ne şehrin adı, ne denizi, ne turistik yerleriymiş bir şehri sevdiren.. sadece içindeki yaşanmışlıklar, içinde barındırdıklarıymış o yeri sevdiren.. benim gibi bir istanbulluya bile bunu öğreten şehirdir ankara..
ankara, dokunsan ağlamaktır;
yapılması gereken çokça işi * bir güne sığdırmış koşuştururken, cüzdanındaki bozuk paraların çanta ağırlığına bile etki ettiği farkedilip, ilk fırsatta bu bozuklukları bütünletmek amacıyla yaklaşılan büfenin, konuşmaya dahi tenezzül etmeden, kaşlarını kaldırıp kafasıyla "hadi git" işareti yapmasından sonra, ellerinde onlarca bozuk parayla, aklında "ama bu onların işine yarayan birşey değil miydi?" sorusuyla, kızılayın göbeğinde kalakalmışlığın yarattığı ait olmama duygusudur beni ankarayı betimlemeye iten. ****
eğer ankaraya, belki saflıklarıyla ünlü insanlarıyla tanınan, ama mutlaka neşe, içtenlik ve samimiyet bir de balık kokan bir şehirden geldiyseniz, kendinizi buraya ait hissetmeniz ne kadar da zor. dalgalarla iki yaşınızdayken tanışıp denize bile güvenebildiyseniz oralarda, patates ve yumurta ikilisine karıştırdığınız toprakla iğrenç evcilikler oynayabilme şansınız olduysa, para bütünletmek için gittiğiniz bakkal amcanız tarafından üzerine bir de plastik fanuslardan içi kremalı gofretle ödüllendirildiyseniz, ankara sizin için sadece dokunsan ağlama, boğazda düğümdür...
ankara, ayağın takılmasıdır;
bu şehir babasının yemek yerken konuştuğu iki kelimeyi duyup aydın(?) olan gençlere sahipse, güzel konuşmayı-yazmayı ya osmanlıca ya da öztürkçe sözlükle olan dostluğuyla doğru orantılı sanıyorsa, metroda cama yansıyan görüntüden kesiyorlarsa insanları birbirlerini, ve yine bu insanlar gözlerini kaçırarak konuşmayı çok iyi beceriyorlarsa, marjinalliği dövmene, saçlarındaki kızıllık oranına, dinlediğin placebo radiohead şarkı sıklığına göre alınan bir hediye olarak içselleştirmişse, mezunları hakkında yapacağın ödeve, kendi okulunun mezunlar derneğiyse izin vermeyen ,yürüyüşleri konuşmaları bakışları bile robotlaşmışsa insanlarının, yüzlerinde en ufak bir duygu görebilmek içinden yalvarıp, her seferinde daha dikkatli bakıyorsan gözlerine, ellerinde sigarayla yolda yürüyen kızlarsa ankaraya ait olanlar koskocaman bir hayal kırıklığıdır ankara. ayağın takılmasıdır, tökezlemektir...
ama düşmemektir ankara;
o soru işaretleriyle eve gelirken, ekmek almak için girdiğin markette bozuk paralarla boğuştuğunu gören "bakkal amca"nın *"ablacım izin verirsen onları bütünleyeyim mi hem benim de ihtiyacım var da" demesiyle sarsılan bünyede oluşan gülümseyiştir ankara. bülent ortaçgilin kulağına şarkı fısıldamasıdır, genco erkalın saatlerce tek başına orda oraya zıplayarak nazımı anlatmasıdır ankara. dans edebilmektir ankara. baba öpücüğü olmasa da, yanından her geçişinde, hazrola geçip;
"atam sen rahat uyu, yolcusuyuz biz hürriyetin,
atam sen rahat uyu, bekçisiyiz cumhuriyetin."
şarkısını söyleyip, yanın yörendekileri bezdirmeye sebep olan anıtkabirin verdiği huzur ve güven duygusuyla uykuya dalmaktır.
