, bir kamyoncunun nasırlı, güçlü samimiyetiyle sıktı.
    Aras, tırdan inip o sessiz sokağa adımını attığında, Yusuf'un tırı gecenin içinde kaybolup gitti. Bir an, o sessizliğin ortasında tek başına kaldı. Sonra, işaret edilen evin kapısı yavaşça açıldı. Kapıda, yüzleri ay ışığıyla aydınlanan yaşlı bir çift duruyordu. Adamın elinde bir baston, kadının ise başında beyaz bir yemeni vardı.
    "Hoş geldin, oğul," dedi kadın, sesi bir dua gibiydi. "Yemeğin hazır. Odan da öyle."
    Hiçbir soru sormadılar. Kim olduğunu, nereden geldiğini, neden burada olduğunu... Bunların hiçbir önemi yoktu. O, 'yol'dan gelen bir misafirdi ve bu, yeterliydi.
    Aras, ona gösterdikleri küçük, temiz odaya yerleşti. Pencere, arka bahçeye ve onun ötesindeki şehrin siluetine bakıyordu. Ve o siluetin tam ortasında, gecenin karanlığında bile manevi bir ışıkla parıldayan o ikonik turkuaz kubbeyi gördü: Mevlana'nın türbesi.
    O an, Anahtar cebinde bir kalp gibi atmaya başladı. Kubbe, sadece bir yapı değil, bir fenerdi. Bu şehrin, bu nexus noktasının kalbiydi. Ve o kalp, onu çağırıyordu.
    Aras, yatağının kenarına oturdu ve pencereden o yeşil kubbeye baktı. istanbul'dan Konya'ya uzanan yolculuk, sadece bir mekân değişikliği değildi. Bu, bir bilinç yolculuğuydu. Rasyonel fizikçinin öldüğü, sezgisel arayıcının doğduğu bir yolculuk. Hayalet protokolünü başarmıştı. Sessizliğin yolunda ilk adımlarını atmıştı.
    Şimdi ise, sarmalın merkezine girme, o ilahi kasırganın kalbinde dönme ve taşın şarkısından sonra, ruhun dansının sırlarını öğrenme vakti gelmişti.
    0 ...
  16. 9.
  17. Sarmalın Kalbi ve Dönen Ruhlar
    Konya'da geçen ilk iki gün, bir fırtınanın gözündeki o mutlak sessizlik gibiydi. Aras, Hacı Osman ve Elif Nene'nin dut ağaçlı bahçeye bakan o küçük, huzurlu evinde, son haftalarda yaşadığı o amansız takip ve kaçışın yarattığı adrenalini üzerinden atmaya çalışıyordu. Ev sahipleri, idris'in ağındaki diğerleri gibiydi; bilgelikleri, kelimelerinde değil, sükûnetlerindeydi. Varlıkları, Aras'a sürekli bir güvence hissi veriyordu. Burada, Konsorsiyum'un o soğuk, teknolojik gözleri onu bulamazmış gibi geliyordu.
    Bu sakinlik, Aras'a düşünmek ve hazırlık yapmak için paha biçilmez bir fırsat sundu. O, bir asker gibiydi; bir sonraki muharebeden önce silahlarını temizliyor, haritalarını inceliyordu. Onun silahları, babasının notları ve Anahtar'dı. Haritası ise zihnindeki o üç loplu sarmaldı.
    Saatlerini, odasındaki ahşap masanın başında, babasının şifreli dosyalarını ve kendi notlarını karşılaştırarak geçirdi. Her şey şimdi yeni bir anlam kazanıyordu. Babasının, kuantum alanlarının gözlemci etkisiyle nasıl çöktüğünü anlatan denklemleri, şimdi ona idris'in "Bilinç, maddeyi şekillendirir," sözünün bilimsel bir tercümesi gibi geliyordu. Annesinin, kadim tapınakların akustik rezonans üzerine kurulduğunu iddia eden teorileri, artık birer varsayım değil, Göbekli Tepe ve Yerebatan Sarnıcı'nda bizzat deneyimlediği birer gerçekti.
    Ve o sarmal... Üç loplu o ebedi dans: Madde, Enerji, Bilinç. Aras, bu sembolün sadece bir temsil değil, bir formül olduğunu anladı. Evrenin işletim sistemiydi. Mevlana'nın şiirlerini okumaya başladı. Ama bir edebiyatsever gibi değil, bir kriptolog gibi. O süslü, aşıkane kelimelerin, o ilahi özlem dolu dizelerin ardındaki temel kodları arıyordu. "Hamdım, piştim, yandım," derken Mevlana, aslında maddenin (hamlık), enerjiyle (pişmek) dönüşerek, saf bilinçle (yanıp yok olmak, 'vuslat') birleşmesini mi anlatıyordu? "Gel, ne olursan ol yine gel," çağrısı, bu kozmik denklemin evrenselliğine, her bilinç seviyesinin bu dansa katılma potansiyeline bir davet miydi?
    Bu hazırlık sürecinde, Anahtar ile olan ilişkisi de derinleşti. Artık onu sadece büyük vizyonlar için bir tetikleyici olarak görmüyordu. Onu, bir kas gibi, her gün antrenman yaparak geliştirdiği yeni bir duyu organı olarak kullanmaya başladı. Sessizce odasında oturup, Anahtar'ı avucunda tutarak Konya'nın genel enerji alanını dinliyordu. istanbul'un enerjisi, binlerce farklı enstrümanın akortsuz bir şekilde çaldığı, gürültülü ve gergin bir senfoniye benziyordu. Konya'nın enerjisi ise, tek bir enstrümandan, belki de bir 'ney'den çıkan, sonsuz, sakin ama inanılmaz derecede güçlü, tek bir notaya benziyordu. Ve bu notanın kaynağı, şüphesiz, penceresinden gördüğü o turkuaz kubbeydi. Mevlana'nın türbesi, sadece bir bina değil, bütün bir şehri kendi frekansına akort eden dev bir diyapazondu.
    Üçüncü gün, kendini hazır hissetti. Hacı Osman'a, türbeyi ziyaret etmek istediğini söyledi. Yaşlı adam sadece gülümsedi. "Kalbinin yolunu takip et, oğul. O, en doğru rehberdir."
    Aras, şehrin sokaklarında yürürken, üzerindeki o avlanma hissinden eser kalmadığını fark etti. Hâlâ tetikteydi, hâlâ etrafını kolluyordu. Ama artık korkuyla değil, yeni geliştirdiği o enerjetik farkındalıkla. insanların auralarını, dükkânların enerjisini, sokakların ruh halini belli belirsiz hissedebiliyordu. Konya'nın sakin, dindar atmosferi, parazitlerin o cızırtılı fısıltılarını bastıran, manevi bir kalkan görevi görüyordu.
    Türbenin bulunduğu meydana vardığında, modern dünya ile manevi dünya arasındaki o garip kesişime tanık oldu. Bir yanda, ellerinde selfie çubuklarıyla en iyi açıyı yakalamaya çalışan, rengârenk giyimli turistler vardı. Diğer yanda ise, yüzlerindeki her bir kırışıkta bir ömrün duasını taşıyan yaşlı kadınlar, avludaki şadırvanda abdest alan ak sakallı adamlar, huşu içinde türbeye doğru yürüyen yerel halk... iki farklı gerçeklik, aynı mekânda, birbirine dokunmadan var oluyordu.
    Avludan içeri adım attığında, Anahtar cebinde hissedilir derecede ısındı. Mimarinin her detayı, idris'in bahsettiği kutsal geometriyi haykırıyordu. Avlunun altıgen yapısı, derviş hücrelerinin dizilimi, şadırvanın konumu... Hiçbir şey tesadüfi değildi. Burası, belirli bir enerji akışını toplamak, yoğunlaştırmak ve yönlendirmek için tasarlanmış dev bir ruhani makineydi.
    Türbenin ana kapısından, Huzur-ı Pir (Pir'in Huzuru) adı verilen bölüme girdiğinde, atmosferin yoğunluğu neredeyse fiziksel bir darbe gibiydi. Hava, gümüş ve altın işlemelerin parıltısı, öd ağacının tatlı kokusu ve yüzyıllardır buraya bırakılan milyarlarca duanın, gözyaşının ve umudun sessiz ağırlığıyla doluydu. Ortada, yeşil bir örtüyle kaplı o devasa sanduka, Mevlana'nın naaşını değil, sanki bu mekânı demirleyen manevi bir çapayı barındırıyordu.
    Fısıltı. CERN'de duyduğu, istanbul'da hissettiği o kozmik arka plan radyasyonu, burada artık bir fısıltı değildi. O, duyulabilir bir sessizlikti. Varlığı o kadar güçlü, o kadar keskindi ki, diğer tüm sesleri yutuyordu. Aras, hayatında ilk defa, babasının bahsettiği o "Akaşik Alan"ın içinde yüzdüğünü hissetti. Cebindeki Anahtar, o kadar ısınmıştı ki, neredeyse pantolonunu yakacaktı. Ama bu acı veren bir sıcaklık değildi; bir tanışma, bir rezonansa girme sıcaklığıydı.
    Gözlerini kapattı ve bir anlığına, çocukluğundan beri hissetmediği kadar derin bir huzur hissetti. Bir eve dönüş hissi. Tüm o kaçışın, korkunun, şüphenin anlamsızlaştığı, sadece bu sonsuz, sevgi dolu mevcudiyetin gerçek olduğu bir an. Artık emindi. Doğru yerdeydi.
    O akşam, eve döndüğünde, Hacı Osman onu bekliyordu. "Kalbin huzur buldu mu, misafir?" diye sordu.
    "Buldum," dedi Aras. "Ama bu sadece başlangıç gibi. Onu anlamam gerek."
    "Anlamak için görmek gerek," dedi yaşlı adam. "Bu gece, turistler için yapılan gösterilerden değil, 'can'ların yaptığı bir ayin var. Bizim eski tekkenin semahanesinde. Seni götürebilirim, eğer ruhun hazırsa."
    Aras'ın ruhu hazırdı.
    Gece, Hacı Osman'la birlikte Konya'nın daha da eski, labirent gibi sokaklarına daldılar. Büyük, restore edilmiş binaların arkasında, neredeyse yıkılmak üzere olan ahşap bir konağın kapısına geldiler. içeriden, Aras'ın daha önce hiç duymadığı, hem hüzünlü hem de umut dolu, insanın ruhuna işleyen bir müzik sesi sızıyordu.
    içeri girdiklerinde, kendilerini dairesel, yüksek tavanlı, sade bir odada, bir semahanede buldular. Ortadaki ahşap zemin, yüzyıllarca üzerinde dönen ayaklar tarafından cilalanmış gibi parlıyordu. Etrafta, halka şeklinde oturmuş, sessizlik içinde müziği dinleyen yirmiden fazla erkek vardı. Hava, yoğun bir saygı ve beklentiyle doluydu.
    Ve sonra onlar içeri girdi. Dervişler. Başlarında egolarının mezar taşını simgeleyen uzun, kahverengi sikkeleri, üzerlerinde dünyevi hayatlarının mezarını temsil eden siyah hırkalarıyla. Sessizce yerlerini aldılar. Müzik, bir anlığına durdu. Semahaneyi, bir iğne düşse duyulacak bir sessizlik kapladı.
    Ardından, tek bir enstrümanın sesi yükseldi. Bir ney. Kamıştan yapılmış bu basit enstrümandan çıkan ses, bir insanın ruhunun en derin çığlığı gibiydi. O, geldiği kamışlıktan, yani asıl vatanından, ilahi kaynaktan koparılmış olmanın acısını, o kaynağa geri dönme hasretini anlatıyordu. Aras, bir fizikçi olarak, bu sesin sadece bir melodi olmadığını anladı. Bu, belirli bir frekanstı. insan beynini delta ve teta dalgaları arasına, yani rüya ile derin meditasyon arasındaki o gizemli sınıra çeken bir frekans.
    Şeyh, yani Mevlevi postunda oturan en yaşlı derviş, ortaya çıktı ve duaya başladı. Sonra dervişler, yavaş ve ritmik bir şekilde, omuzlarındaki siyah hırkaları çıkarıp yere bıraktılar. Hırkaların altından, egonun kefenini simgeleyen bembeyaz, etekli kıyafetleri, yani 'tennure'leri ortaya çıktı. Dünyevi kimliklerinden sıyrılıp, ölüme ve yeniden doğuşa hazırlanıyorlardı.
    Ve sonra, Sema başladı.
    Yavaşça, bir gezegenin kendi yörüngesine girmesi gibi, dönmeye başladılar. Önce yavaş, sonra giderek hızlanan, ama asla kontrolü kaybetmeyen, kusursuz bir dengeyle. Sağ avuçları, gökyüzüne, yani ilahi enerjiyi, fısıltıyı, bilgiyi almaya açıktı. Sol avuçları ise, yeryüzüne, aldıkları o enerjiyi madde âlemine, insanlara aktarmak için aşağıya dönüktü.
    Aras, nefesini tutarak izliyordu. Ama o, sadece dönen adamlar görmüyordu. Anahtar'ın sağladığı o yeni görüşle, perdenin arkasını görüyordu.
    O, enerji görüyordu.
    Her bir dervişin, kendi etrafında, bir topaç gibi dönerken, gözle görülmez, simit şeklinde bir enerji alanı, bir torus yarattığını görüyordu. Bu, temel bir fizik prensibiydi. Ama onlar, bunu ruhani bir amaç için kullanıyorlardı. Dönen dervişlerin yarattığı bu bireysel enerji alanları, birbiriyle etkileşime giriyor, rezonansa girerek birleşiyor ve semahanenin tam ortasında, tavana doğru yükselen devasa, parıldayan bir enerji girdabı yaratıyordu. Müzik, özellikle de neyin frekansı, bu girdabı besliyor, onu daha da güçlendiriyordu. Semahanenin dairesel mimarisi, bu enerjinin dağılmasını engelleyip, onu kendi içinde yoğunlaştıran bir rezonans odası görevi görüyordu.
    Bu, bir dans değildi. Bu, bir bilinç mühendisliğiydi. Bir ruhani teknolojiydi.
    Aras, gözlerini o girdaba odakladı. Ve girdap, onu içine çekti. Zihni, bedeninin sınırlarından koptu ve o enerji kasırgasının içine daldı.
    Vizyon, sarnıçtakinden çok daha net ve çok daha kapsamlıydı. Artık sadece bir gözlemci değildi, denklemin bir parçasıydı. Sema'nın mekaniğini iliklerine kadar anladı. Dervişler, birer biyolojik transformatördü. Evrenin o temel, kaotik enerjisini (Fısıltı'yı) alıyor, kendi bilinç ve beden süzgeçlerinden geçirerek onu düzenli, tutarlı ve hayat veren bir enerjiye dönüştürüp dünyaya aktarıyorlardı. Onlar, sarmalın yaşayan kanıtıydı. Dönüşleri (Madde), bir enerji alanı (Enerji) yaratıyor, bu alan da onları ilahi olanla birleştiren bir vecd haline (Bilinç) sokuyordu.
    Sonra, daha büyük bir resmi gördü. Bir elektronun, kendi çekirdeği etrafındaki dönüşünü gördü. Dünyanın, kendi ekseni etrafındaki dönüşünü. Gezegenlerin, güneşin etrafındaki dansını. Galaksilerin, merkezlerindeki kara deliklerin etrafında o devasa sarmal kollarla dönüşünü... Hepsi aynı danstı. Mikro kozmostan makro kozmosa, her şey dönüyordu. Her şey, aynı temel prensibin, aynı üçlü sarmalın bir yansımasıydı. Sema, sadece bir ritüel değil, evrenin kendisinin bir simülasyonuydu.
    Ve o an, Konsorsiyum'un en büyük korkusunu anladı.
    Onlar, bu danstan korkuyorlardı. Onların bütün kontrol mekanizmaları; korku, materyalizm, savaşlar, ilaçlar, hepsi insanlığın bilincini düşük frekansta, kaotik ve parçalanmış tutmak üzerine kuruluydu. Çünkü sadece parçalanmış bir bilinci yönetebilirlerdi. Sema ise, bunun tam panzehiriydi. O, bireysel bilinçleri bir araya getirip, onları aynı ritimde, aynı frekansta titreştiren, inanılmaz derecede güçlü, tutarlı ve düzenli bir kolektif bilinç alanı yaratıyordu. Bu alan, manevi bir 'güvenlik duvarı' (firewall) gibiydi. Parazitlerin beslenemeyeceği, manipülasyonun işe yaramayacağı, yalanların tutunamayacağı, yüksek frekanslı bir alan.
    Konsorsiyum'un asıl amacı, nükleer silahlar veya totaliter rejimler değildi. Bunlar sadece araçtı. Asıl amaçları, insanlığın bu kolektif, tutarlı bilinç durumuna ulaşmasını engellemekti. Çünkü bütün insanlık, bir sema ayinindeki dervişler gibi, aynı anda, aynı ilahi ritimde dönmeye başlarsa, Konsorsiyum'un gücü bir anda yok olurdu. Onlar, karanlığın efendileriydi ve en çok, aydınlanmış bir insanlıktan korkuyorlardı.
    Aras'ın alması gereken bir sonraki ipucu, bir yer veya bir nesne değildi. Bu, bir kavramdı. Bir hedefti: Tutarlılık (Coherence).
    Kendi başına bu alanı nasıl yaratabilirdi? Sadece bir gözlemci olmak yerine, bir derviş, bir transformatör nasıl olabilirdi?
    Vizyon, yavaşça geri çekildi. Aras, kendini tekrar semahanenin sessizliğinde buldu. Sema bitmişti. Dervişler, huşu içinde duruyorlardı. Aras, nefes nefeseydi. Sanki saatlerce dönen kendisiymiş gibi, tüm vücudu yorgun ama ruhu inanılmaz derecede canlıydı.
    Eve döndüklerinde, Hacı Osman ona sadece bir bardak su verdi. "Gördün," dedi. Bu bir soru değil, bir tespitti.
    Aras, odasına çekildi. O gece, dünya farklı görünüyordu. Artık parçalar halindeki bir yapboz değildi. Her şeyin birbirine nasıl uyduğunu, her şeyin nasıl aynı dansın bir parçası olduğunu görmüştü. Artık ne yapması gerektiğini biliyordu. Beklemek, kaçmak, saklanmak bitmişti. Aktif olarak katılması gerekiyordu.
    Yatağının kenarına oturdu ve cebinden Anahtar'ı çıkardı. Gözlerini kapattı ve Sema'yı, o girdabı, o frekansı, o tutarlılık hissini hatırlamaya çalıştı. Zihnini, dervişlerin yarattığı o kolektif alana akort etti.
    Avucundaki Anahtar, bir anda, daha önce hiç olmadığı kadar parlak bir ışıkla parlamaya başladı. Ama bu, sarnıçtaki gibi sıcak bir parıltı değildi. Bu, serin, odaklanmış ve inanılmaz derecede güçlü, sakin bir ışıktı.
    Ve rengi, Mevlana'nın türbesinin kubbesiyle aynı olan o eşsiz, ruhani turkuazdı.
    Anahtar, ona cevap veriyordu. Bir sonraki adımı onaylıyordu. Aras, sarmalın kalbine girmişti. Şimdi ise, o sarmalın kendisi olmayı öğrenmesi gerekiyordu.
    0 ...
  18. 10.
  19. Sessizliğin Geometrisi ve Yankı Odası
    Konya'daki güvenli evde geçen günler, Aras için bir tür arınma ve yeniden yapılanma süreciydi. Dışarıdaki dünyanın hızı ve tehlikesi, yerini Hacı Osman'ın tesbihinin ritmik şıkırtısına, Elif Nene'nin fırından yeni çıkmış ekmeğin kokusuna ve dut ağacının yaprakları arasından süzülen güneşin huzuruna bırakmıştı. Bu basit, dünyevi ritim, Aras'ın paramparça olmuş sinir sistemini onaran bir merhem gibiydi. Ancak bu sakinliğin altında, hayatının en zorlu antrenmanı yatıyordu.
    Görevi, kulağa bir Zen koanı kadar basit ve bir o kadar da karmaşıktı: Sema'da tanık olduğu o 'tutarlılık' halini, o kolektif bilinç alanını tek başına, kendi içinde yeniden yaratmak.
    ilk denemeleri, tam bir fiyaskoydu. Odasındaki mindere oturup, bir derviş gibi dönmeden 'dönmeyi' denedi. Gözlerini kapattı, nefesine odaklandı. Ama zihni, on yıllardır alıştığı o analitik, gürültülü moddan çıkmayı reddediyordu. Her nefes alışında, aklına çözmesi gereken bir denklem, her nefes verişinde ise peşindeki avcıların soğuk yüzleri geliyordu. Zihnini susturmaya çalıştıkça, o daha çok bağırıyordu. içindeki Léa'nın alaycı sesi, "Ne yapıyorsun, Aras? Om chanting mi yapacaksın şimdi? Bunun bilimsel bir metodolojisi yok. Bu, tekrarlanamaz. Bu, bir hezeyan," diyordu.
    Cebindeki Anahtar'ı çıkarıp avucuna aldı. O gece semahanede parlayan o turkuaz ışığı, o güçlü rezonansı yeniden yakalamayı umdu. Ama Anahtar, sadece hafifçe ısınıyor, sanki ona "Henüz değil. Sen hazır değilsin," der gibi sessiz kalıyordu.
    Günler geçtikçe, Aras'ın umudu yerini hüsrana bıraktı. Belki de yanılıyordu. Belki de o geceki deneyim, sadece neyin hipnotik müziğinin, semahanenin mistik atmosferinin ve kendi yorgun zihninin yarattığı bir halüsinasyondu. Belki de idris, iyi niyetli ama yanılan bir hayalperestti. Şüphe, bir zehir gibi damarlarına yayılmaya başladı.
    Bir sabah, kahvaltıda dalgın bir şekilde çayını karıştırırken, Elif Nene yanına oturdu. Yaşlı kadının gözleri, katarakttan dolayı bulanıktı ama Aras'a baktığında, sanki ruhunun en derinini görüyor gibiydi.
    "Zorla açmaya çalıştığın gonca, solar oğul," dedi usulca. "Çiçek, 'açmalıyım' diye uğraşmaz. O sadece yüzünü güneşe döner ve doğru zaman geldiğinde, kendiliğinden açar. Sen, zihninin güneşiyle savaşmayı bırak. Bırak o seni aydınlatsın."
    Elif Nene'nin bu basit, bilge sözleri, Aras'ın zihninde bir şimşek çaktırdı. Haftalardır yanlış şeyi yapmaya çalışıyordu. Zihnini, yani en güçlü aracını susturmaya çalışıyordu. Bu, bir marangozun çekicinden kurtulmaya çalışması gibiydi. Onu susturmak yerine, onu kullanmalıydı. Ama farklı bir şekilde. Ona, o kadar karmaşık, o kadar bütüncül bir problem vermeliydi ki, o problemle uğraşırken gündelik endişelere ve şüphelere yer kalmamalıydı.
    Problem, zaten önündeydi. Not defterine çizdiği o üç loplu sarmal.
