oturuyorum. her zamanki gibi oturuyorum. çirkinliğimle, depresifliğimle, umutsuzluğumla başbaşa oturuyorum. önümden geçiyorsun. farkında değilsin beni. zaten ben bunu biliyorum. gözlerinin hep ileriyi arıyor. ona bakıyorsun. hep ona bakıyorsun. ondan başka hiçbir şey göremiyorsun. rezil olmana, küçük düşmene, ezilmene rağmen ona bakıyorsun. kendimi alıştırmak için içimden hep senin onu sevdiğini geçiriyorum. her etrafımda olduğunda dünyaya yabancılaşıyorum sanki. ama nafile, sevmiyorsun işte. ben bunu tam iki yıldır biliyorum. alıştım artık. ya da alıştığımı sanıyorum. bilmiyorum. içimden tam bunları geçirirken gözün telefonumun duvar kağıdına kayıyor. duraksayıp birkaç saniye bakıyorsun. ve sonra ilk defa gözlerimin içine bakarak adımı söylüyorsun. ne söylediğini şu an hatırlamıyorum, önemi de yok zaten. adımı o kadar güzel söylüyorsun ki ne yapacağımı şaşırıyorum. ama ilk defa afallamayıp konuşabiliyorum seninle. o kadar güzel ki gözlerin. hani derler ya gözlerinin içi gülüyor diye, aynı öyle. bana ilk defa öyle güzel baktığını görüyorum. belki de bana ilk defa baktığın için öyle sanıyorum. bilmiyorum.