4-5 ay gibi bir süre asla gelmeyeceğinizi bilseniz de özlenmeyen, gece 11de kızılay diye tabir edilen merkezi bir yerde bile yemek yiyecek yer bulunamayan, 9dan sonra bir kızın tek ba$ına hareket etmesinin caiz olmadığı gidilecek yerin** çok az olduğu, adam gibi bir konser salonunun olmadığı kent. ayrıca belediye ba$kanının * her gece yatmadan önce yarın ankara'nın kötülüğü için ne yapabilirim diye dü$ündüğünü sandığım başkent
ölü şehir, benim cesedimi barındırıyor. mekanlar onlara yüklediğimiz anlamlardan ibarettir, onlara ait anılarımızdan ve bazı mekanlarda yaşar bazı mekanlarda ölürüz, her defasında, ölürüz, yavaş yavaş..
atakuleye çıkınca dandik bilgisayar oyunlarını anımsatan şehir . hani o oyunlarda sadece gitmen gereken yol vardır ve kalan kısımlar dağlardır oraya yönelsen bile çarpıp yola dönmek zorunda kalırsın , aynı hisse kapılmıştım atakuleden ankaraya bakarken..
asaleti bir tek söylenişindedir bu şehrin: an-ka-ra. onun dışında, ona benzer bir ruhla doğmamışsanız sevemezsiniz ancak katlanırsınız; ona da, insanlarına da...
yorucu geçen kocaman bir iş gününün ardından, ne yaparsanız, nereye bakarsanız bakın, yorgunluğunuzu hafifletecek bir manzarası ve canlılığı bulunmayan, daha doğrusu bunun için en ufak bir isteği olmayan kenttir. abartmadan söylenilebilir ki; baktığınızda görmek istediğiniz şey, ona ne anlam yüklemek istediğinize bağlı olsa da, sizin ne düşündüğünüzü zerre kadar önemsemeyen şehirdir. o acı çekiyorsa (bkz: melih gokcek) siz de çekersiniz, o mutlu oluyorsa sizin nasıl olduğunuz önemli değildir.
en son okul gezisinde oraya gitme sevinciyle kafayı çekip gezi saatinde okula sarhoş bir halde gelip sonra da okul başkanlığımın elimden alındığı ama herşeye rağmen üniversitede okunası yer... *
deniz olmaması nedeniyle denizi olan yerden gelenlerin,genellikle istanbulluların bir türlü sevmediği Ama zaten ankaralılarında "ama çok s.kmdeydi onun ankarayı sevmemesi biz seviyoruz ya yeter bize"dediği ,atatürkün ebediyen bulunduğu,padişahların değil cumhuriyetin şehri,türkiyenin başkentidir.
elektrik dağıtımı konusunda berbat şehir. marmaris'te bile anca ağaçların devrildiği çatıların uçtuğu fırtınada kesilen elektirkler bu içine ettiğimin başkentinde haftada 2 kez kesilir. yuh diyorum başka bir şey demiyorum.
sonsuz resmiliğinde insanı boğan şehir. etrafta sürekli bir yere yetişmeye çabalayan insanların olduğu, kimsenin kimseyi görmediği tipik büyükşehir havasına sahip yer. ama kendi insanları da dahil olmak üzere kasaba tabanından kurtulamamış, insanları arasında bir bağ var. insanlar birbirleriyle iletişim halindeler, dışardan görülmese bile, herkes birbiriyle uyumlu. sadece siz aykırı kaçıyorsunuz orada. elinizi nereye koyacağınızı bilemiyorsunuz, adım atarken bile dikkatli ve düzgün adım atmayaçabalıyorsunuz. kar yağdığında gerçekten müthiş bir şehir oluveriyor. kar bir şehre bu kadar yakışır, ama kimseniz yoksa da bu kadar batırır bir insanı. bir insanı bu kadar düşman eder kendine, bir insanı bu kadar ağlatır..bir insana ancak bu kadar işkence edebilir..