    Masasına geri döndü. Ama bu kez meditasyon yapmak için değil, çalışmak için. Bir fizikçi gibi. Sarmalın çizimini defalarca, farklı ölçeklerde çizmeye başladı. Pergeliyle, cetveliyle eğimlerini, açılarını, oranlarını ölçtü. Ve çizdikçe, sembolün altındaki o ilahi matematiği görmeye başladı. Sarmalın her bir kolunun eğrisi, Altın Oran'a, yani "phi" sayısına uyuyordu. Lobların büyüklükleri arasındaki ilişki, Fibonacci dizisini takip ediyordu. Ve sembolün kendisi, ne kadar büyütürse büyütsün, kendi içinde kendini tekrar eden bir fraktal desene sahipti.
    Bu, rastgele bir çizim değildi. Bu, evrenin parmak iziydi.
    Ve o an, büyük epifaniyi yaşadı. Dervişler, bu sarmalı yaratmak için bedenlerini, yani Madde'yi kullanıyorlardı. Ben ise zihnimi, yani Bilinç'i kullanabilirim.
    Bu, her şeyi değiştiren bir fikirdi. Gözlerini kapattı. Ama bu kez zihnini boşaltmak için değil, onu inşa etmek için. Zihninin o karanlık perdesinde, o üç loplu sarmalı en ince detayına kadar canlandırmaya başladı. Sonra, bu sarmalı kendi vücudunun üzerine bindirdi. O, artık iki boyutlu bir çizim değildi, üç boyutlu bir enerji akış şemasıydı.
    Zihninde, ilahi bir enerjinin, bir ışık huzmesinin, dervişin göğe dönük sağ eli gibi, başının tepe noktasından, taç çakrasından içeri girdiğini hayal etti. Bu ışık, sarmalın ilk lobunu takip ederek kalbine doğru iniyor, oradan ikinci lobu çizerek kök çakrasına ulaşıyor ve son olarak üçüncü lobu tamamlayarak, dervişin yere dönük sol eli gibi, ayaklarından toprağa akıyordu. Bu, tek seferlik bir akış değildi. Bu, sürekli, ritmik ve sonsuz bir döngüydü. Bir içsel Sema.
    Bu zihinsel egzersize o kadar odaklanmıştı ki, dış dünyayı tamamen unuttu. Léa'nın sesi, Konsorsiyum'un tehdidi, kendi şüpheleri... hepsi bu karmaşık, kutsal geometrinin detayları arasında kaybolup gitti. Zihni, ilk defa, savaşarak değil, çalışarak susmuştu.
    Ve o mutlak sessizliğin anında, o oldu.
    Tutarlılık.
    Odayı, gözleri kapalı olmasına rağmen algılayabildiği, parlak, turkuaz bir ışık doldurdu. Avucundaki Anahtar, bir kor parçası gibi yanmaya başladı. Ama bu kez sadece sıcaklık değil, aynı zamanda bir titreşim, bir müzik yayıyordu. Fısıltı, artık bir senfoniydi. Her bir notasını, her bir enstrümanını net bir şekilde duyabiliyordu.
    Bu kez büyük, sinematik bir vizyon görmedi. Daha derin bir şey yaşadı. Kendi varlığının katmanlarını hissetti. Bedenini oluşturan trilyonlarca atomun o ebedi dansını, her bir elektronun çekirdeği etrafındaki o baş döndürücü dönüşünü hissetti. O atomları bir arada tutan enerji alanlarını, damarlarında akan kanın ritmini, nöronları arasındaki elektriksel sinyalleri hissetti. Ve tüm bu karmaşık makineyi gözlemleyen o sessiz, yargısız bilinci hissetti. Madde, Enerji ve Bilinç. Üçü de kendisiydi ve hepsi, o an, tek bir sarmalın, tek bir dansın içinde birleşmişti.
    O, sarmalın kendisi olmuştu.
    Bu, tarif edilemez bir güç ve huzur hissiydi. Sadece kendi varlığını değil, odanın dışını da hissedebiliyordu. Hacı Osman'ın alt katta tesbih çeken kalbinin ritmini, Elif Nene'nin bahçedeki çiçeklerle olan o sevgi dolu bağını, Konya şehrinin o büyük, sakin ruhunu, hatta binlerce kilometre ötede, istanbul'daki bir sahaf dükkânında oturan idris'in o kadim, bilge varlığını bile belli belirsiz hissedebiliyordu. Sanki, evrenin o görünmez bilgi ağına, Akaşik Alan'a bir anlığına "login" olmuştu.
    Ancak bu ruhani internete bağlandığı an, başka bir şeyi daha hissetti. Onun bu eylemi, bu tutarlılık hali, karanlık ve sessiz bir okyanusa atılan, inanılmaz derecede parlak ve güçlü bir işaret fişeği gibiydi. Ruhani bir sonar pingi.
    Ve sonar, bir yankı yarattı.
    Önce, Konsorsiyum'un o soğuk, steril, teknolojik "ping"ini hissetti. Onu, geniş bir ağla, belki de tüm Anadolu'yu kapsayan bir sensör ağıyla arıyorlardı. Ama Aras'ın o güçlü yayını, onlara tam koordinatlarını vermişti. Bir anda, o geniş ağın bütün odağının Konya'ya, bu eski mahalleye, bu küçük, mütevazı eve doğru kilitlendiğini hissetti. Bir büyütecin, güneş ışığını tek bir noktaya odaklayarak kâğıdı yakması gibi, onların kolektif teknolojik dikkati de şimdi onun üzerine odaklanmıştı.
    Tehlike, artık soyut değildi. Kapıdaydı.
    Ve sonra, ikinci dalga geldi. Parazitler.
    Aras'ın yarattığı o saf, parlak, yüksek frekanslı enerji alanı, onlar için dayanılmaz bir cazibeye sahipti. Onlar, karanlığın yaratıklarıydı ve bu kadar parlak bir ışık, onları hem cezbediyor hem de rahatsız ediyordu. Yüzlercesinin, şehrin karanlık köşelerinden, insanların korku ve endişelerinden beslendikleri o düşük frekanslı alanlardan kopup, bir güve sürüsü gibi bu ışığa doğru hücum ettiğini hissetti.
    Zihnine, bir bombardıman başladı. Bu, fiziksel bir saldırı değildi, psişik bir savaştı. En derin korkuları, silah olarak ona karşı kullanılıyordu. Anne ve babasının o tüneldeki son anlarının görüntüleri, Léa'nın yüzündeki o hayal kırıklığı, sarnıçtaki o alaycı fısıltılar, Sultanahmet'teki o soğuk gözler... Hepsi, onun tutarlılık halini bozmak, onu kaosa sürüklemek ve ortaya çıkan o negatif enerjiden beslenmek için zihnine pompalanıyordu.
    Aras, bir an bocaladı. Kalkanı, yani yarattığı o tutarlılık alanı, bu saldırı altında titreşmeye başladı. Ama pes etmedi. Sema'daki dervişleri düşündü. Onların o sarsılmaz dengesini, o mutlak odaklanmasını. Sarmalı, zihnindeki o kutsal geometriyi daha da güçlendirdi. Yarattığı alan, sadece bir yayın değil, aynı zamanda bir kalkan, bir güvenlik duvarıydı. Parazitlerin gönderdiği o korku dolu görüntüler, bu kalkana çarpıp, zararsız birer statik gürültüye dönüşüyordu. Onları püskürtüyordu.
    Ama Konsorsiyum'un o teknolojik odağını püskürtemezdi. Onlar geliyordu. Ve çok yakındılar.
    Aras, içinde bulunduğu o derin meditatif hali, büyük bir irade gücüyle, aniden çökertti. Bağlantıyı kesti.
    Gözlerini açtığında, kendini yine odasında, ter içinde ve nefes nefese buldu. Kalbi, sanki yerinden fırlayacak gibiydi. Anahtar'ın elindeki parlak turkuaz ışığı sönmüş, tekrar o donuk pirinç rengine dönmüştü. Başarmıştı. Gücü bulmuştu. Ama o gücü kullanmanın bedeli, kendini evrenin en tehlikeli avcılarına ifşa etmekti.
    Tam o anda, odanın kapısı yavaşça açıldı. Hacı Osman, yüzünde daha önce hiç görmediği kadar ciddi bir ifadeyle içeri girdi. Yaşlı adamın sakinliği gitmiş, yerine bir alarm hali gelmişti.
    "Hava değişti, oğul," dedi, sesi alçak ve gergindi. "Kargalar toplanıyor. Şehrin üzerindeki o huzur perdesi yırtıldı."
    Yaşlı adam da hissetmişti. Onlar, Aras'ın yarattığı o dalgalanmayı değil, o dalgalanmaya cevap veren avcıların o soğuk, mekanik enerjisini hissetmişlerdi. ifşa olmuşlardı.
    Aras, ayağa fırladı. Sırt çantasını toplamaya başladı. Bu insanları daha fazla tehlikeye atamazdı. Derhal gitmesi gerekiyordu. Ama nereye? idris'in bir sonraki talimatını nasıl alacaktı?
    Çantasını kapatırken, bir an duraksadı. Zihninde, o tutarlılık halindeyken beliren, ama o anın kaosu içinde fark etmediği bir şey vardı. Fısıltı, yani Akaşik Alan, ona sadece bir deneyim yaşatmamıştı. Ona bir bilgi paketi, bir veri 'download' etmişti. Bu bir yer veya bir sembol değildi.
    Bu, bir isimdi.
    "Proje Kimera." (Project Chimera)
    Bu isim, beyninin derinliklerinde bir şimşek çaktırdı. Babasının en sıkı şifrelenmiş, neredeyse kırılamaz dosyalarının içinde, bu ismin bir veya iki kez geçtiğini hayal meyal hatırlıyordu. Babası, bunun Konsorsiyum'un en gizli, en tehlikeli operasyonlarından biri olduğuna inanıyordu.
    O an, her şey değişti. Artık idris'in talimatlarını bekleyen bir öğrenci değildi. Artık bir sonraki nexus noktasına gitmesi gereken bir hacı değildi. O, artık bir hedefti. Ve en iyi savunma, saldırıydı. Kaçmak yerine, avcının peşine düşmesi gerekiyordu.
    Konya'dan ayrılacaktı, evet. Ama bir sonraki durağı, idris'in seçeceği bir başka güvenli liman olmayacaktı. Bir sonraki durağı, "Proje Kimera"nın ne olduğunu, nerede olduğunu bulmak ve o yılanın başını, ininde ezmek olacaktı.
    Aras, ilk defa, kaderinin kontrolünü kendi eline alıyordu. Ve bu, onu şimdiye kadarki her şeyden daha fazla korkutuyordu.
    0 ...
  20. 11.
  21. Kırık Pusula ve Dijital Hayaletler
    Hacı Osman'ın odaya girdiği an, huzurlu evin üzerine çöken o manevi sessizlik, bir cam gibi kırılarak tuzla buz oldu. Yerini, Aras'ın artık çok iyi tanıdığı, metalik ve soğuk bir gerginlik aldı. Bu, avcının nefesiydi. Konsorsiyum'un o her şeyi gören, teknolojik gözü, Konya'nın üzerinde birleşmiş ve şimdi bu küçük eve doğru, bir lazer ışını gibi odaklanmıştı.
    "Ne kadar zamanımız var?" diye sordu Aras, sakin kalmaya çalışarak sırt çantasını omuzuna atarken. Sesinin titremesine engel olamamıştı.
    "Zamanımız yok, oğul," dedi Hacı Osman, yüzü kireç gibiydi. "Onların gelişi, şimşeğin gelişine benzer. Önce ışığını görürsün, sonra gök gürler. Biz, ışığı gördük. Gök gürlemeden gitmen gerek."
    Artık idris'in ağına ait planlı bir kaçış için vakit yoktu. Bu, bir doğaçlama, bir hayatta kalma mücadelesi olacaktı. Hacı Osman, Aras'ı evin arka kapısından, komşu evlerin bahçelerinden oluşan bir labirente çıkardı. Elif Nene, kapıda durup Aras'ın arkasından sessiz bir dua mırıldandı. Aras, yaşlı kadının yüzünde korku değil, metanet gördü. Onlar, bu görünmez savaşın asırlık neferleriydi ve bedel ödemeye alışkındılar. Bu düşünce, Aras'ın içini hem suçlulukla hem de kararlılıkla doldurdu. Bu insanlar yüzünden tehlikedeydi, ama aynı zamanda onlar için savaşmalıydı.
    "Seni, pazar için kasabaya mal götüren Halil'in kamyonetine atacağız," diye fısıldadı Hacı Osman, alçak bir duvarın üzerinden atlarken. "Seni şehrin dışına kadar götürür. Sonrası Allah kerim."
    Bu kaçış, istanbul'dan olandan çok daha kaotik ve tehlikeliydi. Her sokak başında, sıradan görünen ama duruşlarındaki o askeri disiplinle kendilerini belli eden adamlar görebiliyorlardı. Şehrin çıkış noktalarını tutuyorlardı. Aras, bu kovalamacanın ortasında, son birkaç günde öğrendiği o yeni yeteneği kullanmak zorunda olduğunu anladı. Ama bu kez farklı bir şekilde.
    Gözlerini kapatıp, o tam 'tutarlılık' haline girmeye çalışmadı. Bu, bir işaret fişeği yakmak olurdu. Onun yerine, daha hafif, daha kontrollü bir odaklanma denedi. Zihnini, o sarmalın geometrisine hafifçe akortlayarak, bir tür pasif radar gibi kullanmaya başladı. Etrafındaki enerji alanlarını 'dinliyordu'. Ve işe yaramıştı. Konsorsiyum'un ajanlarının varlığı, şehrin o sakin, ruhani enerji alanında, statik bir parazit gibi, soğuk ve uyumsuz birer nokta olarak beliriyordu. Kör değildi artık. Tehlikenin nerede olduğunu hissedebiliyordu.
    "O sokağa girme," diye fısıldadı Hacı Osman'ı kolundan tutarak. "iki kişi köşede bekliyor."
    Yaşlı adam şaşkınlıkla ona baktı, ama sorgulamadı. "Peki," dedi. "Gel o zaman."
    Aras'ın bu yeni, sezgisel rehberliğiyle, avcıların ağındaki boşluklardan birer yılan gibi süzüldüler. Bu, inanılmaz derecede yorucu bir eylemdi. Zihnini sürekli olarak yarı meditatif bir halde tutmak, aynı anda fiziksel olarak hareket etmek ve çevreyi analiz etmek, beynini bir süper bilgisayar gibi çalıştırıyordu.
    Sonunda, şehrin sanayi bölgesinde, sebze kasalarıyla dolu eski bir kamyonetin yanında bekleyen Halil'i buldular. Hacı Osman, Halil ile fısıldaşarak konuştu. Halil, Aras'a şüpheyle baktı ama yaşlı adama olan saygısından bir şey demedi. Aras'ı, kamyonetin arkasındaki brandanın altına, domates kasalarının arasına sakladı.
    Tam kamyonet hareket etmek üzereyken, o yakın tehlike anı yaşandı. Sokağın başında, sivil plakalı iki araba durdu ve içinden dört adam indi. Hızlı ve profesyonel hareketlerle sokağı kapattılar. Bir yol kontrolüydü. Ama kimlik kontrolünden çok, bir avdı bu.
    Aras, brandanın altındaki karanlıkta, nefesini tutarak bekledi. Kalbi, sanki kasaları titretiyordu. Ajanlardan ikisi, kamyonete yaklaştı. Birinin elinde, tablet benzeri bir cihaz vardı. Bir tür sensör. Muhtemelen biyometrik imzaları veya enerji alanlarını tarıyordu.
    "Aç bakalım arkasını, amca," dedi adamlardan biri, sesi soğuk ve emrediciydi.
    Halil, "Hay hay, memur bey," diyerek kamyonetten indi. "Kasabaya mal götürüyoruz, sabah pazarına."
    Aras, o an her şeyin bittiğini düşündü. Cihaz onu kesinlikle tespit edecekti. Panik, zihninin kontrolünü ele geçirmek üzereydi. Ama sonra, sarnıçtaki o anı hatırladı. Parazitlerin saldırısını. Korkunun, onların en büyük silahı olduğunu.
    Derin bir nefes aldı ve tüm iradesiyle, kendini 'boşalttı'. Tutarlılık halini yaratmaya çalışmadı. Tam tersini yaptı. Zihnini susturdu, enerjisini en aza indirdi, kalp atışlarını yavaşlattı. Bir nevi ruhani kamuflaj. Kendi biyolojik imzasını, etrafındaki domates kasalarının o cansız, organik enerjisiyle birleştirmeye çalıştı. Bir hayalet olmaya değil, bir sebze olmaya çalışıyordu.
    Ajan, elindeki cihazı kamyonetin arkasına doğru tuttu. Aras, cihazdan yayılan o ince, tarayıcı 'ping'i hissedebiliyordu. Cihazın ekranında ne gördüğünü bilmiyordu. Bir anlık, sonsuzluk gibi gelen bir sessizlik oldu.
    "Tamam," dedi ajan, sıkılmış bir sesle. "Sadece organik madde. Devam et."
    Halil, hiçbir şey belli etmeden brandayı geri kapattı ve şoför koltuğuna oturdu. Kamyonet, yavaşça hareket edip, ajanların arasından geçerek şehrin dışına doğru yol aldı. Aras, en az on dakika boyunca, o sıkışık ve karanlık yerde kımıldamadan yattı. Hayatını, bir anlık zihin kontrolüne ve bir kasa domatese borçluydu.
    Şehrin ışıkları tamamen arkada kaldığında, Halil kamyoneti durdurdu. Aras dışarı çıktığında, kendini Anadolu bozkırının ortasında, yıldızların altındaydı.
    "Bundan sonrası sana kalmış, delikanlı," dedi Halil. "Benim yolum bu taraf. Senin yolun açık olsun." Ve geldiği gibi, gecenin içinde kaybolup gitti.
    Aras, hayatında ilk defa gerçekten tek başınaydı. idris'in ağı yoktu, güvenli bir ev yoktu, bir sonraki adımı söyleyecek bir rehber yoktu. Elinde sadece bir sırt çantası, bir Anahtar ve zihninde tek bir kelime vardı: Kimera.
    Bu, kırık bir pusulayla bilinmeyen bir okyanusa açılmak gibiydi.
    Sonraki birkaç gün, bir hayaletin hayatını yaşadı. Gündüzleri tarlalarda veya küçük köylerin kahvehanelerinde vakit geçiriyor, geceleri ise otostop çektiği kamyonlarda veya otobüs terminallerinde uyuyordu. Mümkün olduğunca az para harcıyor, sadece nakit kullanıyor, asla aynı yerde iki kez yemek yemiyordu. Sürekli hareket halindeydi.
    Ama asıl sorun, bilgiydi. Kimera hakkında nasıl bilgi bulabilirdi? internete girmesi intihar olurdu. CERN'deki veya diğer akademik kurumlardaki bağlantılarını kullanamazdı. Bir zamanlar parmaklarının ucunda olan o devasa bilgi evreni, şimdi ona tamamen kapalıydı. Zekası ve bilgisi, en büyük gücü iken, şimdi en büyük prangasıydı.
    Ankara'ya yakın bir kasabadaki bir caminin avlusunda, abdest alan yaşlıları izlerken, çaresizliğin doruğundaydı. Bir şekilde idris'e ulaşması gerekiyordu. Ama nasıl?
    Anahtar'ı eline aldı. Belki de iletişim, sadece tek yönlü değildi. Belki o da bir 'ping' gönderebilirdi. Ama bu kez geniş bir alana değil, tek bir hedefe. idris'in zihninde bıraktığı o kadim, bilge enerji imzasına.
    Gözlerini kapattı. Tüm dikkatini, idris'in irfan Sahaf'taki varlığına, sesinin tınısına, gözlerindeki o sakinliğe odakladı. Sonra, zihnindeki o tek kelimeyi, 'Kimera'yı, bir mermi gibi, idris'in o enerji imzasına doğru 'düşündü'. Bu bir istek, bir soruydu.
    Cevap, anında gelmedi. Saatler sonra, bir otobüs terminalinde uyuklarken, bir rüyanın içinde geldi. Rüyasında, babasının Cenevre'deki çalışma odasındaydı. Babası, bilgisayarının başında oturuyordu. Arkası Aras'a dönüktü. Tek bir cümle söyledi: "Bir dijital hayaleti avlamak için, kendin bir hayalete dönüşmelisin. Ama bazen, en iyi hayaletler, en çok gürültünün olduğu yerde saklanır. Cevap, yarattığın gelecekte değil, gömdüğün geçmişte, Aras."
    Aras, kan ter içinde uyandı. Mesajı almıştı. idris, ona doğrudan bir cevap vermemiş, onu kendi kaynaklarına yönlendirmişti. Gömdüğün geçmişte... Babasının sabit diskleri. Cevap oradaydı.
    Ama o disklere erişmek için, temiz, güçlü ve internete kesinlikle bağlı olmayan bir bilgisayara ihtiyacı vardı. Bu, onu yeni bir dünyaya, teknolojinin yeraltı dünyasına itecekti.
    Ankara'ya giden ilk otobüse bindi. Başkent, anonimlik için en iyi yerlerden biriydi. Birkaç günlük araştırmanın ardından, Ulus'taki eski hanlardan birinde, aradığını buldu. Burası, bilgisayar tamircilerinin, ikinci el parça satıcılarının ve karanlık işler çeviren 'hacker'ların bulunduğu bir teknoloji pazarıydı.
    Aras, eski bir üniversite öğrencisi kimliğine bürünerek, tez projesi için çevrimdışı bir veri kurtarma işi yapması gerektiğini anlattı. Yeterince para ödediğinde, kimse daha fazla soru sormadı. Onu, bir dükkânın bodrum katındaki, penceresiz, her türlü donanıma sahip bir odaya götürdüler. Tam aradığı yerdi.
    Sırt çantasından, babasının o kutsal emanetlerini çıkardı. Sabit disklerden birini, temiz bilgisayara bağladı. Ve hayatının en zorlu arkeolojik kazısına başladı. Babasının şifreleme katmanları, bir Mısır firavununun mezarını koruyan lanetler ve tuzaklar gibiydi. Her bir katmanı kırmak, saatler süren bir odaklanma ve deha gerektiriyordu. Bu süreçte, babasının sadece bir nörobilimci değil, aynı zamanda dünya standartlarında bir şifreleme uzmanı olduğunu da anladı.
    iki gün sonra, uykusuz ve kahveyle ayakta dururken, son kapıyı da açtı. Ekranda, "CHIMERA_ACTIVE" adında tek bir dosya belirdi. Üzerine tıkladığında, içi, Aras'ın kanını donduran verilerle doluydu.
    Bunlar, sadece notlar değildi. Şifrelenmiş iletişim kayıtları, deneklerin beyin dalgalarını gösteren grafikler, başarısız deneylerin otopsi raporları ve babasının son video günlüğü.
    Görüntüde, babasının yüzü her zamankinden daha yorgun ve daha korkmuştu. "Başardılar," diye fısıldıyordu. "Proje Kimera... bu sadece bir teori değil. Onlar, bizim 'parazit' dediğimiz, 'cin' dedikleri o varlıklarla teknolojik bir arayüz kurmanın bir yolunu buldular. Bu, bir simbiyoz değil, bir istila. Seçilmiş deneklerin beyinlerine yerleştirdikleri bir implant aracılığıyla, bu varlıkların boyutsal algılarını, insan beyninin işlem gücüyle birleştiriyorlar. Sonuç? Telepatik iletişim kurabilen, normal bir insanın düşüncelerini okuyabilen, hatta zayıf zihinleri kontrol edebilen hibrit ajanlar. istanbul'da bizi takip edenlerin o tuhaf koordinasyonunun sebebi buydu. Onlar, ilk prototiplerdi. Kovan zihni... onlar gerçek bir kovan."
