iş yerinde şefimle aynı odada çalışıyoruz. kendisi 50 yaşında iki çocuk babası. geçen gün telefonu çaldı, biraz uzakta olduğu için telefonu vermemi rica etti. telefonu elime aldım arayan eşiydi. eşinin adı dudu. telefona eşini dudum diye kaydetmiş. inşallah dedim ben de bir gün evlenirsem ve aradan 25 yıl geçerse eşimi böyle kaydedecek kadar seviyor olurum.
hasta olduğun, hatta çok hasta olduğun için ona sensiz bir hayat bağışlamaktır bazen. karşılıklı ise; hasta olduğun, hatta çok hasta olduğun için hastalığın yokmuş gibi davranmasıdır. elini her zamanki gibi tutarken, gözlerindeki her zamankinden çok başka olan duyguyu net görmektir. sen uyurken onun uyuyamaması; sen uyanmakta zorlandığında çaktırmadan nabzını, kalp atışını kontrol etmesidir. ve kayıtsız, şartsız senin olmasıdır.
oturuyorum. her zamanki gibi oturuyorum. çirkinliğimle, depresifliğimle, umutsuzluğumla başbaşa oturuyorum. önümden geçiyorsun. farkında değilsin beni. zaten ben bunu biliyorum. gözlerinin hep ileriyi arıyor. ona bakıyorsun. hep ona bakıyorsun. ondan başka hiçbir şey göremiyorsun. rezil olmana, küçük düşmene, ezilmene rağmen ona bakıyorsun. kendimi alıştırmak için içimden hep senin onu sevdiğini geçiriyorum. her etrafımda olduğunda dünyaya yabancılaşıyorum sanki. ama nafile, sevmiyorsun işte. ben bunu tam iki yıldır biliyorum. alıştım artık. ya da alıştığımı sanıyorum. bilmiyorum. içimden tam bunları geçirirken gözün telefonumun duvar kağıdına kayıyor. duraksayıp birkaç saniye bakıyorsun. ve sonra ilk defa gözlerimin içine bakarak adımı söylüyorsun. ne söylediğini şu an hatırlamıyorum, önemi de yok zaten. adımı o kadar güzel söylüyorsun ki ne yapacağımı şaşırıyorum. ama ilk defa afallamayıp konuşabiliyorum seninle. o kadar güzel ki gözlerin. hani derler ya gözlerinin içi gülüyor diye, aynı öyle. bana ilk defa öyle güzel baktığını görüyorum. belki de bana ilk defa baktığın için öyle sanıyorum. bilmiyorum.
yemeğini bitiren genç adam peçeteyle önce sevgilisinin dudaklarını temizledi daha sonra peçeteyi katlamadan aynı yüzüyle kendi dudağını sildi. kıkırdayarak ayrıldılar mekandan. aşk tiksinmemek, bir olmak.. çok güzel şey vesselam.. *
aşkı acı ile birleştiren bir yaklaşımı marazi buluyorum (romeo ve jüliet v.b.). ben edip cansever'in bir şiirindeki gibi aşkın insanın duyum yeteneğini artırdığına inanan bir görüşün savunucusuyum. aşk iyidir, insanın duyumunu arttırır.
aşkın serotoninin tıpkı nikotin gibi bağımlılık yapan bir madde olduğunu söylüyor bilim adamları. bir kere serotoninle yaşamaya alışmış bir kişinin bir daha asla aşksız yaşayamayacağını, beyninin ona yine aşık olmayı emredeceğine inanıyorum.
once kalpte degilde karin tarafinda hissedilen his...en guzel his...kiz arkadas aski, es aski, cocugumuza olan ask...
ne guzel bir olay...tavsiye ederim...
muhtemelen evrimsel olarak gelismis bir kimyasal reaksiyon...olayin bir algoritimi var bilimsel olarak... insanlari birnirine yaklastirmak ve uremek ve uretileni korumak icin meydana cikmis olay...
kim diyebilirki, mart ta kedilerin hissettikleri ask degil diye....siir yazamiyorlar diye asik olamiyorlar diyemeyiz....
aşk diş macunundaki saçma kimyasal formüllere bakarken salakça sırıtmaktır. belki entry'yi görür diye utanmaktır. eller pişse bile tutmaya devam etmektir. o tuttu diye eli yıkamamaktır.
neyse ben uyuyormuş numarası yapacağım.
Yaşayanların görünce, bakış açıları yada ifade tarzları karşısında gülme tutuyor.
Kadın aynı kadın.tay gibiyse gerisi yalan, bir kaç dubleden sonra hepsi aynı, ya pompalayacaksın yada vermiyorsa sevişip evine yollayacaksın.