hakkında belirli bir tanım yapılamıyor. neredeyse tüm insanlar hissedediyor veya hissettiğini sanıyor ama ortak bir tanım aralıgında olmuyor bunlar. herkesin bünyesinde baska baska gösteriyor kendisini, o kadar cesitli olabiliyor ki bazen.. evet cok acı verdiği dogru, ama o kadar mutlu etmesinin yanında ne kadar kötü olabilir ki?
edit olayları: lafımı yiyorum, acısı da cok pis. ama yine de güzel.
2496 tanımdan daha farklı bir tanım olmayacağının farkında olduğum 6.duyu organı. ama bazen insanı alıp götürür hayatından. sadece aşk* olunan insan için nefes almak ve o nefesi sonuna kadar onun için tüketmektir. istanbul'un boğazına doğru bakarken toprak kokulu bir hava içerisinde bir sigara yakabilmek kadar efkarlı, sabah fırına gittiğinizde aldığınız ekmeğin kokusu kadar doğal, bir annenin çocuğunu sevmesi kadar da masumdur aşk olmak. bazen de ihtimallerdir aşk. senin beni sevebilme ihtimalini sevdim misali. o ihtimal sıfırın altında dahi olsa güzeldir ve insanın gülümsemesine yeterlidir. bazen de sisli bir dağın zirvesinden ovaya bakıştır. hayatınız gözünüzün önüne gelir. biraz da efkar basar yüreğinizi. "ah ulan" dersiniz. tek başınıza kaldığınızda birini sevmenin ve birisine değer vermenin güzelliğini anlarsınız. rüyanızda dahi onu yaşamak istersiniz. ama gel gör ki her zaman bilinmez aşk olmanın değeri. çoğu zaman göz ardı edilir o insanın güzelliği.
toparlamak gerekirse, insan çok aşık olur ama bir kez aşk olur. aşk olmak ise başkadır başka...
dedim ya 6.duyu organıdır diye.
insanoğlunun içinde iki çeşit kelebek vardır. *siyah kelebekler ve beyaz kelebekler. siyah kelebekler; mutsuzluk, hüzün, korku, acı.. vb durumlarda baskın olarak kanat çırpışlarını hissettiren kelebeklerdir. beyaz kelebekler ise; mutluluk, sevinç, heyecan, neşe gibi duyguların varlığında kanat çırparlar.
aşk; bu kelebeklerin birbirine çarpa çarpa ölmesi halidir. çünkü, hepsi birden uçuşmak ister.
her insanda ayrı ayrı bulunan, kişiye özgü varlıktır. mesela benimki sakat, elleri ve kolları yok. kapımı çalamıyor. kapının ardında olduğundan emin olmadığım için ben de açamıyorum. çünkü eğer kapımın ardında ki aşk değilse kurttur. ya iç güdülerime inanıp kapıyı açıcam ve yanılıp kurtlara yem olucam ya da tahminim doğru olacak ve sonsuz mutluluğa kavuşucam.
şanssız kesimiz biz. çünkü elleri kolları olmayan aşk çalamaz kapıyı bir türlü ve sen de korkudan açamazsın bir türlü kapıyı. arada ki kapıya rağmen yaşasan da aşkını, seviştirseniz de ruhlarınızı yine de hep ''acaba seviştiğim kurt muydu?'' sorusu kalacak akıllarda.
şanslılar rahattır. aşk gelir kapıyı çalar, açarsın kapıyı alırsın aşkı içeri...
beni hırpalayamıyor diye düşünseniz de çok inceden çok derinden derinizin bile altından ani darbelerle siz duymadan sizi sizlikten çıkaran, sonra öylece bırakan duygudur.
aşkı birçok bilim adamı birçok felsefeci birçok şair açıklamaya çalışmıştır. bilim adamlarına göre aşk, kimyasal feremon alışverişidir. schopenhour'a göre ise aşk cinsel sevgidir. nietzsche'ye göre ise aşk cinsel haz isteğine geçirilmiş bir kılıftır. Duygular nasıl ki hayattaki anlamına göre açıklanır, aşkta böyledir bunun kimyası ayrı bir konudur.
bazen herşeyi göze alıp onun için her şeyi yapmaktır.. resimlerine saatlerce bakmak hiç sıkılmamaktır. yanındayken çok mutlu olmaktır.. o yokken onu hep düşünmektir.
valla hatırladığım kadarıyla, 13-14 yaşlarında idim, okuldan gelmiştim, akşam yemeğinden önce bir şeyler atıştıracaktım, annem de git ekmek al akşam için de ekmek yok zaten dedi, gittim iki tane ekmek aldım, he bu sıralarda tabi bi kıza aşığım. neyse. eve geldim teorik olarak kendime yeticek kadar kesip yemem gerekiyo di mi içine kaşar peyniri filan koyup. ama yoook.. kafa başka yerde, iki ekmeği birden sonuna kadar dilimledim. sonra bütün aile eşrafı, o sırada kuzenlerim falan da evdeydi, "bu ne olum aşık mısın len ehehehe" diye taşşak geçtiydi, kıpkırmızı olduydum. aşk buydu işte.