    Video kesilip, bir dizi koordinat ve bir tesisin şeması ekrana geldi.
    "Ana üsleri," diye devam etti Cihan Kaan'ın sesi, artık bir fısıltıdan ibaretti. "Tüm operasyonun kalbi. insanlığın ruhunu alıp, onu bir silaha dönüştürdükleri o lanetli yer."
    Aras, ekrandaki koordinatlara baktı. Midesine, buz gibi bir kramp girdi.
    Tesis, Toros Dağları'nın kalbinde, ücra bir vadideydi. Anne ve babasının "kaza" geçirdiği o Hitit yerleşkesine, sadece otuz kilometre uzaklıkta.
    O an, her şey birleşti. Babası ve annesi, tesadüfen bir ipucu bulmamıştı. Onlar, bu yılanın inini keşfetmişlerdi. Ve o in, onları yutmuştu.
    Aras, sandalyeden kalktı. Gözleri, ekrandaki koordinatlara kilitlenmişti. Yolculuğu, artık ruhani bir arayış değildi. Konya'daki o huzurlu günler, artık çok uzakta kalmış bir rüya gibiydi. Pusulası artık kırık değildi. Tek ve net bir yönü gösteriyordu.
    intikam.
    Ama bu, sadece kişisel bir intikam değildi. Bu, tüm insanlık içindi. Yılanın inine geri dönecekti. Ama bu kez, kurban olarak değil. Bu kez, elinde babasının bilgisi, idris'in bilgeliği ve kendi içinde uyandırdığı o yeni güçle, bir avcı olarak dönecekti.
    Yolculuk, başladığı yere geri dönmüştü. Ama bu, bir çemberin kapanışı değil, bir sarmalın bir üst seviyeye çıkışıydı.
    0 ...
  22. 12.
  23. Yılanın ini ve Babanın Yankısı
    Ankara'daki o havasız bodrum katı, bir anda Aras'ın kişisel cehenneminden, savaş karargâhına dönüşmüştü. Ekranda donup kalmış o koordinatlar, sadece birer coğrafi referans değil, aynı zamanda onun kaderinin, geçmişinin ve geleceğinin kesişim noktasıydı. Toros Dağları. Anne ve babasının kanının toprağa karıştığı yer. Proje Kimera'nın, yani insan ruhunu bir silaha dönüştüren o şeytani projenin kalbi.
    intikam, damarlarına saf, yakıcı bir enerji gibi yayıldı. Ama bu, kör bir öfke değildi. Bu, bir fizikçinin soğuk, keskin ve odaklanmış öfkesiydi. Bir problem vardı ve o, bu problemi çözecekti. Denklemin tüm değişkenleri, artık önündeydi.
    Hacker'ın dükkânından ayrılırken, arkasında sadece para değil, aynı zamanda eski kimliğinin son kırıntılarını da bıraktı. Dr. Aras Kaan, o bodrumda ölmüştü. Dışarı çıkan, farklı bir varlıktı. Daha sert, daha sessiz ve çok daha tehlikeli.
    Ankara'dan güneye giden yolculuk, bir hayaletin yolculuğu oldu. Artık Yusuf Usta gibi bir rehberi yoktu. Artık Hacı Osman gibi sığınabileceği bir limanı yoktu. Tamamen yalnızdı. Ama bu yalnızlık, onu zayıflatmıyor, aksine güçlendiriyordu. Çünkü artık başkalarını tehlikeye atma korkusu olmadan hareket edebilirdi. O, artık korunması gereken bir varlık değil, tek kişilik bir orduydu.
    Pasif enerji tarama yeteneğini, bir kamuflaj gibi sürekli üzerinde taşıyordu. Otogarlarda, dinlenme tesislerinde, kalabalıkların enerji alanlarını bir yarasanın sonarı gibi okuyarak, Konsorsiyum'un o soğuk, teknolojik imzalarını arıyordu. Birkaç kez, varlıklarını hissetti. Ankara'dan ayrılan ana yollarda, sıradan kontrol noktaları gibi görünen ama aslında birer dijital ağ olan tuzaklar kurmuşlardı. Ama Aras, artık onların oyununu biliyordu. Ana yollardan saptı, köy minibüslerini, traktör römorklarını, hatta bir keresinde hayvan taşıyan bir kamyonu kullanarak, onların ağındaki deliklerden süzülüp geçti.
    Yolculuk, aynı zamanda bir içsel hazırlıktı. Geceleri, bozkırın ortasında bir tarlada ya da bir dağ köyünün terk edilmiş bir evinde, zihnini o 'tutarlılık' haline sokarak antrenman yapıyordu. Ama artık amacı sadece o alana ulaşmak değildi. Onu kontrol etmeyi, bir fenerin ışığını kısıp açmak gibi, gücünü ayarlamayı öğreniyordu. Güçlü bir 'ping' gönderip dikkat çekmek yerine, fısıltı kadar hafif, sürekli bir tarama yapmayı deniyordu. Bu, inanılmaz bir zihinsel disiplin gerektiriyordu.
    Torosların o heybetli, çam kokulu eteklerine ulaştığında, içindeki her hücre, bu topraklara ait olduğunu hissetti. Burası onun memleketiydi. Ama şimdi, bu tanıdık manzara, bir düşman bölgesiydi.
    Son etabı, dağ köylerinden birinden satın aldığı eski bir motosikletle katetti. Bu, teknolojik bir intihardı. Motosikletin bir şasi numarası vardı, benzin almak zorundaydı. Ama Aras, hızın ve esnekliğin, anonimliğin önüne geçtiği bir noktadaydı. Hedefe hızla yaklaşması gerekiyordu.
    Koordinatların gösterdiği vadiye giden ana yoldan saptı ve eski, neredeyse unutulmuş bir orman yoluna daldı. Saatlerce, sadece çam ağaçlarının, akan derelerin ve motorun gürültüsünün olduğu bir yolda ilerledi. Sonunda, babasının video günlüğünde gördüğü o şemaya göre, tesise yaklaşık beş kilometre uzaklıkta, vadiye hâkim bir tepeye ulaştı. Motosikleti sık ağaçların arasına sakladı, üzerini dallarla örttü. Sırt çantasını alıp, son etabı yaya olarak tırmanmaya başladı.
    Tepeye vardığında, nefesi kesildi. Ama manzaranın güzelliğinden değil, dehşetinden.
    Vadi, aşağıda uzanıyordu. Ve vadinin tam ortasında, Proje Kimera'nın kalbi vardı. Ama Aras'ın beklediği gibi, beton duvarları, dikenli telleri, gözetleme kuleleri olan bir askeri üs değildi bu. Bu çok daha sinsi, çok daha şeytani bir yapıydı.
    Tesis, vadinin doğal yapısıyla bütünleşmişti. Binalar, sanki topraktan büyümüş gibi, kayalıkların rengini ve dokusunu taklit ediyordu. Çatılar, yerel bitki örtüsüyle kaplanmıştı. Uydudan bakıldığında, burayı vadinin doğal bir parçasından ayırt etmek imkânsız olurdu. Bu, bir yılanın derisi gibi, araziye uyum sağlayan bir mimariydi. Ama bu kamuflajın altında, yapının ruhu çığlık çığlığaydı. Ortadaki ana bina, dev bir arı kovanını andıran, garip, altıgen bir yapıydı. Etrafındaki daha küçük binalar, bu kovana enerji ve veri taşıyan damarlar gibi bağlanmıştı. Burası, yaşayan bir organizmaydı. Bir ur. Toprağın kalbine saplanmış kanserli bir hücre.
    Aras, dürbününü çıkarıp tesisi incelemeye başladı. Fiziksel güvenlik, beklendiği gibi üst düzeydeydi. Stratejik noktalarda, kamufle olmuş nöbetçiler, hareket sensörleri ve muhtemelen ses ve ısı dedektörleri vardı. Ama Aras, asıl tehlikenin bu olmadığını biliyordu. Asıl savunma hattı, görünmezdi.
    Sırtını bir çam ağacına yaslayıp, en tehlikeli hamlesini yapmaya hazırlandı. Zihnini, o tam 'tutarlılık' haline getirecekti. Ama bu kez, bir fener gibi değil, bir neşter gibi. ince, odaklanmış ve cerrahi bir hassasiyetle, tesisin enerji alanını tarayacaktı.
    Gözlerini kapattı. Zihninde, o kutsal sarmalın geometrisini inşa etti. içsel Sema'sına başladı. Turkuaz ışık, bilincini doldurdu. Sonra, bu bilinci, ince bir lazer ışını gibi, aşağıdaki o şeytani kovana yönlendirdi.
    ilk hissettiği şey, Kovan Zihni'ydi. Bu, Konya'da hissettiği o sakin, ruhani kolektif bilinçten tamamen farklıydı. Bu, bireyselliğin tamamen yok edildiği, tek bir irade tarafından yönetilen, soğuk, metalik ve acımasız bir zihindi. Yüzlerce bilincin, tek bir işlemciye bağlı terminaller gibi çalıştığı, korkunç bir verimlilik. Onlar, babasının dediği gibi, hibrit ajanlardı. insan ve 'parazit'in o lanetli birleşimi. Onların düşüncelerini okuyamadı, ama kolektif niyetlerini, o sürekli, düşük frekanslı 'öldür, koru, itaat et' komutunu hissedebiliyordu.
    Ama sonra, daha derin bir katmana indi. Kovan Zihni'nin ötesine. Ve o an, tuzağı fark etti.
    Tesisin etrafı, sadece fiziksel sensörlerle değil, psişik bir mayın tarlasıyla çevriliydi. Bu, basit bir alarm sistemi değildi. Bu, aktif bir savunmaydı. Aras'ın gönderdiği o ince, psişik sonda, bu alana girdiği an, sanki bir örümcek ağına dokunmuş gibi oldu. Ağ, anında tepki verdi. Ama bu tepki, bir alarm zilini çaldırmak değildi.
    Ağ, Aras'ın sondasını yakaladı ve ona, kendi korkularından ve anılarından oluşan bir virüs enjekte etmeye çalıştı. Zihninin perdesinde, anne ve babasının o kanlı, çaresiz görüntüleri belirdi. Ama bu kez, sadece bir anı değildi. Görüntü, canlıydı. Babası, ona bakıp, "Neden bizi kurtarmadın, Aras? Neden burada değildin?" diye fısıldıyordu. Annesi, acı içinde çığlık atıyordu.
    Bu, parazitlerin o ilkel saldırısından farklıydı. Bu, hedefe yönelik, psikolojik bir silahtı. Onun en derin travmasını, en büyük zayıflığını biliyorlar ve onu, kendi zihninin içinde boğmak için kullanıyorlardı.
    Aras, inanılmaz bir irade gücüyle bağlantıyı kesti. Gözlerini açtığında, çam ağacının dibine yığılmıştı. Kalbi, sanki göğsünden fırlayacak gibiydi. Zihninde, babasının o hayali, suçlayıcı fısıltısı yankılanıyordu.
    Ve o an, her şeyi anladı. O korkunç, kahredici gerçeği.
    Anne ve babası, tesadüfen bu tesisi bulmamıştı. Onlar, bu tuzağa çekilmişlerdi. O "Hitit yerleşkesi", bir keşif değildi. O, bir yemdi. Konsorsiyum, onların araştırmalarını takip ediyor, fısıltıya yaklaştıklarını biliyordu. Ve onları, uzmanlık alanları olan arkeoloji ve nörobilim ile ilgili, karşı koyamayacakları kadar cazip bir yemle, bu psişik mayın tarlasına, bu ölüm vadisine çekmişlerdi. Onlar, bir kaza sonucu ölmemişlerdi. Onlar, bir laboratuvardaki fareler gibi, bu şeytani teknolojiyi test etmek için kurban edilmişlerdi. Belki de babasına ve annesine saldıran o psişik virüs, Aras'ın az önce atlattığı virüsün daha ilkel bir versiyonuydu.
    Bu idrak, Aras'ın içindeki o soğuk, hesaplanmış öfkeyi, saf, yakıcı bir nefrete dönüştürdü. Ayağa kalktı ve vadiye, o yılanın inine baktı. Artık burası sadece bir düşman üssü değildi. Burası, ailesinin mezarıydı.
    Ama aynı zamanda, tuzağın ne kadar sofistike olduğunu da anlamıştı. Bu tesise, Rambo gibi giremezdi. Fiziksel olarak içeri sızmayı başarsa bile, o psişik savunma sistemi, zihnini saniyeler içinde parçalara ayırırdı.
    intikam ateşiyle yanıyordu, ama aynı zamanda bir bilim adamının acımasız gerçekçiliğiyle karşı karşıyaydı. Tek başınaydı. Karşısında, hem teknolojik hem de psişik olarak ondan kat kat üstün bir düşman vardı. Ve o düşman, onu bekliyordu.
    Aras, dürbününü indirdi. Yılanın inini bulmuştu. Ama kapısı, aklın ve bilimin ötesinde, kabuslardan yapılmış bir kilitle mühürlüydü. Ve o kilidi açmak için, elindeki Anahtar'dan ve babasının yankılanan anılarından çok daha fazlasına ihtiyacı vardı.
    Yeni bir plana ihtiyacı vardı. Ve o planı bulmak için, önce kendi içindeki o yakıcı nefreti, bir dervişin soğukkanlılığına dönüştürmesi gerekiyordu. Savaş, daha yeni başlıyordu.
    0 ...
  24. 13.
  25. Mezopotamya'nın Gözü ve Tilkinin izi
    Torosların zirvelerinden ayrılmak, bir dağdan inmekten çok, bir hayalden uyanmaya benziyordu. O vahşi, yalnız ve tehlikeli dünya, Aras'ı değiştirmiş, içindeki teorik fizikçiyi soyup geriye sert, pragmatik bir hayatta kalma ustası bırakmıştı. Artık amacı sadece anlamak değil, aynı zamanda yenmekti. Ve bu yeni amaç, ona korkutucu bir netlik kazandırmıştı.
    Motosikleti, Adana'ya yakın küçük bir sanayi kasabasında, ederinin çok altında bir fiyata, soru sormayan bir hurdacıya sattı. Bu, son somut bağını da koparmak gibiydi. O andan itibaren, tamamen bir hayaletti. Güneydoğu'ya, Türkiye'nin bir ucundan diğerine uzanan yolculuğu, modern bir insanın asla seçmeyeceği bir rotayı izledi. Ana otoyollar yerine, köyleri birbirine bağlayan tali yolları kullandı. Lüks otobüsler yerine, tıklım tıklım dolu, her durakta duran, içindeki herkesin birbirini tanıdığı eski minibüslere bindi. Bazen, tarlasından şehrin pazarına mal taşıyan bir çiftçinin traktör römorkunda, bazen de gecenin serinliğinde kilometrelerce yürüyerek yol aldı.
    Bu yavaş ve meşakkatli yolculuk, aslında bir tür eğitimdi. O, artık bir yerden bir yere gitmiyordu; o, toprağın kendisini okumayı öğreniyordu. Gaziantep'in fıstık bahçelerinin enerjisiyle, Şanlıurfa'nın peygamberler tarihinin ağırlığını taşıyan toprağının enerjisi arasındaki farkı hissedebiliyordu. Harran'ın o mistik, konik evlerinin bulunduğu ovadan geçerken, Anahtar cebinde hafifçe titreyerek, binlerce yıl önce burada yapılan astronomik gözlemlerin ve ezoterik çalışmaların anısını, o kadim bilgeliğin yankısını yakaladığını hissetti.
    Pasif enerji tarama yeteneği, onun yeni pusulası ve kalkanı olmuştu. Bir kasabaya girmeden önce, uzaktan o yerin 'ruh halini' dinliyor, eğer gergin veya uyumsuz bir frekans hissederse, rotasını değiştiriyordu. Yolda karşılaştığı jandarma kontrol noktalarını, daha onlar görünmeden kilometrelerce öteden hissedip, alternatif yollara sapıyordu. O, artık Konsorsiyum'un dijital ağından değil, evrenin o temel enerji ağından bilgi alıyordu. Bir hayalete dönüşüyordu ve bu, ona acı bir özgürlük hissi veriyordu.
    Zihnindeki en büyük soru ise, varış noktasıydı: Mardin. Ve oradaki hedefi: Süvari.
    idris'in bu gizemli figür hakkındaki tanımı, zihninde dönüp duruyordu. “Ruhani dünyanın bir paralı askeridir... Yardımının bir bedeli olur... Karanlığın yöntemlerini kullanır...” Aras, şimdiye kadar karşılaştığı herkesi net bir kategoriye koyabilmişti. idris, Hacı Osman, Yusuf Usta; onlar 'ışığın' koruyucularıydı. Konsorsiyum ve parazitler ise, saf 'karanlıktı'. Peki, Süvari neredeydi? Bu ikisinin arasında, o tehlikeli gri alanda mı yaşıyordu? Ve ondan, yani bir bilim adamından, böyle bir varlık ne isteyebilirdi ki? Bu düşünceler, yolculuğun monotonluğunu delen, rahatsız edici birer tınıydı.
    Birkaç günlük zorlu yolculuğun ardından, bir sabah, onu getiren son minibüsün tozlu camından, onu gördü. Mardin'i.
    Şehir, Mezopotamya ovasının o sonsuz, dümdüz denizinden aniden yükselen dev bir dağın yamacına bir kartal yuvası gibi tünemişti. Sanki bir heykeltıraş, bütün bir dağı yontarak bu şehri yaratmıştı. Güneşin ilk ışıkları, şehrin o kendine özgü sarı kalker taşından yapılmış evlerine vurduğunda, bütün şehir altın bir alev gibi parlıyordu. Burası, bir şehir değil, bir anıttı. Tarihin, inançların ve acıların taşa dönüşmüş hali.
    Minibüsten inip, Eski Mardin'in dar sokaklarına ilk adımını attığında, şehrin enerjisi onu bir dalga gibi vurdu. Bu, istanbul'un kaosu veya Konya'nın dinginliği gibi değildi. Bu, çok daha karmaşık, çok daha kadim bir enerjiydi. Sanki onlarca farklı müzik, aynı anda, ama bir kakafoni yaratmadan, karmaşık bir armoni içinde çalıyordu. Burada, camiden yükselen ezan sesi, birkaç sokak ötedeki bir kilisenin çan sesine, onlar da dar bir sokakta konuşulan Arapça, Kürtçe ve Türkçe kelimelerin ritmine karışıyordu. Şehrin altından, sanki toprağın kendisinden gelen, daha eski, daha gizemli bir fısıltı yükseliyordu: Zerdüştlerin ateşinin, Şemsilerin güneşe yakarışının, Yezidilerin Melek Tavus'a dualarının binlerce yıllık yankısı.
    Burası, bir enerji kavşağıydı. Ve bu kadar çok katmanın, bu kadar çok sırrın olduğu bir yerde, tek bir kişiyi, bir 'tilkiyi' bulmanın neredeyse imkânsız olduğunu anladı. idris ona bir adres vermemişti. Bu da testin bir parçasıydı.
    Aras, kendine kalabalıktan uzak, eski şehrin ara sokaklarında küçük bir pansiyon buldu. Sonraki birkaç günü, bir antropoloğun bilinmeyen bir kabileyi inceler gibi, şehri gözlemleyerek geçirdi. Hiçbir şey yapmadı. Sadece oturdu, yürüdü ve dinledi. Bakırcılar Çarşısı'ndaki bir çay ocağında saatlerce oturup, esnafın konuşmalarını dinledi. Ulu Cami'nin avlusunda, Mezopotamya ovasının o nefes kesen manzarasına karşı, şehrin ruhunu hissetmeye çalıştı. Daracık, 'abbara' denilen tonozlu geçitlerin altından geçerken, taşların serinliğini ve hafızasını hissetti.
    Süvari'yi aramıyordu. Onun izini arıyordu. Bir tilki, geçtiği yerden iz bırakırdı. Ama bu izler, çamurdaki ayak izleri gibi değildi. Bunlar, insanların konuşmalarına sızmış fısıltılar, bir anlık duraksamalar, anlatılmaktan çekinilen yerel efsanelerdi.
    Bir çay ocağında, yaşlı adamların, komşularının kaybolan değerli bir kolyesini, ertesi gün yastığının altında nasıl bulduğunu anlattıklarını duydu. "Cin işi," dedi biri. Diğeri ise, "Hayır," diye fısıldadı. "Bu işleri yapan bir 'gölge' var derler bu şehirde. Ama adını anmak tekin değildir."
    Bir antikacıda, çok nadir bir Süryani el yazmasının, nasıl gizemli bir şekilde istanbul'daki bir koleksiyonerden bulunup, Mardin'deki gerçek sahibine, yani kiliseye geri döndüğünü dinledi. Antikacı, "Parayla pulla işi olmaz onun," dedi. "O, borçların dengelenmesini sever. Bir iyiliğe karşılık bir sır, bir hizmete karşılık bir sadakat ister."
    Parçalar birleşiyordu. Süvari, bir hayalet gibiydi. insanların hayatlarına dokunuyor, dengeleri değiştiriyor ve sonra tekrar gölgelere çekiliyordu. Onu arayarak bulamazdı. Belki de doğru soruyu sorarak, onu kendisine çekebilirdi.
    Ama Aras, farklı bir yol denemeye karar verdi. Bu, Süvari'nin kendisinin de kullanacağı bir yol olmalıydı. Sessizliğin yolu.
    Bir akşam, şehrin ışıkları ovada bir yıldız tarlası gibi parlarken, pansiyonun damına çıktı. Gözlerini kapattı ve Anahtar'ı kullanarak şehrin enerji alanını taramaya başladı. Ama bu kez, bir şey aramak için değil, bir 'yokluk' aramak için. idris bir bilgeyse, onun aurası sakin bir göl gibiydi. Konsorsiyum ajanları, rahatsız edici bir radyo paraziti gibiydi. Peki ya bir psişik kamuflaj ustası? Onun aurası nasıl olurdu?
    Aras, mantık yürüttü. Böyle bir kişi, dikkat çekmemek için ya enerjisini tamamen sıradan bir insanınki gibi gösterirdi - ki bu çok zordu - ya da etrafında, enerjiyi emen veya büken bir tür 'yokluk' alanı yaratırdı. Bir kara delik gibi değil, daha çok bir 'kör nokta' gibi.
    Zihnini bu frekansa ayarladı. Şehrin o karmaşık, gürültülü enerji senfonisindeki sessizliği, 'çalmayan' notayı aramaya başladı. Saatler sürdü. Ama sonra, onu buldu. Şehrin tam kalbinde değil, eteklerinde, eski Süryani mahallesinin olduğu bölgede. Diğer her yer canlı ve titreşirken, orada küçük, belli belirsiz bir 'boşluk' vardı. Sanki birisi, evrenin o bölgesinin sesini kısmıştı.
    Tilkinin izini bulmuştu.
    Ertesi gün, o 'sessizlik' alanına doğru yürüdü. iz, onu daracık taş sokaklardan, kiliselerin ve manastırların yanından geçirip, şehrin dışına, Deyrulzafaran Manastırı'na bakan bir yamaca getirdi. Manastır, güneşin altında sarı bir mücevher gibi parlıyordu. Ama iz, manastırın içinde değil, tam karşısındaki o sarp, sessiz yamaçtaydı.
    Aras, yamaca tırmandı. Orada, tek bir zeytin ağacının gölgesinde, ovaya bakan düz bir kaya vardı. Oturup beklemeye başladı. Bu, testin son aşamasıydı. Sabır. Niyet.
    Güneş batmaya başlarken, ovanın üzerine uzun gölgeler düşerken, bir an umudunu yitirecek gibi oldu. Belki de yanılmıştı. Belki de bu sadece boş bir yamacın sessizliğiydi.
    Tam ayağa kalkmaya karar verdiği an, arkasından bir ses geldi. "Bir kurdun, bir tilkinin izini bu kadar iyi sürebileceğini düşünmezdim."
    Aras, hızla arkasını döndü.
    Orada, ondan sadece birkaç metre uzakta, kayanın üzerinde biri oturuyordu. Bir saniye önce orada olmadığına yemin edebilirdi. Gürültüyle gelmemişti, gizlice sokulmamıştı. Sadece... belirmişti.
    Ve bu, beklediği gibi yaşlı, bilge bir adam değildi.
    Bu, bir kadındı.
    Otuzlarının sonlarında, belki kırklarının başındaydı. Üzerinde, yolculuk için yapılmış, pratik ama şık, siyah bir deri ceket ve pantolon vardı. Ayağında tozlu postalları. Kısa, kuzguni siyah saçları rüzgârda hafifçe dalgalanıyordu. Yüzü, keskin hatlara sahipti; yüksek elmacık kemikleri, ince bir burun ve Mezopotamya güneşiyle bronzlaşmış bir ten. Ama en çarpıcı özelliği, gözleriydi. Koyu renkli gözleri, bir avcının o rahatsız edici, her şeyi tartan zekâsıyla parlıyordu. Bu gözlerde ne idris'in babacan bilgeliği ne de dervişlerin ruhani huzuru vardı. Bu gözlerde, çölün acımasızlığı ve hayatta kalmanın keskin zekâsı okunuyordu.
    Kadın, yavaşça ayağa kalktı. Hareketleri, bir panterinki kadar akıcı ve kontrollüydü. "idris'in son gözdesi," dedi, sesi ne kalın ne de inceydi, ama içinde çöl rüzgârının kuruluğunu taşıyordu. "Dağlardan inip, bir tilkinin inine girmeye karar vermiş bir kurt. Ya çok cesursun ya da çok aptal, fizikçi."
    Aras, şaşkınlığını gizlemeye çalışarak kendini toparladı. "Süvari?" diye sordu, sesi beklediğinden daha kısık çıkmıştı.
    Kadın alaycı bir şekilde gülümsedi. "Bazen. O, sadece giydiğim pelerinlerden biri." Elini uzatmadı. Sadece Aras'ı baştan aşağı, sanki onun enerji alanının, aurasının her bir katmanını okur gibi süzdü.
    "Yardımına ihtiyacım var," dedi Aras, doğrudan konuya girerek.
    Süvari güldü. Ama bu, neşeli bir gülüş değildi. Kuru, keskin bir sesti. "Herkesin vardır. Ama benim yardımım ucuz değildir. Ve benim para birimim, senin bildiğin türden değil."
    Kayaların üzerinden yavaşça Aras'a doğru yürüdü. Aras, istemsizce bir adım geri çekildi. Kadının varlığı, inanılmaz derecede yoğundu. Ne iyi ne de kötüydü; o, saf, filtresiz bir güçtü.
    Tam önünde durdu ve gözlerinin içine baktı. Aras, o an, kadının sadece gözbebeklerine değil, ruhunun derinliklerine baktığını hissetti.
    "Önce," dedi Süvari, sesi şimdi bir fısıltı kadar alçak ama bir kırbaç kadar keskindi. "O yardımı hak edip etmediğini görmem gerek. idris sana yolu gösterir, Aras Kaan. Ama yolda yürüyüp yürüyemeyeceğini kanıtlamak, sana düşer. Ve benim yolum, dikenlerle doludur."
    Aras, aradığı müttefiki bulmuştu. Ama müttefikinin, düşmanlarının birçoğundan daha tehlikeli olabileceğini o an anladı.
    0 ...
  26. 14.
  27. Gürültünün içindeki Sessizlik ve Beklenmedik Müttefik
    O çam ağacının dibinde, Torosların soğuk toprağının üzerinde ne kadar oturduğunu Aras bilmiyordu. Zaman, anlamını yitirmişti. içinde yanan o saf, yakıcı nefret, zihnini bir anlığına kör etmiş, onu sadece yok etme arzusundan ibaret ilkel bir varlığa dönüştürmüştü. Ama yavaş yavaş, bir fırtına sonrası denizin durulması gibi, o yakıcı duygu geri çekildi. Geriye, denizin dibindeki o soğuk, karanlık ve sarsılmaz kararlılık kaldı.
    Nefret bir lükstü ve onun artık lükslere ayıracak vakti yoktu. Nefret, insanı kör ederdi. Dikkatsizleştirirdi. Ve o vadideki düşman, en ufak bir dikkatsizliği bile affetmeyecek türdendi.
    Ayağa kalktı. Bedenindeki her kas acıyordu ama zihni, yıllardır olmadığı kadar berraktı. Bir bilim adamı olarak, kontrolsüz bir deneyin felaketle sonuçlanacağını bilirdi. Ve o an, hayatı, kontrolsüz değişkenlerle dolu bir deneyden ibaretti. Önce, bu değişkenleri tanımlamalı ve kontrol altına almalıydı.
    ilk kural: Geri çekil.
    O tepeden, o mükemmel ama artık yanmış olan gözetleme noktasından ayrılması gerekiyordu. Onlar, yani tesisin o psişik bekçileri, artık onun varlığını biliyordu. Belki tam yerini saptayamamışlardı ama vadinin etrafındaki tepelerde, uyumsuz bir 'nota' olduğunu hissetmişlerdi. Şimdi o notayı arıyor olacaklardı.
    Aras, bir komando titizliğiyle geri çekilmeye başladı. Geldiği yoldaki izlerini, bir hayvanın içgüdüleriyle sildi. Kırık bir dalı düzeltti, ezdiği bir yaprak yığınını kabarttı, ayak izlerini çam iğneleriyle örttü. O artık sadece bir fizikçi değildi; o, hayatta kalma sanatını acı bir şekilde öğrenen bir avdı.
    Saatlerce yürüdükten sonra, vadiye bakan tepelerin daha gerisinde, sarp kayalıkların arasına gizlenmiş, muhtemelen bir zamanlar çobanların veya avcıların kullandığı küçük, doğal bir mağara buldu. Burası, onun yeni karargâhı, yeni sığınağı olacaktı. Mağaranın ağzı, sık bir bitki örtüsüyle gizleniyordu ve içerisi, dışarıdaki tehlikelerden yalıtılmış, güvenli bir rahim hissi veriyordu.
    Sırt çantasını indirip, yeni evine yerleşti. ilk işi, rasyonel bir analiz yapmaktı. Çantasından çıkardığı küçük not defterine, bildiği her şeyi yazmaya başladı. Tıpkı CERN'de karmaşık bir problemi çözmeye çalışırken yaptığı gibi.
    Problem: Proje Kimera tesisine sızmak. Bilinenler:
    1. Fiziksel Savunma: Kamufle nöbetçiler, sensörler, muhtemelen mayınlı arazi. Devriye rotaları ve zamanlamaları var. (Gözlemlenebilir, aşılabilir).
    2. Psişik Savunma: Tesisin etrafını saran aktif bir 'savunma ağı'. Gözlemciyi tespit eder, kimliğini belirler (travmalarını kullanır) ve zihinsel bir virüsle saldırır. (Görünmez, şu anki yeteneklerle aşılamaz).
    3. iç Tehdit: Tesisin içindeki 'Kovan Zihni'. Yüzlerce hibrit ajanın oluşturduğu kolektif bilinç. Sızmayı başarsa bile, içeride anında tespit edilir.
    Sonuç: Doğrudan bir saldırı veya gizli bir sızma, intihardır. Sistemin kurallarıyla oynamak imkânsız. O halde, kuralları değiştirmek gerek.
    Aras, günlerini bu mağarada, medeniyetten tamamen kopuk bir halde geçirdi. Gündüzleri, dürbünüyle uzaktan tesisi gözlemliyor, nöbetçi değişim saatlerini, araç giriş çıkışlarını, rutinleri not alıyordu. Bir avcının, avının alışkanlıklarını ezberlemesi gibi, tesisin gündelik ritmini öğreniyordu. Gece ise, mağaranın güvenli karanlığında, babasının sabit disklerinin derinliklerine geri dönüyordu.
    Ama bu kez, 'Kimera' dosyasını değil, babasının daha teorik yazılarını, bitmemiş makalelerini ve spekülasyonlarını okuyordu. O, artık projenin 'ne' olduğunu biliyordu. Şimdi 'nasıl' çalıştığını anlaması gerekiyordu. Psişik savunma ağının ardındaki teoriyi çözmeliydi.
    Babası Cihan Kaan'ın notlarında, aradığı ipucunu buldu. Cihan, böyle bir psişik savunmanın, homojen ve statik bir duvar gibi olamayacağını teorize etmişti. "Bu, enerjinin doğasına aykırı," diye yazmıştı. "Her enerji alanı gibi, bunun da bir frekansı, bir dalga boyu ve bir deseni olmak zorunda. Mükemmel bir küre değil, dalgaların üst üste bindiği, bazı yerlerde tepe, bazı yerlerde ise çukur yaptığı bir girişim deseni gibi olmalı. Bu da demektir ki... teorik olarak, o girişim deseninin içinde 'düğümler', yani dalgaların birbirini yok ettiği, enerjinin sıfırlandığı 'kör noktalar' veya 'sessiz koridorlar' bulunmalı."
    Bu, Aras'ın beyninde bir ampul yaktı. Fizik dünyasından çok iyi bildiği bir kavram. Gürültü önleyici kulaklıklar.
    Bu kulaklıklar, sesi engellemek için bir duvar örmezdi. Dışarıdan gelen ses dalgasını analiz eder, anında onun tam tersi bir dalga (anti-dalga) üretir ve bu iki dalgayı birleştirirdi. Sonuç? Tepe, çukuru doldurur; çukur, tepeyi sıfırlardı. iki gürültünün birleşimi, mükemmel bir sessizlik yaratırdı.
    Ya aynı prensibi, psişik alanda da uygulayabilirse?
    Ya o savunma ağının yaydığı o 'tespit' sinyalini analiz edip, kendi bilinciyle onun tam tersi bir 'anti-sinyal' yaratabilirse? Bu, onu görünmez yapmazdı. Ama onun etrafında, tesisin sensörleri için bir 'sessizlik balonu', bir 'yokluk alanı' yaratabilirdi. O ağın içinden, kimseye dokunmadan, kimsenin de ona dokunmasına izin vermeden geçebilirdi. Bu, bir hayalet olmaktı. Bu, gürültünün içinde, kendi sessizliğini yaratmaktı.
    Teori, kusursuzdu. Zarif ve parlaktı. Ama pratik... Pratik, imkânsızın sınırındaydı.
    Sema'da 'tutarlılık' yaratmayı, yani bütün enstrümanları aynı notayı çalmaya zorlamayı öğrenmişti. Ama bu, bir 'anti-nota' yaratmayı, bir senfoninin ortasında, sadece tek bir dinleyici için mükemmel bir sessizlik oluşturmayı gerektiriyordu. Bu, bambaşka bir ustalık seviyesiydi. Bu, idris'in veya dervişlerin öğrettiği 'ışık' yolunun bilgisi değildi. Bu, 'gölge' yolunun bilgisiydi.
    Bir uzmana ihtiyacı vardı.
    O gece, dolunayın gümüşi ışığı mağarayı aydınlatırken, Aras kararını verdi. idris'e tekrar ulaşacaktı. Gözlerini kapattı, Anahtar'ı eline aldı ve bilincini o tanıdık, bilge frekansa, idris'in imzasına odakladı. Bu kez, zihnindeki mesaj net ve keskindi. Bir soru değil, bir durum tespiti ve bir talep.
    "Tuzağı gördüm. Psişik bir girişim deseni. Kör noktaları olmalı. Ama onları bulmak veya kendi 'sessizlik alanımı' yaratmak için, 'gölge' yolunu bilen birine ihtiyacım var. Bana bir öğretmen bul."
    Cevap, her zamanki gibi dolaylı yoldan geldi. Ama bu kez daha net, daha imgeseldi. Zihninin perdesinde, önce tek başına, ay ışığıyla aydınlanan bir dağda uluyan bir kurdun imgesi belirdi. Yalnız, vahşi ve hayatta kalma ustası. Sonra görüntü değişti. Gecenin karanlığında, çölde ilerleyen bir süvarinin silueti. Atı ve binicisi, tek bir varlık gibi, sessiz ve hızlıydı.
    Ve bu imgelerle birlikte, zihnine bir şehir adı ve bir unvan düştü.
    Şehir: Mardin.
    Unvan: Süvari.
    idris'in gönderdiği o sessiz mesajda, bir uyarı da vardı. Bu, bir sonraki dersin notlarıydı. “Aradığın kişi, benim gibi bir koruyucu değil. O, ışık için savaşmaz. O, denge için çalışır. Bazen dengeyi sağlamak için, karanlığın yöntemlerini kullanmak gerekir. Süvari, bu yöntemlerin ustasıdır. O, ruhani dünyanın bir paralı askeridir. Bir çöl tilkisi kadar kurnaz, bir fırtına kadar tehlikelidir. Yardımının bir bedeli olur. Ve o bedel, her zaman parayla ölçülmez. Dikkatli ol, Aras Bey. Çünkü gölgelerin içinde yürümeyi öğrenirken, gölgenin bir parçasına dönüşme tehlikesi her zaman vardır.”
    Aras gözlerini açtı. Yol haritası, bir kez daha güncellenmişti. Torosların bu tehlikeli zirvelerinden, Suriye sınırındaki o kadim, labirent gibi şehre gitmesi gerekiyordu. Ve orada, ne bir bilge ne de bir derviş olan, metafizik dünyanın bu gizemli paralı askerini, Süvari'yi bulmalıydı.
    Bu, oyunun kurallarını tamamen değiştiriyordu. Şimdiye kadar, 'iyi' adamlarla birlikte, 'kötü' adamlara karşı savaştığını düşünmüştü. Ama idris'in bu son mesajı, dünyanın o kadar da siyah ve beyaz olmadığını gösteriyordu. Işık ve karanlık, sadece birer araçtı. Ve Aras, hedefine ulaşmak için, daha önce hiç girmediği kadar gri bir alana girmek zorundaydı.
    Mağaradaki eşyalarını topladı. Nefretinin ateşi sönmüş, yerini bir cerrahın soğuk kararlılığı almıştı. Proje Kimera hâlâ oradaydı. O yılanın ini, onu bekliyordu. Ama artık o ine, kafa kafaya saldırmayacaktı. Önce, bir yılan gibi sessizce sürünmeyi öğrenecekti.
    Motosikletini sakladığı yere geri döndü. Torosların zirvelerinden aşağıya doğru inerken, yüzüne vuran rüzgâr, bir özgürlük hissi veriyordu. Artık sadece kaçmıyordu. Artık sadece tepki vermiyordu. O, artık kendi stratejisini çiziyordu. Kendi müttefiklerini seçiyordu.
    Sırt çantasında, insanlığın kaderini değiştirebilecek bir sır taşıyordu. Önünde, Türkiye'nin bir ucundan diğerine uzanan tehlikeli bir yolculuk vardı. Ve hedefinde, ne yaptığı veya kim olduğu bilinmeyen, gizemli bir Süvari'yi bulmak.
    Aras, motosikletin gazını kökledi. Yüzünü, güneşin kavurduğu o eski ve sırlarla dolu şehre, Mardin'e çevirdi. Zihninin paralı askerini bulmaya gidiyordu. Ve bu yolculuğun, onu sonsuza dek değiştireceğini biliyordu. Bölüm 14: Tilkinin Sınavı ve Fısıltıların Pazarlığı
    Süvari'nin gözleri, bir tomografi cihazı gibiydi. Aras'ın sadece dış görünüşünü değil, aurasının her bir katmanını, korkularının ince çatlaklarını, kararlılığının parlak noktalarını ve ruhunun derinliklerinde taşıdığı o taze, acı dolu yarayı tarıyor gibiydi. Bu bakış, Konsorsiyum ajanlarının o soğuk, analitik bakışından farklıydı. Bu, kişiseldi. Bir avcının, avının zayıf noktasını bulmak için yaptığı o içgüdüsel, acımasız bir değerlendirmeydi.
    "Dikenli bir yol mu?" dedi Aras, sesini olabildiğince sabit tutmaya çalışarak. "Yolun kendisi dikenlerle dolu zaten. Ben sadece o dikenlerin arasından nasıl geçeceğimi öğrenmek istiyorum."
    Kadın, bu cevaptan etkilenmiş gibi görünmedi. Yüzünde alaycı bir gülümseme belirdi. "Klişeler, korkmuş adamların sığınağıdır, fizikçi. Benimle yürümek istiyorsan, önce kendi ağırlığını taşıyabildiğini görmem gerek."
    Arkasını dönüp, yamacın daha da sarp, kayalık bir bölgesine doğru yürümeye başladı. "Takip et," dedi, omzunun üzerinden. Bu bir davet değil, bir emirdi.
    Aras, tereddüt etmeden peşinden gitti. Süvari, bir dağ keçisinin ustalığıyla hareket ediyordu. Her adımı ölçülü, her hareketi ekonomikti. Nereye basacağını, hangi kayanın sağlam, hangisinin çürük olduğunu içgüdüsel olarak biliyor gibiydi. Aras ise, tüm o hayatta kalma eğitimine rağmen, onun yanında acemi bir dağcı gibi kalıyordu. Birkaç kez ayağı kaydı, düşme tehlikesi atlattı. Süvari, ne yavaşladı ne de arkasına dönüp yardım etti. Bu da testin bir parçasıydı. Kendi başının çaresine bakmalıydı.
    Sonunda, gün batımının son ışıklarının vurduğu, rüzgârın uğuldadığı bir kaya çıkıntısına vardılar. Aşağıda, Mezopotamya ovası, mora ve kızıla boyanmış bir deniz gibi uzanıyordu. Manzara nefes kesiciydi, ama Aras'ın nefesini kesen şey manzara değil, önündeki görüntüydü.
    Kayalığın tam kenarında, neredeyse boşluğun üzerinde, eski, taştan yapılmış bir sunak duruyordu. Ama bu, bir tapınağa ait bir sunak değildi. Daha ilkel, daha vahşi bir enerjisi vardı. Yüzeyinde, zamanın ve elementlerin aşındırdığı, ama hâlâ seçilebilen semboller vardı. Aras, bu sembollerden bazılarını tanıdı. Bunlar, babasının notlarında gördüğü, en eski Babil ve Sümer metinlerinden alınmış, 'bağlama' ve 'kovma' ritüellerinde kullanılan işaretlerdi.
    "Burası benim çalışma odam," dedi Süvari, sunağın yanına gidip elini taşın soğuk yüzeyinde gezdirirken. "idris ve onun gibiler, enerjiyi anlamak için kitaplara ve meditasyona güvenirler. Ben, daha pratik bir yaklaşımı tercih ederim. Ben, enerjiyle konuşmam. Onunla pazarlık yaparım."
    Süvari, Aras'a döndü. Gözleri, batan güneşin son ışıklarıyla birer kor parçası gibi parlıyordu. "Senden istediğim şey basit. O tesise, o 'Kimera' kovanına girmek istiyorsun. O psişik savunma ağını aşmak. Bunun için, bir 'sessizlik balonu' yaratman gerektiğini düşünüyorsun. Kendi anti-dalgasını yaratan bir hayalet olmak. Zekice bir teori. Ama bir eksiği var."
    Duraksadı, Aras'ın cevabını bekler gibi.
    "Neymiş o?" diye sordu Aras.
    "Bir anti-dalga yaratmak için, önce orijinal dalganın kendisini, tüm frekanslarını, tüm alt tonlarını, tüm karmaşıklığını mükemmel bir şekilde kopyalaman gerekir," dedi Süvari. "Senin sorunun şu, fizikçi: Sen, o dalgayı sadece uzaktan 'dinledin'. Onu gerçekten 'hissetmedin'. Düşmanının müziğini öğrenmeden, ona karşı bir beste yapamazsın."
    Süvari, sunağın yanındaki topraktan, bez bir torba çıkardı. içinden, Aras'ın kanını donduran bir nesne çıkardı. Bu, sarnıçtaki Medusa başının gözünden oyulmuş gibi duran, yumruk büyüklüğünde, obsidyen siyahı bir taştı. Ama taş, cansız değildi. Yüzeyinde, sanki içinde koyu renkli bir sıvı dönüyormuş gibi, belli belirsiz bir hareket vardı. Ve yaydığı enerji... Bu, Aras'ın şimdiye kadar hissettiği hiçbir şeye benzemiyordu. Ne parazitlerin o cızırtılı kötülüğü, ne de Konsorsiyum'un o soğuk teknolojisi. Bu, saf, ilkel bir kaostu. Bir kara deliğin olay ufku gibi, etrafındaki tüm ışığı ve enerjiyi emiyor gibiydi.
    "Bu," dedi Süvari, taşı iki elinin arasında tutarak, "bir parazitin kristalize olmuş kalbidir. Binlerce yıl önce, atalarımın bu topraklarda mühürlediği çok daha güçlü bir varlığın yankısı. Ona 'Yankı Taşı' diyorum. O, sadece negatif enerji yaymaz. O, bir ayna gibidir. Ona dokunan kişinin en derin korkularını, en karanlık arzularını, bastırdığı her şeyi alır ve bin kat güçlendirerek geri yansıtır."
    Aras, taşa bakarken hipnotize olmuş gibiydi. O nesne, onu hem itiyor hem de garip bir şekilde çekiyordu.
    "Sınavın bu," dedi Süvari, taşı sunağın üzerine koyarak. "O psişik savunma ağının bir minyatür versiyonu. O ağ, senin travmalarını sana karşı kullandı, değil mi? Babanın, annenin hayalini... Bu taş, aynısını yapacak. Ama daha acımasızca. Çünkü o, sadece bir program değil. O, yaşayan bir kaos."
    "Ne yapmamı istiyorsun?" diye sordu Aras, sesindeki korkuyu gizleyemeden.
    "Ona dokunmanı istiyorum," dedi Süvari, sesi acımasız bir netlikle doluydu. "Ona dokunacaksın ve o, zihnini cehenneme çevirecek. Bütün savunmalarını yıkmaya çalışacak. Seni, kendi korkularının içinde boğacak. Ve senin görevin, o cehennemin ortasında ayakta kalmak. O kaosun müziğini dinleyip, onun her bir notasını ezberleyeceksin. Ve sonra... o kaosun tam ortasında, kendi sessizliğini, kendi tek, saf, tutarlı notanı bulacaksın. Eğer başarırsan, o savunma ağını aşmak için gereken ilk adımı atmış olursun. Başaramazsan..."
    Süvari'nin yüzünde, ilk defa neredeyse hüzünlü bir ifade belirdi. "Başaramazsan, zihninin kırık parçalarını bu vadiye serpiştirirsin. Ve ben de, arkamda bir iz bırakmadan kaybolurum."
    Bu, bir sınav değil, bir intihar görevine benziyordu. Aras, taşa baktı. Sonra Süvari'ye. Kadının gözlerinde ne bir merhamet ne de bir blöf vardı. Tamamen ciddiydi.
    Aras'ın içindeki her mantıklı hücre, "Kaç!" diye bağırıyordu. Bu delilikti. Ama sonra, Toroslardaki o tepeyi, babasının o suçlayıcı fısıltısını, o yılanın inini hatırladı. Oraya girmek için her şeyi yapmaya hazırdı. Ve eğer bedeli, kendi cehenneminin içinden geçmekse, öyle olsundu.
    Derin bir nefes aldı. Konya'daki o küçük odada öğrendiği her şeyi, zihnindeki o sarmalın geometrisini, o tutarlılık hissini hatırlamaya çalıştı. Bu, onun kalkanı olacaktı.
    Yavaşça sunağa yaklaştı. Elini, o karanlık, dönen taşa doğru uzattı.
    Parmaklarının ucu, taşın o buz gibi yüzeyine değdiği an, dünya yok oldu.
    Artık Mardin'de, bir dağın tepesinde değildi. Kendi zihninin en karanlık, en kilitli odasındaydı. Ve o odada yalnız değildi.
    Her şey oradaydı. Babasının ve annesinin cansız bedenleri, ama bu kez ona bakıp gülümsüyorlardı, "Bizim için endişelenme, oğlum. Burada mutluyuz," diyorlardı ve bu, gerçeğinden daha korkunçtu. Léa, karşısında durmuş, "Sen bir hayal kırıklığısın, Aras. Bütün potansiyelini bir masala harcadın," diyordu. Çocukluğunun geçtiği evin koridorları, uzayıp kısalıyor, duvarlar üzerine doğru geliyordu.
    Ve sonra, daha derin, daha kişisel korkuları ortaya çıktı. Başarısızlık korkusu. Yalnızlık korkusu. Delirme korkusu. Ve en derindeki o korku: Bütün bu olanların, aslında kendi zihninin bir oyunu olduğu, yasla başa çıkamayan bir beynin yarattığı karmaşık bir sanrı olduğu korkusu.
    Sesler, fısıltılar, görüntüler... Hepsi, bilincini bir tsunami gibi dövüyordu. Yarattığı o 'tutarlılık' kalkanı, bu amansız saldırı altında çatırdamaya başladı. Her şeyin kontrolünü kaybediyordu. O kaosun içinde boğuluyordu.
    Tam pes etmek üzereyken, bilincinin son kırıntısıyla, bir şeyi fark etti. Bu kaosun, bu cehennem senfonisinin içinde, kendini tekrar eden bir ritim vardı. Tıpkı CERN'deki o ilk sinyal gibi. Bu, rastgele bir gürültü değildi. Bu, yapısal bir kaostu. Taş, ona sadece rastgele korkular fırlatmıyordu. Onun beyninin kimyasını, nöral yollarını okuyor ve ona en çok acı verecek frekansları, en çok zarar verecek görüntüleri bilinçli olarak seçiyordu.
    Bu, bir düşman değildi. Bu, bir algoritmaydı.
    Bu idrak, ona ihtiyacı olan o küçük dayanak noktasını verdi. Artık savaşmıyordu. Sadece dinliyordu. Bir fizikçi, bilinmeyen bir sinyali analiz eder gibi, o kaosun müziğini analiz etmeye başladı. Korku, acı, keder... hepsi birer veri noktasına dönüştü. Frekansları, genlikleri, desenleri...
    Ve o kaosu analiz ettikçe, onun üzerindeki gücü de azaldı. Çünkü artık onun bir parçası değildi, onu gözlemleyen bir bilim adamıydı.
    Sonra, ikinci adımı attı. O kaos senfonisinin tam ortasında, kendi notasını çalmaya başladı. Konya'da yarattığı o tek, saf, turkuaz notayı. Zihnindeki sarmalı, o kutsal geometriyi, bir mantra gibi tekrarladı. Bu nota, kaosu susturmaya çalışmıyordu. Sadece, onun içinde var oluyordu. Gürültülü bir pazar yerinde, kendi kendine şarkı söyleyen bir derviş gibi.
    ilk başta, sesi kaosun içinde kayboldu. Ama o, ısrarla kendi notasını söylemeye devam etti. Ve yavaş yavaş, bir mucize gerçekleşti. Onun o tek, tutarlı notası, etrafındaki kaosu etkilemeye başladı. Kaosun o düzensiz dalgaları, onun notasının frekansına doğru çekilmeye, onunla rezonansa girmeye başladı. O, kaosu yenmemişti. O, kaosu kendine akort etmişti. Onu evcilleştirmişti.
    Zihnindeki o cehennem senfonisi, yavaş yavaş, garip, hüzünlü ama bir o kadar da güzel bir melodiye dönüştü. Kendi korkularının müziğini dinliyordu. Ve artık korkutucu değildi.
    Gözlerini açtığında, hâlâ dağın tepesindeydi. Eli, hâlâ taşın üzerindeydi. Ama taş, artık o buz gibi, kaotik nesne değildi. Avucunun altında, sakin ve ılık bir şekilde duruyordu. içindeki o karanlık girdap durulmuştu.
    Başını kaldırdı ve Süvari'ye baktı.
    Kadının yüzünde, ilk defa, o alaycı ifadenin yerini, neredeyse inanmaz bir şaşkınlık ve bir nebze de olsa saygı almıştı.
    "Tilki," dedi Aras, sesi yorgun ama kararlıydı. "Sanırım müziğini öğrendim."
    0 ...
  28. 15.
  29. Gölge Dokumak ve Tilkinin Bedeli
    Süvari'nin yüzündeki o ilk, anlık şaşkınlık ifadesi, bir su birikintisine düşen taşın yarattığı halkalar gibi yavaşça dağıldı ve yerini tekrar o hesapçı, okunması zor profesyonel maskeye bıraktı. Ama Aras, o anı yakalamıştı. O, kadının gardını düşürdüğü o kısacık anı görmüştü. Bu, ona umut verdi. Bu kadın, yenilmez değildi. Sadece oyunun kurallarını herkesten daha iyi biliyordu.
    "Müziğimi öğrendin, öyle mi?" dedi Süvari, sesinde alaycılığın yerini, bir meslektaşın diğerini sınadığı o mesafeli bir merak almıştı. "Bir şarkıyı öğrenmek, o şarkıyı besteleyebileceğin anlamına gelmez, fizikçi. Sen sadece kaosun gürültüsünü, kendi düzenli frekansınla bastırdın. Bir fırtınanın ortasında, yüksek sesle bir ninni söylemek gibi. Fırtına durmadı, sadece senin ninnin, bir anlığına ondan daha çok dikkat çekti."
    Aras, yorgunluktan bitap düşmüş bir halde, sunağın yanındaki kayanın üzerine oturdu. "Ama işe yaradı," dedi nefes nefese. "Onunla rezonansa girdim. Onu... evcilleştirdim."
    "Hayır," diye düzeltti Süvari, Yankı Taşı'nı dikkatlice yerden alıp tekrar bez torbasına koyarken. "Onu evcilleştirmedin. Ona, kendinden daha ilginç, daha tutarlı bir oyuncak verdin. Ve o, bir anlığına senin oyuncağınla oynamayı seçti. O taşın içindeki açlık hâlâ orada. O kaos, hâlâ bir sonraki zayıf anını bekliyor. Ama... evet. Ayakta kaldın. Bu, beklediğimden fazlası."
    Bu, Süvari'nin ağzından duyulabilecek en büyük iltifattı muhtemelen.
    Aramızda, batan güneşin son ışıklarıyla uzayan gölgeler kadar uzun bir sessizlik oldu. Aras, pazarlığın şimdi başlayacağını biliyordu.
    "Proje Kimera," dedi, kelimeleri birer birer seçerek. "içeri girmem gerek. Orada, ailemin ölümüyle ilgili ve projenin kendisiyle ilgili bilgilere ulaşmam lazım. Ama o psişik savunmayı aşamam. Bana 'sessizlik balonu' yaratmayı, bir 'anti-dalga' oluşturmayı öğretmen gerek. Bana gölgelerin içinde nasıl yürüneceğini öğret."
    Süvari, yüzünü ovaya, Mezopotamya'nın o ebedi ve kanlı topraklarına çevirdi. "Neden?" diye sordu. "Neden sana yardım edeyim? Bu, benim savaşım değil. Konsorsiyum, güçlü. Tehlikeli. Onlarla doğrudan bir çatışmaya girmek, akıllı bir tilkinin yapacağı son şeydir."
    "Çünkü bu dengeyi bozuyor," dedi Aras, idris'in ona öğrettiği kelimeleri kullanarak. "Siz, denge için çalıştığınızı söylediniz. Kimera, denge değil. O, bir tarafın, diğer tüm tarafları yutması demek. insanlığın ve sizin 'yankı boyutu' dediğiniz yerin arasındaki o hassas zarın yırtılması demek. Onlar, kaosu bir silaha dönüştürüyor. Ve bu, eninde sonunda herkesi, sizi bile yok eder."
    Süvari, Aras'a döndü. Gözlerinde, bir anlığına, binlerce yıllık bir yorgunluğun gölgesi geçti. "idris sana iyi ders vermiş," diye mırıldandı. "Evet, haklısın. Onlar, çocukların ellerindeki ateşle oynaması gibi, neyin kapısını araladıklarını bilmiyorlar. O 'parazitler', o cinler... Onlar, sadece basit enerji vampirleri değil. Onların da kendi düzenleri, kendi krallıkları, kendi açlıkları var. Onları bu boyuta bu kadar kitlesel bir şekilde çekmek, bir veba salgınını davet etmek gibidir. Bu, benim de işime gelmez. Kaosun ortasında pazarlık yapamazsın."
    Kabul etmişti. En azından prensipte.
    "Ama," diye ekledi, o keskin iş kadını tonuna geri dönerek. "Her hizmetin bir bedeli vardır. Benimki ağır olacak."
    "Ne istiyorsun?"
    "iki şey," dedi Süvari. "Birincisi, bir hizmet. Gelecekte, ne zaman ve nerede istersem, benden isteyeceğin yardıma eşdeğer bir hizmeti, sorgusuz sualsiz bana sunacaksın. Bu, birini bir yerden çıkarmak olabilir, bir bilgiyi getirmek olabilir, ya da belki de sadece birini oyalamak olabilir. Açık bir çek. Kabul ediyor musun?"
    Bu, ruhunu şeytana satmak gibiydi. Aras, bu kadının ondan ne isteyebileceğini hayal bile edemiyordu. Ama başka seçeneği yoktu. "Kabul ediyorum," dedi, kelimeler ağzından kurşun gibi dökülürken.
    "Güzel," dedi Süvari. "ikincisi ise daha somut. O tesise girdiğinde, benim için bir şey alacaksın. Veri veya bilgi değil. Bir nesne."
    Yere, bir çubukla kabaca bir şekil çizdi. Bu, birbirine geçmiş, karmaşık halkalardan oluşan bir nesneydi. "Buna 'Boyutsal Çapa' denir," diye açıkladı. "Konsorsiyum, onu yıllar önce Mısır'daki bir kazıdan çaldı. O, kadim bir teknolojidir. Bizim 'yankı boyutu' dediğimiz yerle, bizim fiziksel gerçekliğimiz arasında sabit bir köprü kurmaya, bir geçit açmaya yarar. Onların Kimera ajanlarını bu kadar stabil bir şekilde 'çalıştırmalarının' sebebi, bu çapadır. O çapa olmadan, o varlıklarla olan bağlantıları zayıf ve kaotik olur. O çapa, onların en büyük gücü ve aynı zamanda en büyük zaafı. Onu oradan çıkarmanı istiyorum. Mümkünse bana getir. Mümkün değilse, yok et. O teknoloji, onların elinde olamayacak kadar tehlikeli."
    Aras, şimdi kadının asıl motivasyonunu anlıyordu. Bu, sadece felsefi bir denge meselesi değildi. Bu, stratejik bir hamleydi. Rakibinin en önemli silahını ortadan kaldırmak. "Anlaştık," dedi Aras. "Sana o çapayı getireceğim."
    "Anlaştığımıza göre," dedi Süvari, ayağa kalkarak. "Ders başlıyor."
    Eğitim, Aras'ın hayal ettiğinden çok daha farklı ve çok daha zordu. idris'in öğretileri, ruhani bir yolculuk gibiydi; nazik, felsefi ve içsel keşfe dayalı. Süvari'nin eğitimi ise, bir özel kuvvetler askerinin cehennem haftası gibiydi; acımasız, pragmatik ve tamamen sonuç odaklı.
    "Unut o tek, saf, turkuaz notayı," dedi Süvari, ilk derslerine başlarken. "O, bir deniz feneri gibi 'Ben buradayım!' diye bağırmak demektir. Bizim işimiz bağırmak değil, fısıldamak. Hatta fısıldamamak bile. Bizim işimiz, ortamın gürültüsünün bir parçası olmak. Bir gölge, ışığın yokluğu değildir, fizikçi. O, etrafındaki tüm ışıkların ve renklerin, kaotik bir şekilde üst üste binerek birbirini nötrlediği yerdir. Biz, gölge dokuyacağız."
    ilk alıştırmaları, Aras'ın o 'tutarlılık' halini, o saf notasını alıp, onu bilinçli olarak 'bozmasını' gerektiriyordu.
    "Bana saf bir Do notası verme," diye komut veriyordu Süvari, gözleri kapalı bir şekilde Aras'ın aurasını 'dinlerken'. "Bana, içinde biraz hüzün, bir tutam şüphe ve paslanmış metal kokusu olan bir Do minör yedili notası ver. Spesifik ol. Karmaşık ol. Gerçek hayat gibi. Çünkü o savunma ağı, saf ve mükemmel olan her şeyi bir anomali olarak algılar. Ama kusurlu, karmaşık ve gürültülü olanı, 'normal' kabul eder."
    Aras, saatlerce uğraştı. Zihnindeki o mükemmel sarmalı alıp, ona küçük kusurlar eklemeye çalıştı. Bu, kusursuz bir mermer heykeli alıp, onu bir çekiçle yontarak sıradan bir taşa benzetmeye çalışmak gibiydi. Zihninin her bir hücresi, bu 'bozma' eylemine isyan ediyordu.
    "Hayır!" diye bağırıyordu Süvari. "Bu, hüzün değil, bu kendine acımak. Arada büyük bir fark var. Tekrar dene."
    "Bu, kayanın enerjisi değil. Bu, çamurun enerjisi. Daha sert ol. Daha yaşlı. Milyonlarca yıllık bir basıncı hisset."
    Günler, bu şekilde geçti. Aras, zihinsel ve ruhsal olarak tükenmenin eşiğine geldi. Süvari, onu sürekli olarak sınırlarının ötesine itiyordu. Sonra, en tehlikeli derse geçtiler: Yankı Taşı'nı tekrar kullanmak.
    "Şimdi," dedi Süvari, o karanlık taşı tekrar sunağın üzerine koyarak. "O kaosu yenmeyeceksin. Onunla arkadaş da olmayacaksın. Ondan küçük bir parça ödünç alacaksın. O saf, ilkel korkunun frekansını alıp, kendi enerji alanının, kendi gölgenin bir parçası olarak, bir iplik gibi dokuyacaksın. Kendi alanını, onun imzasıyla kamufle edeceksin."
    Aras, bunun delilik olduğunu düşündü. Bu, bir yangını söndürmek için, ceketinin astarına o yangından bir kor parçası dikmek gibiydi. Ama Süvari'nin gözlerindeki o sarsılmaz mantığı gördüğünde, itiraz edemedi.
    Taşa dokundu. O cehennem, tekrar zihnini doldurdu. Ama bu kez, Aras hazırlıklıydı. O kaosun içinde boğulmak yerine, bir sörfçü gibi onun dalgalarının üzerinde kalmaya çalıştı. O korku senfonisinden, sadece tek bir notayı, en saf, en ilkel dehşetin notasını izole etmeye çalıştı. Onu yakaladı ve kendi 'sessizlik balonu'nun dış katmanına, bir kamuflaj deseni gibi işlemeye başladı.
    Bu, inanılmaz bir acı ve konsantrasyon gerektiriyordu. O korku frekansını içinde tutmak, ruhunu bir asitle yakmak gibiydi. Ama başardı. Bir anlığına, o frekansı kendi aurasının bir parçası yapmayı başardı.
    Ve tam o anda, Süvari'nin gözleri büyüdü. Bir anlığına, sanki Aras orada değilmiş gibi, etrafına bakındı. "inanılmaz," diye fısıldadı. "Bir anlığına... yok oldun."
    Aras, bağlantıyı kesti ve yere yığıldı. Başı, sanki ikiye ayrılacak gibi ağrıyordu. Ama gülüyordu. Başarmıştı.
    "Bu tekniğin bedeli ağır," dedi Süvari, Aras'ın yanına gelip ona bir matara su uzatırken. "Buna 'gölge borcu' deriz. O kaosu ne kadar uzun süre içinde tutarsan, o da senden o kadar çok şey alır. Zihnini, ruhunu aşındırır. Bu yüzden, içeri gir, işini bitir ve hemen dışarı çık. Oyalanmak yok."
    Aras, ayağa kalkıp kendine geldiğinde, Süvari gökyüzünü işaret ediyordu. Gözle görülmeyen bir noktayı. "Gördün mü?" dedi.
    Aras, sadece yıldızları görüyordu. "Neyi?"
    "Bir uydu. Onların uydularından biri. Bir Kimera uydusu. Psişik ağlarını koordine etmek ve yeryüzünü taramak için kullanırlar. Normalde, genel bir tarama yaparlar. Ama senin Konya'daki o küçük partin ve burada benim taşla olan güreşin, bu sektörü yüksek alarma geçirdi. Tüm sensörlerini buraya, Torosların bu bölgesine çevirdiler. Her 72 saatte bir, derin ve odaklanmış bir tarama yaparlar. Bir sonraki tarama, iki gün sonra. O taramadan sonra, bu dağı ve üzerindeki her bir anormalliği, yani bizi, psişik olarak milimi milimine haritalandıracaklar. Sonra da, sadece sensörlerini değil, bizzat kendilerini gönderirler."
    Süvari, Aras'a döndü. Yüzü, ay ışığının altında bir mermer heykeli kadar sert ve soğuktu.
    "Penceren kapanıyor, fizikçi. iki günün var. Bu öğrendiğin sanatı mükemmelleştirip, o yılanın inine girmek için sadece iki gün. Yarından sonraki gece, o tesise giriyoruz. Ya da bu iş burada, bu dağda bitiyor."
    Aras, aşağıda, karanlık vadide yatan o şeytani kovana baktı. Sonra, yanındaki o tehlikeli ve öngörülemez müttefikine. Eğitim bitmişti. Geri sayım başlamıştı. Ve hayatının en uzun iki günü, önünde uzanıyordu.
    0 ...
  30. 16.
  31. Yetmiş iki Saat ve Kovanın Kapısı
    Zaman, artık bir nehir gibi akmıyordu. O, tepelerinde giyotin gibi bekleyen, her saniyesi düşen bir kum tanesiydi. Yetmiş iki saat. Bu, Konsorsiyum'un o her şeyi gören uydusunun, bu dağları bir daha, bu kez bir anomaliyi değil, bizzat onları aramak için taramasından önceki süreydi. Bu süre, Aras'ın zihninde, bir ölüm fermanı gibi yankılanıyordu.
    Süvari ile birlikte o rüzgârlı kaya çıkıntısından, sığındıkları o güvenli mağaraya döndüklerinde, aralarındaki dinamik tamamen değişmişti. Artık bir öğretmen ve öğrenci, bir test eden ve test edilen değillerdi. Onlar, ortak bir düşmana karşı, zamana karşı yarışan, zıt kutuplardan gelmiş iki müttefikti. Aralarındaki boşluğu, gergin, profesyonel bir saygı dolduruyordu.
    Mağaranın loş ışığında, yere serdikleri eski bir haritanın ve Aras'ın babasından kalan tesis şemalarının etrafına oturdular. Bu, onların savaş odasıydı. Ve burada, iki farklı dünyanın bilgeliği, tek bir ölümcül plan yaratmak için birleşti.
    "Fiziksel güvenlik ilk halka," dedi Aras, bir bilim adamının netliğiyle. Kalemini şemanın üzerinde gezdiriyordu. "Gözlemlerime göre, dış perimetredeki devriyeler, on sekiz dakikalık döngülerle hareket ediyor. Özellikle kuzeydoğu sektöründe, iki devriye rotasının kesişiminde, yaklaşık doksan saniyelik bir 'kör nokta' oluşuyor. Termal ve hareket sensörleri var, ama şemaya göre, ana güç hattı, yerin altından, bu sektörün hemen kenarından geçiyor. Hattın yarattığı elektromanyetik alan, o bölgedeki daha hassas sensörlerde bir parazitlenme yaratıyor olmalı. Orayı kullanmalıyız."
    Süvari, Aras'ın analizini, sanki tamamen farklı bir dilde yapılmış bir çeviriyi dinler gibi, dikkatle dinliyordu. "Senin kör noktan," dedi, parmağını haritada Aras'ın işaretlediği yere koyarak, "benim haritamdaki en gürültülü yer. Psişik savunma ağı, o bölgede en yoğun halde. Muhtemelen, fiziksel zayıflıklarını, metafiziksel bir güçle kapatmışlar. Oradan girmek, bir aslanın açık ağzına yürümek gibidir."
    "O halde ne yapacağız?" diye sordu Aras.
    "ikisini de kullanacağız," dedi Süvari. "Senin bilimin ve benim sanatım. Birbirinin açığını kapatacaklar." Sonra, kendi zihinsel haritasını anlatmaya başladı. "Psişik ağ, bir örümcek ağı gibidir. Ama her ipliği aynı kalınlıkta değildir. Tesisin enerji kaynağına, yani muhtemelen küçük, yeraltı bir nükleer reaktöre yaklaştıkça, ağın frekansı, reaktörün yarattığı o ham enerji alanından dolayı bozuluyor. Daha kaotik, daha öngörülemez hale geliyor. 'Gölge Dokuma' tekniğin için, bu bir avantaj. Çünkü kamuflajın, en iyi kaosun içinde çalışır. Düzenli bir alanda, senin o kusurlu gölgen bir yama gibi sırıtır. Ama kaosun içinde, o da gürültünün bir parçası olur."
    Plan, yavaş yavaş şekilleniyordu. iki katmanlı bir sızma operasyonu. Aras'ın hesapladığı o doksan saniyelik kör noktayı kullanarak, fiziksel devriyelerden kaçacaklardı. Aynı anda, Süvari'nin belirlediği o kaotik enerji bölgesinden geçerek, psişik savunmanın en yoğun ama en düzensiz olduğu yerden ağın içine dalacaklardı. Bu, bir ip cambazının, aynı anda iki farklı fırtınanın ortasında yürümesi gibiydi. Başarı şansı, sıfıra yakındı. Ama sıfır değildi.
    Bu strateji konuşması, Aras için büyüleyici bir deneyimdi. Süvari ile konuşmak, tamamen farklı bir evrenden gelmiş bir zekâyla iletişim kurmaya benziyordu. Aras, "termal kamuflaj" dediğinde, Süvari "aura gizleme" diyordu. Aras, "radyo sessizliği" dediğinde, Süvari "zihinsel sükûnet" diyordu. Farklı dilleri konuşuyorlardı ama aynı gerçekten bahsediyorlardı. Madde ve Bilinç, aynı hedefe ulaşmak için birlikte çalışıyordu.
    Hazırlıklarının son aşamasında, Süvari kendi ekipmanlarını çıkardı. Bunlar, Konsorsiyum'un yüksek teknolojili oyuncaklarına benzemiyordu. Her bir parçası, pratik ve ölümcüldü. Karartılmış, yansıma yapmayan, Süvari'nin iddiasına göre "psişik olarak nötr" olan özel bir alaşımdan yapılmış bir bıçak. insanın enerji imzasını ve kokusunu geçici olarak maskeleyen, öğütülmüş bitki ve minerallerden oluşan gri bir toz. Ucunda, bir yarasanın pençesi gibi tasarlanmış, sessiz bir fırlatma mekanizmasına sahip, kompakt bir kanca ve ona bağlı, ipek kadar ince ama çelik kadar sağlam siyah bir ip. Süvari, bir paralı askerden çok, modern bir ninjaya benziyordu.
    "Unutma," dedi Süvari, hazırlıkları bittiğinde. "içeri girdiğimizde ayrılacağız. Sen, bilgi için, yani babanın hayaleti için ana sunucu odasına gideceksin. Ben ise, bedelim için, yani o 'Boyutsal Çapa'nın olduğu laboratuvara. işimizi bitirdiğimizde, kuzey havalandırma şaftında buluşacağız. Şafaktan önce. Eğer biri gelmezse, diğeri beklemez. Anlaşıldı mı?"
    "Anlaşıldı," dedi Aras. Bu acımasız kural, ittifaklarının doğasını özetliyordu. Bu, bir dostluk değil, bir iş ortaklığıydı.
    ikinci gecenin karanlığı, dağların üzerine bir matem örtüsü gibi çöktüğünde, onlar hazırdı. Uydunun ölümcül taramasına saatler kalmıştı. Mağaradan ayrılıp, yılanın inine doğru son, sessiz yolculuklarına başladılar.
    Dağdan vadiye inişleri, bir hayaletin dansı gibiydi. Süvari önden gidiyordu. Vücudu, çevresiyle tam bir uyum içindeydi. Bir gölge gibi hareket ediyor, ayağının altındaki tek bir çakıl taşını bile oynatmıyordu. Onun duyuları, sadece fiziksel dünyayı değil, aynı zamanda o görünmez dünyayı da tarıyordu. Aras, onun hemen arkasından, adımlarını onun adımlarına uydurarak ilerliyordu. Zihni, hem planın detaylarını tekrar ediyor hem de o pasif, düşük seviyeli enerji taramasını sürdürüyordu.
    ilk savunma hattını, Aras'ın hesapladığı, güç hattının yanındaki o 'parazitli' bölgede aştılar. Toprağın hemen altına gömülmüş, neredeyse görünmez fiber optik sensörlerin arasından, Süvari'nin bir suyun içinden geçer gibi rahatça süzülmesini izledi. Kadın, bu sensörlerin yaydığı o ince enerji alanını 'görüyor' ve onların arasındaki boşluklardan geçiyordu.
    Sonunda, tesisin fiziksel duvarlarından yaklaşık iki yüz metre uzakta, psişik savunma ağının başladığı o görünmez eşiğe geldiler. Hava, aniden değişti. Fiziksel olarak değil, ama hissedilir bir şekilde. Sanki bir basınç duvarına çarpmışlardı. Havadaki o sakin dağ esintisinin yerini, elektrik yüklü, gergin bir uğultu almıştı.
    "Burası," diye fısıldadı Süvari, sesi rüzgârda neredeyse duyulmuyordu. "Bundan sonrası sende, fizikçi. Ben kendimi gizleyebilirim, ama bu ağ, iki kişilik bir gölge gerektiriyor. Dersi hatırla. Gürültüyle savaşma. Gürültü ol."
    Bu, anın kendisiydi. Bütün o eğitim, bütün o acı, bütün o hazırlık, bu tek bir an içindi.
    Aras, sırtını bir kayaya yasladı ve yere oturdu. Gözlerini kapattı. Dünyanın en tehlikeli meditasyonuna başlıyordu.
    Önce, merkezini buldu. Zihnindeki sarmalı, o içsel Sema'yı canlandırdı. O saf, turkuaz 'tutarlılık' alanı, bilincinin etrafında oluşmaya başladı. Ama bu kez, orada durmadı. Bu, sadece başlangıçtı.
    Sonra, Süvari'nin ona öğrettiği gibi, o mükemmel armoniyi bilinçli olarak bozmaya başladı. Zihnine, o kaotik ve uyumsuz iplikleri dokudu. Mardin'deki Yankı Taşı'ndan hafızasına kazıdığı o saf korku frekansını çağırdı. Dağ rüzgârının o yalnız, uğultulu notasını ekledi. Yakınlardaki bir çalılıkta saklanan bir tavşanın o telaşlı, hızlı kalp atışını hissetti ve onu da karışıma dahil etti. Kendi şüphesini, kendi yorgunluğunu, kendi öfkesini... hepsini birer enstrüman olarak kullandı.
    Bu, bir delilik senfonisi bestelemekti. Zihni, bu kakafoninin altında ezilmemek için çığlık atıyordu. Ama o, bir orkestra şefi gibi, bütün bu uyumsuz sesleri tek bir amaç için yönetti: Kamuflaj. Artık saf bir ışık değil, etrafındaki her şeyin bir yansımasıydı. O, artık bir 'varlık' değil, bir 'arka plan gürültüsüydü'.
    Süvari, elini onun omzuna koymuş, bir sigorta gibi bekliyordu. Gözleri kapalıydı ama o da Aras'ın zihninde olup bitenleri 'görüyordu'. Aras'ın bilincinin, bir an parçalanmanın eşiğine gelip, sonra tekrar toparlandığını hissetti.
    Ve sonra, Aras başardı. Etraflarında, görünmez bir 'sessizlik balonu' oluştu. Dışarıdan bakıldığında hiçbir şey değişmemişti. Ama o balonun içinde, onlar artık o psişik ağ için yoktular. Varlıkları, vadinin genel gürültüsünün içinde tamamen kaybolmuştu.
    "Şimdi," diye fısıldadı Aras, gözleri kapalıyken. Konuşmuyordu, düşüncelerini doğrudan Süvari'nin zihnine yansıtıyordu.
    Ayağa kalktılar. Ve o görünmez mayın tarlasına ilk adımlarını attılar.
    Bu, bir okyanusun dibinde, dipteki çamuru kaldırmadan yürümeye benziyordu. Aras, her adımda, o psişik savunma ağının dokunaçlarının etraflarından akıp gittiğini, ama onlara dokunmadığını hissedebiliyordu. Kovan Zihni'nin o sürekli, pasif farkındalığı, bir sis gibi üzerlerinden geçiyor ama içlerindeki boşluğu fark etmiyordu. Bu, hayatında yaptığı en zor şeydi. O 'gölge' halini korumak, aynı anda fiziksel olarak hareket etmek, zihnini bir saniye bile serbest bırakmamak... Her bir hücresi isyan ediyordu.
    iki yüz metrelik o mesafe, sanki iki yüz kilometre gibi geldi. Ama sonunda, başardılar. Kendilerini, Kovan'ın o garip, organik görünümlü duvarının dibindeki gölgelerde buldular.
    Aras, yarattığı o psişik kalkanı indirdiği an, dizlerinin üzerine çöktü. Alnından terler boşanıyordu ve zihni, sanki bir mengeneyle sıkılmış gibi ağrıyordu. Ama hayattaydılar. içeri giden ilk kapıyı açmışlardı.
    Süvari, onun yanına çöktü. Yüzünde, yorgunlukla karışık, bir takdir ifadesi vardı. "Fazla gürültü yaptın ama işe yaradı, fizikçi," diye fısıldadı.
    Sonra, ayağa kalkıp Kovan'ın duvarını incelemeye başladı. Gözleri, Aras'ın şemalarda işaretlediği, yerden yaklaşık on beş metre yukarıdaki bir havalandırma şaftını buldu.
    "Birinci aşama tamam," dedi, sırt çantasından o sessiz kancayı ve siyah ipi çıkarırken. "Şimdi, asıl eğlence başlıyor."
    Aras, başını kaldırdı ve o karanlık, metal mazgala baktı. Görünmez olanı aşmışlardı. Şimdi ise, soğuk, sert ve affetmeyen fizikle yüzleşme zamanıydı.
    0 ...
  32. 17.
  33. Makinenin Damarları ve Kuluçkadaki Kabuslar
    Eğlence, Süvari'nin dilinde, Aras'ın bildiği anlamdan çok farklı bir şeye karşılık geliyordu. Bu, bir uçurumun kenarında, rüzgârla ve ölümle yapılan bir danstı.
    Süvari, fırlatma mekanizmasını neredeyse hiç ses çıkarmadan kurdu. Bir anlık odaklanmanın ardından, kanca, gecenin karanlığında sessiz bir hayalet gibi yükseldi ve on beş metre yukarıdaki havalandırma mazgalının metal çerçevesine, tatmin edici, boğuk bir 'tık' sesiyle kilitlendi. ip, ay ışığında bir örümcek ağı ipliği gibi parlıyordu.
    "Önce ben," diye fısıldadı Süvari. "Ağırlığı test ederim. Sonra sen. Tırmanışın sessiz olsun, fizikçi. Bu duvarların kulakları var."
    Kadın, bir panterin ağaca tırmanması gibi, zahmetsiz bir zarafetle ipte yükselmeye başladı. Vücudunun her bir kası, tek bir amaç için, yani sessizlik ve verimlilik için çalışıyordu. Dakikalar içinde mazgalın yanında, duvara yapışmış bir gölgeye dönüştü. Aras'a aşağıya gelmesi için işaret verdi.
    Aras, hayatında hiç bu kadar yoğun bir fiziksel efor sarf etmemişti. CERN'deki günleri, zihnini çalıştırmakla geçmişti, bedenini değil. ipe tutunduğunda, kollarındaki kasların bu beklenmedik ihanete karşı nasıl isyan ettiğini hissetti. Her bir metre, bir işkenceydi. Nefesi, göğsünde bir fırtına gibiydi ve onu kontrol altında tutmak için inanılmaz bir irade gücü sergilemek zorundaydı. Süvari'nin aksine, onun tırmanışı zarif değil, çaresiz ve hırıltılıydı. Ama pes etmedi. Ailesinin anısı, onu yukarı çeken bir güçtü.
    Sonunda, ter içinde ve kasları yanarak mazgalın yanına ulaştığında, Süvari'nin çoktan kapağı yerinden sökmek için çalıştığını gördü. Kadın, çantasından çıkardığı, cerrahi aletlere benzeyen bir dizi metal aletle, vidaları neredeyse hiç ses çıkarmadan gevşetiyordu. Son vida da düştüğünde, mazgalı yavaşça kenara çektiler ve kendilerini, makinenin içindeki o karanlık, bilinmeyen boşluğa bıraktılar.
    içerisi, bir anda farklı bir evrene adım atmak gibiydi. Dışarıdaki dağ havasının, çam ve toprağın o canlı kokusunun yerini, tamamen yapay bir atmosfer almıştı. Geri dönüştürülmüş, steril havanın içinde, ozonun keskin kokusu, aşırı ısınan elektronik devrelerin belli belirsiz yanık kokusu ve hepsinin altında, Aras'ın midesini bulandıran, tanımlayamadığı, hafif tatlımsı, organik bir koku vardı. Ve uğultu... Her yerden gelen, duvarların içinden, zeminin altından sızan o alçak frekanslı, sürekli, yaşayan makine uğultusu.
    Onlar artık bir vadide değillerdi. Onlar, canavarın damarlarının içindeydiler.
    Havalandırma kanalları, beklediklerinden daha dar ve daha karmaşıktı. Yer yer, emeklemek, bazen de sürünmek zorunda kalıyorlardı. Karanlık, mutlaktı. Tek ışık kaynakları, başlarına taktıkları, sadece birkaç metreyi aydınlatan, düşük yoğunluklu kırmızı ışık veren fenerlerdi. Bu klostrofobik labirentte, Aras'ın rolü başlamıştı. O, artık tırmanan bir acemi değil, ekibin beyni, navigatörüydü.
    "Sağa dönmeliyiz," diye fısıldadı, babasının dosyalarından ezberlediği şemayı zihninde canlandırarak. "Yaklaşık elli metre sonra, B-7 bloğunun ana soğutma ünitesinin üzerinden geçeceğiz. Orası gürültülü olmalı, hareketlerimizi bir nebze gizler."
    Süvari, sorgulamadan itaat etti. Bu dar ve karanlık dünyada, Aras'ın zihni onların tek pusulasıydı.
    ilerlerken, yol boyunca, altlarındaki veya yanlarındaki odalara bakan mazgalların yanından geçtiler. Her bir mazgal, cehennemin farklı bir katmanına açılan bir pencere gibiydi.
    ilk gördükleri, tuhaf, karmaşık makinelerle dolu, kusursuzca temizlenmiş bir laboratuvardı. içeride kimse yoktu, ama tezgâhların üzerindeki aletler, sanki sahipleri bir saniye önce bırakıp gitmiş gibi duruyordu. Bir ekranda, üç boyutlu bir DNA sarmalı, kendi etrafında yavaşça dönüyordu.
    Bir sonraki mazgal, boş muhafaza hücrelerinin olduğu bir koridora bakıyordu. Hücrelerin duvarları, kalın, çizilmez pleksiglastandı. Ama bazılarının iç yüzeyinde, tırnaklarla değil, daha güçlü bir şeyle, belki de kemikle kazınmış gibi duran derin çizikler vardı. Umutsuzluğun ve deliliğin fosilleşmiş kanıtları.
    Bu metalik damarlarda ilerledikçe, Aras o psişik 'uğultuyu' daha da yoğun hissetmeye başladı. Artık sadece bir arka plan gürültüsü değildi. Bu, tesisin kendisinin kalp atışıydı. Kovan Zihni'nin o kolektif, ruhsuz bilinci, duvarlardan sızıyor, metalin atomlarında titreşiyordu. Aras, sürekli olarak zihninin etrafında ince bir 'gölge' kalkanı tutmak zorundaydı. Bu, en ufak bir düşünce kırıntısının bile dışarı sızmasını engellemek için tasarlanmış, düşük seviyeli ama inanılmaz derecede yorucu bir zihinsel eylemdi.
    "Bu statik..." diye fısıldadı Süvari'ye. "Her yerde. Sanki hava bile düşünüyor."
    Süvari, duraksamadan cevap verdi. "Bu, zincire vurulmuş bir tanrının statiği. Tek bir bedende hapsedilmiş binlerce ruhun. Onların bireysel bilinçleri yok artık. Sadece Kovan var."
    Sonunda, ana bir dağıtım noktasına, birkaç büyük havalandırma kanalının birleştiği bir kavşağa geldiler. Burası, yollarının ayrıldığı yerdi.
    "Şemaya göre," dedi Aras, sesi metal tünelde yankılanıyordu. "Ana sunucu odasına giden kanal, şu soldaki. Üçüncü alt seviyeye iniyor. Senin aradığın biyo-muhafaza laboratuvarı ise, sağdaki kanaldan, beşinci seviyede olmalı."
    Bir an birbirlerine baktılar. O kırmızı, loş ışıkta, yüzlerindeki ifadeleri okumak zordu. Ama Aras, Süvari'nin gözlerinde, o her zamanki sertliğin altında, bir anlık, farklı bir parıltı gördü. Bu, bir veda değil, bir görev arkadaşının diğerine verdiği sessiz bir onaydı.
    "Kuzey şaftı, şafaktan önce," dedi Süvari, sesi son bir emir gibiydi. Ve sonra, bir gölgenin başka bir gölgenin içinde kaybolması gibi, sağdaki karanlık tünele süzülüp gözden kayboldu.
    Aras, o metal labirentte ilk defa gerçekten tek başınaydı.
    Sunucu odasına giden yol, ona bir sonsuzluk gibi geldi. Artık Süvari'nin o güven veren varlığı yoktu. Sadece kendi ayak seslerinin boğuk sesi, uğuldayan makine ve zihnindeki o sürekli baskı. Birkaç kez, şemada olmayan, sonradan eklenmiş gibi duran tali tüneller yüzünden neredeyse kayboluyordu.
    Sonunda, bir mazgala geldiğinde, aşağıdan gelen belli belirsiz, insan seslerine benzeyen mırıltılar duydu. Dikkatlice aşağıya baktı.
    Gördüğü şey, onu donup bırakmaya yetti.
    Burası, büyük, ortak bir yaşam alanı veya bir tür dinlenme salonuydu. Aşağıda, yaklaşık on beş-yirmi tane Kimera ajanı vardı. Görevde değillerdi. Bazıları, yere bağdaş kurmuş, meditasyon yapıyorlardı. Ama bu, Konya'da gördüğü o huzurlu meditasyon değildi. Gözleri açıktı ve bomboş bakıyorlardı. Yüzlerinde hiçbir ifade yoktu. Sanki zihinleri, Kovan'a şarj olmak için bağlanmış gibiydi. Diğerleri ise, ikili gruplar halinde, dövüş antrenmanı yapıyorlardı. Hareketleri, insanüstü bir hız ve akıcılığa sahipti. Birbirlerinin hareketlerini, daha başlamadan tahmin ediyor, kusursuz bir uyum içinde saldırıyor ve savunuyorlardı. Ama en rahatsız edici olan, her şeyin mutlak bir sessizlik içinde gerçekleşmesiydi. Tek bir komut, tek bir bağırış yoktu. Bütün iletişim, zihinseldi.
    Aras, onların gözlerine odaklandı. O boşluk... O, insan ruhunun çıkarılıp, yerine bir yazılım yüklendiğinin kanıtıydı. Bu insanlar, artık birer birey değildi. Onlar, etten ve kemikten yapılmış, Konsorsiyum'un iradesini taşıyan birer drone'du.
    Dehşet içinde geri çekilip, yoluna devam etmeye çalıştı. Ama panikle, yanlış bir kanala saptı. Bu kanal, onu daha da aşağıya, tesisin en karanlık sırlarının saklandığı yere götürdü.
    Yeni bir mazgala geldiğinde, aşağıdan gelen o tatlımsı, organik koku dayanılmaz bir hal almıştı. Kokuya, antiseptiklerin ve kimyasalların kokusu da karışıyordu. Midesi bulanarak aşağıya baktı.
    Burası bir tıp merkezi veya bir laboratuvardı. Ama Aras'ın bildiği hiçbir laboratuvara benzemiyordu. Duvar boyunca, içinde soluk, mavimsi bir sıvı içinde duran insanlar olan, dikey staz kapsülleri diziliydi. Kapsüllerden çıkan düzinelerce kablo, bu insanların kafalarına ve vücutlarına bağlıydı. Bir ameliyat masasında, beyaz önlüklü doktorlar, bilinci kapalı bir deneğin kafatasını açmış, içine parlak, karmaşık bir implant yerleştiriyorlardı.
    Ama en korkuncu, odanın köşesindeki, duvarları yastıklı muhafaza hücresindeydi.
    Hücrenin içinde, bir zamanlar insan olan bir varlık, kendi etrafında dönüyor, duvarlara çarpıyordu. Zayıf, bitkindi ama gözleri, karanlık bir enerjiyle parlıyordu. Anlaşılmaz kelimelerle bağırıyordu. Ama bu tek bir dil değildi. Aras, aynı anda, Sümerce, Akadca, Latince ve hiç bilmediği, gırtlaktan gelen başka dillerin fısıltılarını duyduğunu fark etti. Bu, "başarısız" bir deneydi. Bağlantı, deneğin zihnini yakmıştı. Parazit, yani 'cin', insan beyninin sınırlarını aşmış, onu ele geçirmişti. O varlık, artık binlerce yıllık kaosu barındıran, etten yapılmış bir radyo istasyonuydu.
    Aras, midesindeki safranın boğazına dayandığını hissetti. Gördükleri, sadece bir askeri proje değildi. Bu, hayatın kendisine, ruhun doğasına karşı işlenmiş bir günahtı. Bu, bir canavar fabrikasıydı. Ve onlar, kuluçkadaki kabuslardı.
    Gördüğü dehşetle sarsılmış bir halde, kendini zorlayarak oradan uzaklaştı. Zihnindeki şemaya geri döndü, doğru yolu buldu. Artık ne yaptığını mekanik bir şekilde yapıyordu. Duygularını, bir kutuya kilitlemek zorundaydı, yoksa aklını kaçırırdı.
    Sonunda, hedefine ulaştı. Ana sunucu odasına bakan havalandırma mazgalı.
    Aşağısı, beklediği gibiydi. Soğuk, sessiz, devasa bir odaydı. Duvarlar boyunca, yüzlerce sunucu rafı, düzenli aralıklarla yanıp sönen binlerce küçük ışıkla bir galaksi gibi parlıyordu. Odanın havası, güçlü bir soğutma sisteminin uğultusuyla doluydu. Burası, Kovan'ın beyni, Konsorsiyum'un bu cehennemdeki dijital kalbiydi.
    Ama bir sorun vardı. Oda boş değildi.
    Odanın tam ortasında, diğer tüm sunuculardan fiziksel olarak ayrı tutulan, yani 'hava boşluklu' (air-gapped) olan, en hassas verilerin saklandığı o tek, bağımsız terminal duruyordu. Ve o terminalin başında, sırtı Aras'a dönük bir şekilde, beyaz önlüklü bir figür oturuyordu. Bir teknisyen veya bir bilim adamı. Sakince klavyede bir şeyler yazıyordu.
    Aras, mazgalın karanlığında donakaldı. Planı, boş bir odaya sızmak üzerine kuruluydu. Ama şimdi, hedefinin tam başında, canlı bir engel vardı.
    O an anladı. Canavarın damarlarına sızmayı başarmıştı. Ama beynine giden son kapı, kilitliydi. Ve o kapının bir de bekçisi vardı.
    0 ...
  34. 18.
  35. Dijital Hayalet ve Kırık Gerçeklik
    Zaman, havalandırma kanalının o dar, metalik rahminde bir kez daha dondu. Aşağıdaki oda, Kovan'ın beyni, soğuk ve düzenli bir şekilde uğuldarken, ortadaki o tek insan figürü, Aras'ın bütün planlarını, bütün hesaplamalarını anlamsız kılan bir anomaliydi. Bu, hesaba katmadığı bir değişkendi. Ve bu dünyada, hesaba katılmayan değişkenler, ölüm demekti.
    içindeki ilk tepki, geri çekilmekti. Süvari'nin kuralı netti: "Eğer biri gelmezse, diğeri beklemez." Görev tehlikeye girmişti. Ama sonra, babasının ve annesinin o işkence odasındaki görüntüleri, o kuluçkadaki kabuslar zihnine hücum etti. Geri dönemezdi. Bu kapıdan başka bir kapı yoktu.
    O an, Süvari'nin öğretisi, idris'in bilgeliği ve kendi bilimsel mantığı, zihninde tek bir strateji yaratmak için birleşti. Düşmanı yenemiyorsan, onu anlamalısın. Anlayamıyorsan, onu görünmez kılmalısın.
    Aras, gözlerini kapattı. Zihnini, o tanıdık, gürültülü 'gölge dokuma' haline değil, çok daha ince, çok daha hassas bir frekansa ayarladı. Bu, bir kamuflaj değildi. Bu, bir yanılsamaydı. Bir 'yok sayma' alanı. Zihnini, aşağıdaki o beyaz önlüklü figürün bilincinin etrafına, bir sis gibi sarmaya başladı. Ona saldırmıyordu. Onu kontrol etmeye çalışmıyordu. Sadece, o kişinin algı alanında, Aras'ın var olabileceği bir 'kör nokta' yaratmaya çalışıyordu. Zihninin bir köşesine, "Burada ilginç bir şey yok. işine odaklan. Her şey normal," diye fısıldayan, duyulmaz bir sugestiyon gönderiyordu.
    Bu, bir atomu, tek bir nötronla, yörüngesinden çıkarmadan dürtmek gibi, inanılmaz bir hassasiyet gerektiriyordu.
    Yavaşça, mazgalın kapağını bir milim kenara kaydırdı. Aşağıdan hiçbir tepki gelmedi. Bir milim daha. Sessizlik. Sonunda, kendisinin sığabileceği kadar bir boşluk yarattı. Süvari'nin verdiği o siyah ipe tutunarak, bir örümceğin ağından inmesi gibi, mutlak bir sessizlik içinde, sunucu raflarından birinin arkasındaki gölgeye indi.
    Ayakları yere değdiği an, odanın enerjisi onu bir tokat gibi çarptı. Burası, sadece bir sunucu odası değildi. Burası, Kovan Zihni'nin arayüz noktasıydı. Havadaki o statik, sadece makinelerden gelmiyordu. Bu, dijitalleştirilmiş, filtrelenmiş binlerce bilincin o kolektif fısıltısıydı.
    Hedefi olan o bağımsız terminale doğru, gölgelerin içinde ilerlemeye başladı. Her adımda, ortadaki teknisyenin zihnine o "Her şey yolunda" sinyalini göndermeye devam ediyordu. Adama yaklaştıkça, onun bir Kimera ajanı olmadığını anladı. Aurası, o hibritlerin sahip olduğu o çift katmanlı, rahatsız edici enerjiye sahip değildi. Bu, normal bir insandı. Ama bir tuhaflık vardı. Bilinci, sanki bir camın arkasından gibi, donuk ve bastırılmıştı. Muhtemelen, Konsorsiyum'un kendi personeli üzerinde kullandığı, sadakati sağlayan ve merakı körelten kimyasal veya psişik bir 'kısıtlayıcı' altındaydı. O, bir bekçiden çok, biyolojik bir programdı.
    Terminalin arkasına ulaştığında, kalbi ağzında atıyordu. Adam, ondan sadece bir metre uzaktaydı. Aras, hayatının en cüretkâr hamlesini yaptı. Zihnindeki o 'yok sayma' alanını, adamın bilincinin daha da derinlerine itti. Ona, kısa süreli bir 'döngü' komutu verdi. Adamın parmakları, klavyenin üzerinde aynı anlamsız komut dizisini, bir plak takılmış gibi, tekrar tekrar yazmaya başladı. Bu, Aras'a sadece birkaç dakika kazandıracaktı.
    Terminalin arayüzüne, çantasından çıkardığı, kendi modifiye ettiği küçük bir cihazı bağladı. Bu, babasının disklerindeki verilere erişmek için kullandığı teknolojinin aynısıydı. Cihaz, terminalin güvenlik duvarlarını aşmak için değil, onları kandırmak için tasarlanmıştı. Kendisini, sistemin bir parçası, rutin bir tanılama programı gibi tanıtıyordu.
    Ekranda, klasörler ve dosyalar akmaya başladı. Aras, doğrudan arama fonksiyonuna gitti. Tereddüt etmeden yazdı: "Proje Kimera."
    Sonuçlar, bir sel gibi ekranı doldurdu. Yüzlerce, binlerce dosya. Deney raporları, finansal tablolar, denek profilleri, operasyonel planlar. Bu, bir hazineydi. Ama Aras'ın bu hazineyi inceleyecek vakti yoktu. O, tek bir şeyi arıyordu. Babasının izini.
    Yeni bir arama başlattı: "Kaan, Cihan."
    Bu kez, sadece birkaç dosya belirdi. Çoğu, babasının Konsorsiyum tarafından izlenen akademik yayınları ve iletişim kayıtlarıydı. Ama biri farklıydı. Dosya adı, sadece bir dizi anlamsız rakam ve harften oluşuyordu. Ve dosya boyutu, sıfır kilobayt gösteriyordu. Bu, bir tuzaktı. Ya da bir bilmece.
    Aras, bunun sıradan bir dosya olmadığını anladı. Bu, bir işaretçiydi. Dosyanın kendisine değil, onun sistemdeki 'yokluğuna' gizlenmiş bir şeydi bu. Babasının ona öğrettiği bir şifreleme tekniği aklına geldi: Veriyi, dosya sisteminin kendisindeki boşluklara, yani 'slack space' denilen, kullanılmayan ama henüz üzerine yeni veri yazılmamış alanlara gizlemek. Bir hayaleti, başka hayaletlerin arasında saklamak.
    Özel bir komut dizisi çalıştırdı. Bu, o boş alanları tarayacak ve bir araya getirecekti. işlem, yavaş ilerliyordu. Ekranda, bir ilerleme çubuğu, acı verici bir yavaşlıkla doluyordu. Her bir saniye, bir asır gibiydi. Yanındaki teknisyenin parmakları, hâlâ aynı anlamsız ritimde klavyeyi tıkırdatıyordu.
    Ve sonra, işlem bitti. Ekranda, tek bir sıkıştırılmış dosya belirdi. Adı: "Yankı."
    Aras, dosyayı kendi cihazına kopyalamaya başladı. Kopyalama işlemi devam ederken, içindeki bir merak dürtüsüne karşı koyamadı. Dosyayı, doğrudan terminalde açtı.
    Açılan şey, bir video dosyasıydı. Babasının yüzü, ekranda belirdi. Ama bu, Ankara'daki bodrumda gördüğü o korkmuş adam değildi. Bu, daha eski bir kayıttı. Babası, CERN'deki ofisinde gibi görünüyordu. Yüzü, heyecanlı ve umutluydu.
    "Günlük, Ek 7," dedi babasının sesi. "inanılmaz bir gelişme oldu. Konsorsiyum'dan bir teklif aldım. Araştırmalarımı, o 'fısıltı' üzerine olan teorilerimi fark etmişler. Ama düşündüğüm gibi, onu susturmak istemiyorlar. Onu anlamak istiyorlar. Bana, sınırsız kaynak ve tam bir bilimsel özgürlük teklif ettiler. Türkiye'de, Toroslarda kurdukları yeni, son teknoloji bir tesiste çalışmam için. Zehra da gelecek. Orada, Hitit döneminden kalma, inanılmaz bir enerji anomalisine sahip bir alan bulmuşlar. Bu, hayatımızın fırsatı. Bilincin doğasını, evrenin en büyük sırrını çözmenin eşiğindeyiz. Projeye 'Kimera' adını vermişler. Ne kadar da şiirsel."
    Aras'ın kanı dondu. Midesi, buz gibi bir boşluğa düştü.
    Babası, bir kurban değildi. Annem de. Onlar, projenin bir parçasıydılar. Gönüllü olarak, büyük bir heyecanla katılmışlardı. O "yem" dedikleri Hitit yerleşkesi, bir tuzak değil, işlerinin bir parçasıydı. Onlar, canavarı yaratmaya yardım etmişlerdi.
    Video devam etti. Babasının yüzündeki o ilk heyecan, yavaş yavaş endişeye, sonra da dehşete dönüştü. "Yanılmışım," diyordu sonraki bir kayıtta, sesi bir fısıltı gibiydi. "Bu, bir keşif projesi değil. Bu, bir silah projesi. Benim bilincin doğası üzerine olan teorilerimi, bir istila yöntemi olarak kullanıyorlar. O 'parazitleri' incelmiyorlar, onları silahlandırıyorlar. Zehra ve ben, buradan çıkmaya çalıştık. Ama çok geç. Burası bir laboratuvar değil, bir hapishane. Bizi bırakmayacaklar. Biz, artık projenin denekleriyiz."
    Son görüntü, babasının o korku dolu, çaresiz yüzüydü. "Aras," diye fısıldadı, sanki doğrudan kameranın arkasındaki oğluna bakıyordu. "Eğer bunu bir gün bulursan... bil ki seni hep sevdik. Ama bilimi, insanlığın önüne koyduk. Ve yanıldık. Bu canavarı biz yarattık. Ve şimdi, o bizi yutuyor. Ama sana bir yol bıraktım. Bir panzehir. Kimera'nın bir zayıflığı var. O çapa... Boyutsal Çapa... O, sadece bir köprü değil. O, aynı zamanda bir anahtar. Doğru frekansla titreştirilirse, bir 'geri çağırma' sinyali yayabilir. Parazitleri, geldikleri o karanlık boyuta geri gönderebilir. Ama frekansı bulmak için... kaynağa gitmelisin. Her şeyin başladığı yere. Fısıltının ilk yankısını bulmalısın..."
    Video, aniden kesildi.
    Ve o an, odadaki tüm alarmlar, kulakları sağır eden bir çığlıkla çalmaya başladı.
    Aras'ın, babasının o gizli dosyasına erişmesi, sistemde kimsenin öngörmediği bir protokolü tetiklemişti. Bir dijital hayalet, kendi varlığını belli etmişti.
    Yanındaki teknisyen, transtan çıktı. Gözleri şaşkınlıkla açıldı. Aras'ı gördü ve ağzını çığlık atmak için açtı.
    Aras, düşünmeden hareket etti. Zihnindeki bütün gücü, tek bir noktaya odaklayarak, adama doğru bir psişik 'darbe' gönderdi. Bu, öldürücü bir saldırı değildi. Bu, bir bilgisayarı yeniden başlatmak gibi, beynin sinir sistemine anlık bir 'kısa devre' yaptırmaktı. Adam, tek bir ses çıkaramadan, sandalyesinin üzerine yığılıp kaldı.
    Ama artık çok geçti. Kırmızı alarm ışıkları, odayı bir cehenneme çeviriyordu. Dışarıdan, koridorlardan gelen koşuşturma sesleri, bağırışlar duyuluyordu.
    Kovan, uyanmıştı. Ve Aras, onun tam kalbindeydi.
    Kopyalama işlemi bitmişti. Cihazını terminalden söktü ve havalandırma mazgalına doğru koşmaya başladı. Artık gizlenmek yoktu. Artık sessizlik yoktu. Bu, artık saf bir hayatta kalma mücadelesiydi.
    Mazgaldan içeri tırmanırken, aşağıda, odanın kapısının patlayarak açıldığını ve içeriye, ellerinde silahlar olan, gözleri o korkunç boşlukla bakan Kimera ajanlarının doluştuğunu gördü.
    Aras, metal tünellerin karanlığında, kuzey şaftına doğru, hayatı için koşmaya başladı. Zihninde, babasının son sözleri, alarmların çığlığı ve kendi kalbinin gümbürtüsü birbirine karışıyordu.
    Gerçeği öğrenmişti. Ama bu gerçek, onu özgürleştirmemişti. Bu gerçek, onu, ailesinin yarattığı canavarın bir numaralı hedefi haline getirmişti. Ve o canavar, şimdi onun kanını istiyordu.
    0 ...
  36. 19.
  37. Kovanın Gazabı ve imkansız Kaçış
    Metal tünellerin karanlığı, artık bir sığınak değil, bir mezardı. Alarmların o kulakları sağır eden, mekanik çığlığı, sadece fiziksel bir ses değildi; bu, Kovan Zihni'nin gazabının psişik bir yayınıydı. Aras, dar kanallarda hayatı için koşarken, o kolektif bilincin öfkesini, zihninin duvarlarına çarpan, yakıcı bir dalga gibi hissedebiliyordu.
    "izinsiz giriş. Anomali tespit edildi. Üçüncü alt seviye. Sunucu çekirdeği. Yok edin. Yok edin. YOK EDiN."
    Bu kelimeler, sesli olarak söylenmiyordu. Onlar, Kovan'a bağlı her bir ajanın zihnine aynı anda, tek bir emir olarak indirilen, soğuk, dijital birer komuttu. Aras, bu emrin yankısını, tesisin enerji alanındaki o ani, şiddetli dalgalanmadan hissedebiliyordu. Artık sadece bir grup asker tarafından değil, tek bir irade tarafından yönetilen, yüzlerce bedene sahip tek bir avcı tarafından avlanıyordu.
    Zihnindeki şemayı takip ederek, kuzey havalandırma şaftına doğru ilerliyordu. Ama artık yol boş değildi. Kovan, onu durdurmak için tesisin kendi sistemlerini kullanıyordu. Önündeki bir havalandırma kapağı, aniden kapanarak yolunu kesti. Başka bir kanalda, yangın söndürme sistemleri devreye girerek, görüşü sıfırlayan ve nefes almayı zorlaştıran yoğun bir halon gazı püskürttü. Makine, damarlarındaki virüsü dışarı atmaya çalışıyordu.
    Aras, hayatta kalma içgüdüsüyle hareket ediyordu. Her engelde, babasının şemasındaki alternatif bir rotayı buluyor, her tuzakta, Süvari'nin öğrettiği gibi, zihnini bir anlığına 'gölgeleyerek' sensörleri atlatıyordu. Ama bu, inanılmaz derecede yorucuydu. Zihinsel enerjisi, hızla tükeniyordu.
    Bir kavşağa geldiğinde, duraksadı. Aşağıdaki bir mazgaldan, metalin metale çarpma sesleri ve boğuk bir hırıltı geliyordu. Dikkatlice baktığında, Süvari'yi gördü.
    Kadın, artık o zarif, sessiz gölge değildi. O, köşeye sıkıştırılmış bir panterdi. Dar bir bakım koridorunda, üzerine gelen üç Kimera ajanıyla savaşıyordu. Ajanlar, insanüstü bir hız ve koordinasyonla saldırıyorlardı. Ama Süvari, onlardan daha farklı bir seviyedeydi. O, öngörülemezdi. Ajanlar, bir kovan zihninin mantığıyla, en verimli saldırı vektörlerini hesaplayarak dövüşüyorlardı. Süvari ise, kaosun kendisi gibiydi. Hareketleri, bir sonraki adımını kendisinin bile bilmediği, içgüdüsel, vahşi bir danstı.
    Elindeki o psişik olarak nötr bıçak, bir cerrahın neşteri gibi, ajanların saldırıları arasındaki en küçük boşlukları buluyor, eklemlere, tendonlara, sinir merkezlerine darbeler indiriyordu. Ama ajanlar acı hissetmiyordu. Onlar, sadece görevlerini yerine getirmeye programlanmış biyolojik makinelerdi. Süvari, birini etkisiz hale getirdiğinde, diğer ikisi onun açığını anında kapatıyordu.
    Ve Aras, Süvari'nin zor durumda olduğunu gördü. Güçlüydü, evet. Ama ölümsüz değildi. Yüzünde, daha önce görmediği bir ifade vardı: Yorgunluk.
    O an, Aras bir karar verdi. Plan, kuzey şaftında buluşmaktı. Ama plan, artık çöptü.
    Zihnindeki bütün gücü, son kırıntısına kadar topladı. Ve bu gücü, bir kalkan veya bir kamuflaj için değil, bir silah olarak kullandı. Aşağıdaki iki ajanın zihnine, doğrudan bir psişik 'çığlık' gönderdi. Bu, sofistike bir saldırı değildi. Bu, saf, ham, kaotik bir gürültüydü. Bir radyo istasyonunu, binlerce farklı frekansı aynı anda basarak susturmaya çalışmak gibiydi.
    Ajanlar, bir anlığına bocaladı. Başlarını tuttular, o mükemmel koordinasyonları bir anlığına tekledi. Zihinlerine gelen o beklenmedik, anlamsız gürültü, Kovan'dan gelen emirleri parazitlendirmişti.
    Bu, Süvari'nin ihtiyacı olan tek şeydi.
    O bir saniyelik boşlukta, kadın bir yay gibi hareket etti. ilk ajanın diz kapağının arkasına bıçağını sapladı, onu yere düşürdü. Sonra, diğer ajanın kolunun altından kayarak, arkasına geçti ve boynundaki bir sinir demetine, onu öldürmeyen ama sinir sistemini geçici olarak felç eden hassas bir darbe indirdi.
    Süvari, yukarı, Aras'ın olduğu mazgala baktı. Gözlerinde, öfke ve isteksiz bir takdirin karışımı vardı. "Aptal!" diye fısıldadı zihinsel olarak. "Bütün dikkatlerini üzerine çektin!"
    "Seni orada bırakamazdım!" diye cevap verdi Aras, aynı şekilde. "Anlaşmamızda bu yoktu."
    "Anlaşma, hayatta kalırsak geçerli," diye karşılık verdi Süvari. Ama sonra, bir anlık tereddüdün ardından ekledi. "Gel. Buradan çıkış var."
    Aras, mazgalı kırarak aşağıya, koridora atladı. Süvari'nin elinde, artık bir nesne daha vardı. Belinden bir kayışla kendine bağladığı, o karmaşık, pirinç halkalardan oluşan Boyutsal Çapa. Bedelini almıştı.
    "Takip et!" diye bağırdı Süvari, bu kez sesli olarak. Alarmların gürültüsü içinde fısıldaşmanın anlamı kalmamıştı.
    Birlikte, tesisin daha önce hiç görmedikleri, daha endüstriyel, daha kirli bir bölümüne doğru koştular. Burası, Kovan'ın parlak, steril laboratuvarları değil, makinenin o pis, gürültülü ve sıcak olan bağırsaklarıydı. Dev borular, buhar sızdıran vanalar, gürültüyle çalışan jeneratörler...
    "Nereye gidiyoruz?" diye bağırdı Aras, gürültünün üzerinden. "Kuzey şaftı diğer tarafta!"
    "Plan değişti!" diye bağırdı Süvari. "Kovan, bütün çıkışları kapattı. Ama her makinenin, unutulmuş bir arka kapısı vardır. Bir egzoz borusu!"
    Onu, devasa bir jeneratör odasının arkasındaki, neredeyse fark edilmeyen metal bir merdivene yönlendirdi. Merdiven, tesisin ana atık su ve soğutma suyu tahliye sistemine iniyordu.
    Aşağıya indiklerinde, kendilerini dizlerine kadar gelen, ılık ve garip bir kimyasal kokan suyun içinde buldular. Dev bir tünel, karanlığın içinde kayboluyordu.
    "Bu tünel, suyu arıtıp, birkaç kilometre aşağıdaki bir nehre boşaltıyor," diye açıkladı Süvari. "Tek çıkışımız bu."
    Tünelin karanlığında, suyun içinde ilerlemeye başladılar. Arkalarından, tesisin içinden gelen alarm sesleri yavaş yavaş uzaklaşıyordu. Bir anlığına, başardıklarını sandılar.
    Ama Kovan, bu kadar kolay pes etmezdi.
    Arkasından gelen o sesi ilk duyan Süvari oldu. Suyun içinde, onlardan çok daha hızlı hareket eden bir şeyin yarattığı bir dalgalanma.
    "Yere yat!" diye bağırdı.
    Aras, kendini suyun içine attığı an, başının hemen üzerinden, kırmızı bir ışık huzmesi geçti. Bir lazer. Ama bu, metal kesen bir lazer değildi. Bu, organik dokuyu hedef alan, yüksek enerjili bir parçacık ışınıydı. Duvara çarptığında, betonun yüzeyini bir anlığına kaynattı.
    Tünelin gerisinde, karanlığın içinden, onlar belirdi.
    Bunlar, yukarıda gördükleri standart ajanlar değildi. Bunlar, Konsorsiyum'un özel kuvvetleriydi. Tamamen siyah, vücut hatlarına oturan, hafif zırhlı giysiler giyiyorlardı. Yüzlerinde, tek, kırmızı bir gözü olan kasklar vardı. Ve en korkuncu, suyun içinde, bacaklarını kullanmadan, neredeyse hiç dalga yaratmadan, bir tür manyetik itkiyle kayarak ilerliyorlardı.
    "Avcılar," diye fısıldadı Süvari. "Kovan'ın en elitleri. Sadece psişik değil, aynı zamanda teknolojik olarak da en üst düzeydeler."
    Kaçış, imkânsız bir hal almıştı. Bu dar tünelde saklanacak yer yoktu. Ve o Avcılar, onlardan çok daha hızlıydı.
    Aras, o an, her şeyin bittiğini hissetti. Bütün o mücadele, bütün o keşifler, hepsi bu karanlık, pis kokulu tünelde son bulacaktı.
    Ama sonra, babasının son sözleri zihninde yankılandı. “Kimera'nın bir zayıflığı var. O çapa... O, sadece bir köprü değil. O, aynı zamanda bir anahtar.”
    "Çapa!" diye bağırdı Aras, Süvari'ye. "Onu kullanmalıyız!"
    "Delirdin mi?" diye karşılık verdi Süvari, bir sütunun arkasından ateş ederek Avcıları yavaşlatmaya çalışırken. "Onu nasıl kullanacağımızı bilmiyoruz! Bütün sistemi çökertebilir, bir kara delik bile yaratabilir!"
    "Babam biliyordu!" diye bağırdı Aras. "Doğru frekansla, bir 'geri çağırma' sinyali yayabilir! Onları, parazitleri geri gönderebilir!"
    Bu, inanılmaz bir kumardı. Ama başka seçenekleri yoktu.
    Süvari, bir an tereddüt etti. Sonra, Aras'ın gözlerindeki o çılgın kararlılığı gördü. Belindeki kayıştan Çapa'yı çözdü ve Aras'a fırlattı. "Ne yapacaksan çabuk yap, fizikçi! Zaman satın alıyorum!"
    Süvari, Avcıların üzerine doğru koşarak, kendini feda edercesine onlara bir oyalama yaratırken, Aras, o karmaşık, pirinç nesneyi eline aldı.
    Çapa, elinde canlı bir varlık gibiydi. Titreşiyordu. içindeki halkalar, yavaşça dönüyordu. Bu, bir makine değildi. Bu, donmuş bir denklemdi. Ve Aras, o denklemi çözmek zorundaydı.
    Gözlerini kapattı. Etrafındaki lazer ateşini, suyun sesini, Süvari'nin dövüşürken çıkardığı sesleri zihninden sildi. Ve dinledi. Çapa'nın şarkısını dinledi.
    içinde, yüzlerce farklı frekans, birbiriyle uyumsuz bir şekilde çalıyordu. Bu, Konsorsiyum'un ona yüklediği, 'köprü kurma' frekansıydı. Ama bunun altında, çok daha derinlerde, daha eski, daha saf bir nota vardı. Çapa'nın kendi öz frekansı.
    Aras, bütün bilincini, o tek, saf notayı bulmaya odakladı. Sonra, kendi 'tutarlılık' alanını, o turkuaz notasını, Çapa'nın öz frekansıyla rezonansa sokmaya çalıştı. iki notayı, tek bir güçlü akort haline getirmeye çalıştı.
    Bu, bir atomu elleriyle parçalamaya çalışmak gibiydi. Çapa, direniyordu. Aras'ın zihnine, acı dolu, kaotik görüntüler gönderiyordu. Başka boyutların, başka gerçekliklerin kırık parçaları. Gözlerinin önünden, anlamsız, korkunç manzaralar geçiyordu.
    Ama Aras, babasının yüzünü, o son, umut dolu fısıltısını düşündü. “Kaynağa gitmelisin.”
    Ve o an anladı. Çapa'yı zorlayamazdı. Ona, gitmek istediği yeri göstermeliydi. Ona, 'ev'in yolunu hatırlatmalıydı.
    Zihnini, Çapa'nın frekansından ayırıp, çok daha derinlere, her şeyin başladığı o yere, CERN'de duyduğu o ilk, saf 'fısıltı'ya odakladı. Evrenin o temel arka plan radyasyonuna. Kaynağın kendisine.
    Ve o Fısıltı'yı, bir kanal gibi kullanarak, Çapa'ya yönlendirdi.
    Bir anlığına, hiçbir şey olmadı.
    Sonra, Çapa, Aras'ın elinde, kör edici, beyaz bir ışıkla parlamaya başladı. Tüneldeki bütün sesler kesildi. Zaman, bir anlığına durdu.
    Ve Çapa, şarkı söylemeye başladı.
    Bu, bir 'geri çağırma' şarkısıydı. Bir eve dönüş melodisi.
    Tesisin her yerinde, her bir Kimera ajanının içinde, her bir kuluçkadaki kabusun zihninde, o parazitler, o cinler, bu karşı konulmaz melodiyi duydular. Binlerce yıldır unuttukları, geldikleri o karanlık, sessiz boyutun şarkısı.
    Ve o şarkı, onları geri çağırıyordu.
    Aras'ın önündeki Avcılar, bir anda duraksadı. Kasklarının altından, acı ve şaşkınlık dolu, insani olmayan çığlıklar yükseldi. Bedenleri, şiddetle sarsılmaya başladı. Zırhlarının eklem yerlerinden, siyah, duman benzeri bir enerji sızmaya başladı. O parazitler, konakladıkları o etten hapishanelerden, zorla sökülüp alınıyordu.
    Birkaç saniye sonra, Avcılar, boş birer zırh yığını gibi, cansız bir şekilde suya yığıldılar.
    Tünelin sonunda, gün ışığı görünmeye başlamıştı.
    Aras, bitkin bir halde dizlerinin üzerine çöktü. Elindeki Çapa'nın ışığı sönmüş, tekrar o eski, pirinç rengine dönmüştü.
    Süvari, yaralı ve yorgun bir halde, yanına geldi. Yüzünde, daha önce hiç görmediği bir ifade vardı: Saf bir şaşkınlık. Dehşetle karışık bir hayranlık.
    "Sen..." diye fısıldadı. "Sen ne yaptın?"
    "Sanırım," dedi Aras, tünelin ucundaki o umut dolu ışığa bakarak. "Sanırım canavarı, kendi kafesine geri gönderdim."
    Ama zafer hissi, kısa sürdü. Çünkü tesisin içinden, alarmların sesinden, Avcıların çığlıklarından çok daha korkunç bir ses gelmeye başladı. Derinden gelen, yapısal bir gıcırdama. Bütün dağın inlemesi gibiydi.
    Aras, Çapa'yı kullanarak parazitleri geri göndermişti. Ama o parazitler, Kovan Zihni'nin, hatta tesisin kendisinin enerji kaynağının bir parçasıydı. O, makinenin ruhunu söküp almıştı.
    Ve şimdi, ruhsuz kalan o makine, kendi üzerine çöküyordu.
    0 ...
  38. 20.
  39. Yankının Bedeli ve Fısıltının Mirası
    O an, tünelin ucundaki o solgun gün ışığı, bir kurtuluş vaadi değil, yaklaşan bir kıyametin habercisiydi. Dağın içinden gelen o derin, yapısal inleme, sadece taşın ve metalin değil, kırılan bir gerçekliğin sesiydi. Aras, Kovan'ın ruhunu söküp almıştı ve şimdi, o devasa, ruhsuz beden, kendi ağırlığı altında ezilerek çöküyordu.
    "Kalk!" diye bağırdı Süvari, Aras'ı kolundan tutarak ayağa kaldırırken. "Hemen buradan çıkmalıyız! Bütün dağ üzerimize yıkılacak!"
    Artık yorgunluğu veya acıyı düşünecek zaman yoktu. Adrenalin ve hayatta kalma içgüdüsü, son bir kez daha bedenlerini ele geçirdi. Tünelin sonundaki ışığa doğru, dizlerine kadar gelen suyun içinde tökezleyerek koştular. Arkalarından gelen gürültü, giderek artıyordu. Beton tünelin tavanından parçalar düşmeye, duvarlarda devasa çatlaklar oluşmaya başlamıştı.
    Tünelden dışarı, nehrin serin sularına kendilerini attıklarında, arkalarını döndüklerinde gördükleri manzara, bir kıyamet tablosuydu.
    Tesisin bulunduğu bütün vadi, bir depremin merkez üssü gibi sarsılıyordu. O mükemmel bir şekilde kamufle edilmiş binalar, toprağın içine gömülüyor, yer yer patlamalar oluyor, gökyüzüne siyah dumanlar yükseliyordu. Dağın yamacından, devasa kaya parçaları vadiye doğru yuvarlanıyordu. Proje Kimera, kendi yarattığı boşluğun içinde, kendini imha ediyordu. Bu, gürültülü, şiddetli ve kesin bir sondu.
    Aras ve Süvari, nehrin karşı kıyısındaki ormanlık alana tırmanıp, kendilerini ağaçların arasına attılar. Nefes nefese, yaralı ve tamamen tükenmiş bir halde, yarattıkları o yıkımı izlediler.
    Aras, elindeki o artık sessiz ve cansız olan Boyutsal Çapa'ya baktı. Başarmıştı. Babasının son arzusunu yerine getirmiş, o canavarı kendi kafesine geri göndermişti. Ama bu zaferin tadı, küllü ve acıydı. Zihninde, o kuluçkadaki kabusların, o boş gözlü ajanların, o acı çeken, başarısız deneylerin görüntüleri vardı. Onlar da bu çöküşün içinde yok olmuşlardı. Belki de bu, onlar için bir tür merhametti.
    "Bitti," diye fısıldadı Aras, daha çok kendine. "Gerçekten bitti."
    "Hiçbir şey bitmez, fizikçi," dedi Süvari, yanına otururken. Yüzü, kurumuş kan ve kirle kaplıydı, ama gözleri, o her zamanki keskin zekâyla parlıyordu. "Sadece şekil değiştirir. Sen, Kovan'ı yok ettin. Ama Konsorsiyum hâlâ orada. Ve onlar, en değerli oyuncaklarını kaybettikleri için hiç olmadıkları kadar öfkeli olacaklar. Artık sen, sadece bir anomali değil, onların bir numaralı düşmanısın. Hayatının geri kalanında, her gölgede onları aramak zorunda kalacaksın."
    Bu, acı bir gerçekti. Aras, bir savaşı kazanmıştı, ama asıl savaş daha yeni başlıyordu.
    Süvari, yaralı kolunu tutarak ayağa kalktı. "Benim yolum burada ayrılıyor," dedi. "Anlaşmamızı tamamladık. Sen bana Çapa'yı getirdin, ben de sana hayatta kalmayı öğrettim. Artık borcumuz yok."
    Aras, Çapa'yı ona doğru uzattı. "Al," dedi. "Bu senin hakkın."
    Süvari, bir an nesneye, sonra da Aras'a baktı. Ve sonra, Aras'ın hiç beklemediği bir şey yaptı. Gülümsedi. Bu, alaycı veya soğuk bir gülümseme değildi. Bu, yorgun ama gerçek bir gülümsemeydi.
    "Hayır," dedi. "O, artık sana ait. Sen, onunla bir bağ kurdun. Onun dilini çözdün. O, benim ellerimde sadece güçlü bir silah olur. Ama senin ellerinde... çok daha fazlası olabilir. Babandan sana kalan bir miras gibi düşün."
    Kadın, arkasını dönüp ormanın derinliklerine doğru yürümeye başladı.
    "Bekle!" diye seslendi Aras. "Adın ne? Gerçek adın?"
    Süvari, duraksadı ama arkasını dönmedi. Omzunun üzerinden son bir kez baktı. "isimler, sadece giydiğimiz pelerinlerdir, değil mi?" dedi, idris'in sözlerini yankılayarak. "Ama eğer bir gün, gerçekten denge için savaşacak birine ihtiyacın olursa... rüzgâra fısıldaman yeter. Tilki, her zaman dinler."
    Ve sonra, geldiği gibi, bir gölge olarak ormanın içinde kaybolup gitti.
    Aras, o ormanda, o dağın yamacında, tek başına kalmıştı. Elinde, evrenin en tehlikeli anahtarlarından biri, zihninde ise ailesinin o trajik ve karmaşık gerçeği vardı. Yorgundu. Yaralıydı. Ve hayatında ilk defa, ne yapacağını bilmiyordu.
    Günlerce yürüdü. Medeniyetten kaçarak, dağların ve ormanların sessizliğine sığındı. Zihnindeki o gürültüyü, o travmayı sindirmeye çalışıyordu. Babasının bir canavarın yaratılmasına yardım ettiğini, ama aynı zamanda onu yok etmenin anahtarını da bıraktığını kabullenmeye çalışıyordu. Bu, sevgi ve ihanetin, bilgelik ve kibrin o karmaşık dansıydı.
    Bir hafta sonra, kendini Ege'nin sakin bir sahil kasabasında buldu. Çocukluğunun geçtiği, babasıyla yıldızları izlediği o yere geri dönmüştü. Deniz kenarında, eski bir zeytin ağacının altına oturdu ve sadece denizi izledi. Dalgaların o sonsuz, ritmik sesi, ruhunu yavaş yavaş temizliyordu.
    Artık ne yapacaktı? Konsorsiyum'dan kaçarak bir ömür geçiremezdi. Ama onlarla tek başına savaşamazdı da.
    Cebinden Anahtar'ı çıkardı. Mardin'den beri ilk defa, onunla bir bağ kurmaya çalıştı. Gözlerini kapattı ve zihnini o tutarlılık haline getirdi. Ama bu kez, bir amacı vardı. Bir soru sordu. Sadece zihniyle değil, bütün varlığıyla.
    "Şimdi ne olacak?"
    Cevap, bir görüntü veya bir ses olarak gelmedi. O, bir his olarak geldi. Zihninin derinliklerinden, babasının o son videosundaki bir cümle yüzeye çıktı: "Kaynağa gitmelisin. Her şeyin başladığı yere. Fısıltının ilk yankısını bulmalısın."
    Her şeyin başladığı yer. CERN.
    Ama bu bir geri dönüş olmayacaktı. Bu, bir tamamlanıştı.
    Ve o an, Aras Kaan ne yapması gerektiğini anladı. O, artık bir kurban, bir kaçak veya bir intikamcı değildi. O, bir mirası devralmıştı. Babasının başlattığı o tehlikeli araştırmayı, doğru bir şekilde tamamlama sorumluluğunu.
    Konsorsiyum, Fısıltı'yı, yani evrenin o temel şarkısını, bir silah olarak kullanmaya çalışmıştı. Aras ise, onu olması gerektiği şeye, bir iletişim aracına, bir anlayış köprüsüne dönüştürecekti. Belki de o Fısıltı'nın diğer ucunda, başka varlıklar, başka bilinçler vardı. Belki de insanlık, evrende yalnız değildi. Ve belki de o parazitler, o cinler, sadece o iletişimin gürültülü, karanlık bir yan ürünüydü.
    Plan, zihninde şekillenmeye başladı. Tehlikeli, neredeyse imkânsız bir plan. Ama artık korkmuyordu.
    Konsorsiyum'dan saklanmayacaktı. Onların oyun alanına, bilimin kalbine geri dönecekti. Ama bu kez, onların kurallarıyla değil, kendi kurallarıyla oynayacaktı. Elindeki Çapa ve Anahtar, ona kimsenin sahip olmadığı bir avantaj sağlıyordu. O, artık sadece teorik bir fizikçi değildi. O, hem bilimin hem de 'sanat'ın dilini konuşuyordu. O, iki dünya arasında bir köprüydü.
    Ayağa kalktı ve ufka, güneşin denizin üzerinde battığı o kızıl çizgiye baktı.
    Bu, bir son değildi. Bu, sadece ilk kitabın sonuydu.
    Aras Kaan'ın hikayesi, Uyanış'ı tamamlamıştı. Şimdi, asıl savaş, yani Yankı'nın ve Kavuşma'nın hikayesi başlıyordu. Ve o, bu savaşa hazırdı. Çünkü artık biliyordu ki, evrenin en karanlık gürültüsünün içinde bile, her zaman dinlemeye değer bir fısıltı vardı. Ve o fısıltı, her şeyi değiştirebilirdi.
    0 ...
  40. 21.
  41. Zeytin Ağacının Altındaki Adam
    Aras, o dağdan indikten sonra haftalarca bir hayalet gibi yaşadı. Ama bu kez, Konsorsiyum'dan kaçan bir hayalet değildi. O, kendi zihninden, kendi anılarından kaçan bir hayaletti. Torosların o yıkılmış vadisinden ayrılırken, fiziksel yaraları yavaş yavaş kabuk bağlamıştı. Ama ruhunda açılan yara, çok daha derindi.
    Babası ve annesi... Onlar, masum kurbanlar değildi. Onlar, iyi niyetlerle cehenneme giden o yolu döşeyen mimarlardı. Bu gerçek, Aras'ın içindeki o masumiyetin son kalesini de yıkmıştı. Artık ne saf bir intikam duygusu ne de saf bir keşif arzusu vardı. Geriye sadece, küllü, ağır ve karmaşık bir sorumluluk hissi kalmıştı.
    Yol onu, en sonunda, çocukluğunun geçtiği o küçük Ege kasabasına geri getirmişti. Her şeyin başladığı yere. Burada, zaman daha yavaş akıyor, denizden gelen iyot kokusu, zeytin ağaçlarının bilge sessizliğine karışıyordu. O, günlerce, kasabanın biraz dışındaki, denize nazır o tepede, her zaman bildiği o yaşlı zeytin ağacının altına oturdu. Konuşmadı, okumadı, düşünmedi. Sadece denizi izledi. Ufuk çizgisini. Dalgaların o ebedi ritmini.
    Zihnini susturmaya çalışıyordu. Çünkü ne zaman sessiz kalsa, o an aklına geliyordu. Tüneldeki o an. Boyutsal Çapa'yı eline alıp, onu Fısıltı'nın kendisiyle, Kaynak'la rezonansa soktuğu o an.
    O, sadece parazitleri geri göndermemişti. O an, Çapa bir kapı açmıştı. Ve Aras, bir saniyeden bile daha kısa bir anlığına, o kapıdan içeri bakmıştı.
    Bu, Konya'daki veya Mardin'deki gibi bir vizyon değildi. Bu, bir 'deneyim'di. "Tanrı'yı bulmak" bu muydu? Eğer buysa, bu hiç de huzurlu veya aydınlatıcı bir şey değildi. Bu, bir insanın zihninin, bir okyanusu tek bir bardağa sığdırmaya çalışması gibiydi.
    O an, her şeyi hissetmişti. Evrenin başlangıcındaki o ilk, sonsuz yoğunluktaki noktayı. Son kara deliğin bile buharlaşıp, geriye sadece titreşen bir boşluğun kalacağı o son anı. Aynı anda doğan ve ölen her bir yıldızı. Her bir galaksinin o sessiz, görkemli dansını. Zamanın ve mekânın ötesinde, her şeyin ve herkesin bağlı olduğu o tekil, sonsuz ve tarifsiz Bilinç Okyanusu'nu... O, sadece Fısıltı'yı duymamıştı. O, bir anlığına Fısıltı'nın kendisi olmuştu.
    Ve bu deneyim, onu kırmıştı. insan zihni, bu kadar büyük bir gerçeği kaldıracak şekilde tasarlanmamıştı. Şimdi, o sonsuzluğun yankısı, ruhunda bir çölleşme yaratmıştı. Kendi hayatı, kendi acıları, kendi amacı... hepsi o kozmik okyanusun yanında, bir kum tanesi kadar anlamsız ve küçük görünüyordu. Ne yapacağının bir önemi var mıydı? Konsorsiyum'un kazanmasının veya kaybetmesinin, o sonsuz denklemde ne gibi bir farkı olabilirdi ki?
    Umutsuzluğun en derin noktasındayken, yanında bir hareketlilik hissetti.
    Döndüğünde, onu gördü.
    idris Bey, zeytin ağacının gölgesinde, onun yanında oturuyordu. Ne zaman geldiğini, nasıl geldiğini duymamıştı. Sanki hep oradaymış gibi, doğal ve sakin bir şekilde oturuyordu. Üzerinde her zamanki o sade, zamansız giysileri vardı. Elinde, bu kez bir kitap değil, denizden bulduğu pürüzsüz, beyaz bir çakıl taşı tutuyordu.
    "Bir okyanusu avucunda tutmaya çalışmak, yorucudur," dedi idris Bey, sesi dalgaların fısıltısına karışarak.
    Aras, şaşkınlığını ve öfkesini gizleyemedi. "Siz..." diye kekeledi. "Siz her şeyi biliyordunuz, değil mi? Ailemle ilgili gerçeği. Onların o projeye gönüllü olarak katıldığını. Bana neden söylemediniz?"
    idris Bey, gözlerini denizden ayırmadan cevap verdi. "Herkesin kendi yolunu yürümesi gerekir, Aras. Bazı gerçekler, zamanı gelmeden söylenirse, yolcuyu yoldan çıkarır. Senin, babanın mirasını anlaman için, önce onun hatalarını kendi gözlerinle görmen gerekiyordu. Onu, hem bir kahraman hem de bir günahkâr olarak, bütün karmaşıklığıyla kabul etmen gerekiyordu. Sen, bunu başardın."
    "Başardım mı?" dedi Aras, sesinde acı bir alaycılık vardı. "Ben hiçbir şey başarmadım. O kapıdan içeri baktım. O... o sonsuzluğun içine. Ve orada hiçbir şeyin anlamı olmadığını gördüm. Bizim savaşımızın, acılarımızın, her şeyin ne kadar küçük ve önemsiz olduğunu."
    "Yanlış yere bakıyorsun," dedi idris Bey, elindeki çakıl taşını Aras'a uzatarak. "Okyanusun büyüklüğü, içindeki tek bir damlanın değerini azaltmaz. Tam tersine, her bir damla, o okyanusun bütün sırrını kendi içinde taşır. Sen, o an, sadece okyanusu değil, aynı zamanda okyanusu oluşturan her bir damlanın ne kadar kutsal olduğunu da gördün. Sen, 'Bir'in kendisiyle tanıştın. Tanrı'yı bulmak, bir varlıkla karşılaşmak değildir. Tanrı'yı bulmak, her şeyin o varlığın bir parçası olduğunu idrak etmektir."
    Aras, yaşlı adamın sözlerini sindirmeye çalışıyordu. Mantığı hâlâ direniyordu, ama ruhunun derinliklerinde, bu sözlerin doğru olduğunu biliyordu.
    "Peki şimdi ne olacak?" diye sordu, sesi bir çocuğun çaresizliğiyle çıkmıştı. "Ben ne yapmalıyım? Konsorsiyum'la savaşmanın bir anlamı var mı?"
    "Her zamankinden daha çok anlamı var," dedi idris Bey, bu kez doğrudan Aras'ın gözlerinin içine bakarak. "Çünkü Konsorsiyum, sadece insanları kontrol etmeye çalışmıyor. Onlar, damlaların okyanusla olan bağını koparmaya çalışıyorlar. Onlar, her bir ruhun kendi içindeki o kutsal sırrı unutmasını istiyorlar. Onlar, sadece bedenlere değil, bizzat idrakin kendisine savaş açtılar. Bu, yapılabilecek en büyük kötülüktür. Ve senin savaşın, bu bağı korumak içindir. Her seferinde tek bir damla için bile olsa."
    Aras, bir an sessiz kaldı. içindeki o anlamsızlık çölü, yavaş yavaş, bir vahanın umuduyla yeşermeye başlıyordu. Son bir sorusu kalmıştı. Her şeyin temelindeki o soru.
    "Siz kimsiniz?" dedi. "Gerçekten kimsiniz? Bir akademisyen değilsiniz. Sadece bir 'rehber' de değilsiniz. Nesiniz siz?"
    idris Bey, yavaşça ayağa kalktı. Yüzünü, batan güneşin yarattığı o altın yola çevirdi. Rüzgâr, beyaz sakalını ve saçlarını nazikçe dalgalandırıyordu. O an, o yaşlı, yorgun bedenin içinde, zamanın kendisi kadar eski bir varlığın durduğunu hissetti Aras.
    "Ben, bir yolcuyum," dedi idris Bey, sesi denizin uğultusu kadar derin ve kadimdi. "Ve bir yol göstericiyim. Bazen, tufanda yolunu kaybetmiş bir gemiye bir ışık olurum. Bazen, çölde susuz kalmış birine bir damla su veririm. Kimi zaman, bir çocuğun yaptığı basit bir yanlışı düzeltir, kimi zaman da denizi yaran Musa'nın asasını tutan el olurum. Tarih boyunca, insanlar bana pek çok isim verdi. idris, Thoth, Hermes... Onlar, sadece farklı dillerde, aynı anlama gelen kelimeler."
    Yaşlı adam, Aras'a döndü. Gözlerinde, evrenin bütün yıldızlarının bilgeliği ve şefkati parlıyordu.
    "Ama sen," dedi. "Sen bana Hızır diyebilirsin."
    O an.
    O tek kelime.
    Aras'ın zihnindeki son kale de yıkıldı. Gerçeklik, bir kez daha, ama bu kez son ve en mutlak şekilde, paramparça oldu. Karşısında oturan, ona çay ikram eden, akıl veren o bilge sahaf, sadece idris Bey değildi. O, efsanelerin, mitlerin ve dinlerin kalbinde yer alan o ölümsüz, gizemli varlığın ta kendisiydi.
    Hızır. Ab-ı Hayat'ı içmiş olan. Darda kalanlara yetişen. Peygamberlere yoldaşlık eden.
    Aras, ağzını açtı ama tek bir kelime çıkmadı. Sadece bakakaldı. Zeytin ağacının altındaki o adama, denize ve batan güneşe.
    Artık, sadece gizli bir savaşın içinde değildi. O, artık sadece Konsorsiyum'a karşı savaşmıyordu.
    O, farkında bile olmadan, binlerce yıldır süren, zamanın kendisi kadar eski, ilahi bir oyunun parçası olmuştu. Ve bu oyunun kuralları, hiçbir fizik kitabında yazmıyordu.
    Yolculuk, sandığından çok daha büyük, çok daha derindi. Ve o, daha ilk adımını yeni atmıştı…
    0 ...
  42. 22.
  43. 16 punto Time news roman karakterleri ile 100 sayfa tutan bir kitap, normal bir okuma hızı ile 2.5 saat civarında bitiyor. Bu bir üçlemenin ilk serisi idi. Diğer ikisinin tamamı aklımda ama daha yazmadım.
    0 ...
  44. 23.
  45. 24.
  46. Okudum. Tebrik ederim. Umarım yayinlar birisi. Bildiğim biri var ama adını söyleyemem. Sanırım kendin bulmalısın.
    1 ...
  47. 25.
© 2025 uludağ sözlük