yarın ikinci defa gideceğim ve bundan dolayı tuhaftır garip bir mutluluk duyduğum şehir. bursadan ilk gittiğimde yeşilin yokluğu bana çok itici gelmişti. bir de devlet binalarının sevimsizliği. ama bu ankara'nın suçu kabahati değil ki, hangi şehirde güzel kamu binalarımız. şimdi bursadan yeşili ve uludağ'ı istanbul'dan boğaz'ı çıkarsak geriye kalan neyse ankara'da işte odur. yine de ankara'da eski devirde yapılmış bir kaç güzel bina var, eski meclisler, etnografya müzesi, resim heykel müzesi, ziraat bankası binası filan. onlar kadar güzel kamu binaları yapılamaz mıydı acaba? ve atatürk...ya şehirde bir tek o ağaç dikmiş arkadaş. o da az biraz yeşillendirmese imiş hepten gri kalacakmış.
ve elbette anıtkabir. övmeye kelime aramayı ayıp sayıyorum. ankara demek o'nun yanıbaşında olmak demek. anıtkabir etrafındaki evlere fesatça bakacağım yine yarın gidince.
bir de meydanlar şehri ankara. ama çoğu berbat edilmiş daracık meydanlar. adım başı bir meydan ama o meydanları kim berbat etmişse en kötüler nobel'ini hak ediyor gerçekten.
neyse yarın gidiyorum işte. mutluyum.
edit: bu defa çok garip bir şekilde kendimi hiç yabancı hissetmedim ankara'ya. sanki uzun zamandır orada imişim gibi hissettim sokaklarında. garip bir şey, enteresan. ben ve ankara arasında nasıl bir bağ ola?
askerliğimi yaptığım beş ay beş gün süresinde bulunduğum, üstgeçitlerini saya saya bitiremediğim, kışla içinde sürekli ankaranın dikmeni bidaha gelirsem s.k beni tabirini dilimden düşürmediğim güzel ülkemin çok da güzel olmayan başkenti.
en çok bilinen bölgeleri -semt mi oluyor ne oluyosa artık oralar- tıbbî isimlendirmeye tabi tutulmuş nedense. sıhhiye'ymiş, kızılay'mış...
olm çocukluğumuz taşrada geçti lan! babam yarın kızılay'a alışverişe gidiyoz diye kötü bırodvey'in* aküsünü sobanın yanına tekirleştirerek ısıtmaya getirdiğinde kan mı verecez diye korkardım ben. sonra büyüdük filan, kızılay bize anlamsız gelmeye başladı - sağda solda varoşların sosyete takılan takımlıları/takılımlıları/takıntılıları & sinema çıkışlı, elleri sigaralı, suratları manav, ağızları tiki ugg kızlarıyla da dolunca tekrar taşraya dönelim dedik. (yok valla makyaja filan karşı değilim, sinemaya da karşı değilim, tikilere de karşı değilim, ugg'a da karşı değilim!)
ha tabii bu anlamsız-karasal* otobiyograficiğin en ehemmiyetli noktası bu iki uç* nokta arasında geçenler. salih ağbi, bak şimdi, ilkokulu baba mesleği gereğince -bi açıdan bakarsan şu ek almış kelime tam karşılar durumumu: cebren- taşrada okumuşum: kesinlikle size "şehrin pis havası yerine ağaçların & derelerin hışırtısı, kuşların cıvıltısı içinde sopalı & çelikli çomaklı oyunlar oynardık" ya da "anadolumun güzel insanı tavuğumuzu, yumurtamızı & sütümüzü eksik etmezdi allah razı olsun onlardan" gibisinden pastoral-zoolojik-ve-nevi-halkıma-münhasır-romantizm olay/alaylarına girmeyeceğim; kibrit kutusuyla arabacılık oynar komşunun traktörünün sesi duyulunca kuyruğumu kıstırıp bembeyaz bi suratla eve kaçar, şimdilerde hiç gelmeyen kış gelir gelmez kardanadam yapmaya ancak annem yanımda olduğunda çıkabilirdim* - bunlar dışında kedi-gofret kırması dokuz katlı/canlı kırmızı-siyah plastik toplarla köyün harmanlarında babamla futbolculuk oynardık; babam iyi futbolcudur bu arada - halısaha turnuvalarında filan parmakla gösterilir (dalga geçenin alnını karışlarım), "bu adam çok teknik" denirdi kendisi için, ben gururlanırdım sanki bir şey oluyormuş gibi; sonra cristiano ronaldo filan çıktı işte.
neyse lan, ben bunları niye anlatıyorum ki? şehrin göbeğinde, hem de tutup bahçeli gibi güzide bir semtinde doğmuş ve bir bahçede şeftali, muz ve portakal sularıyla beslenmiş körpe, ana kuzusu ve şapşal, özgüvenden mahrum bırakılmış (tabii "mahrum bırakılmış" olm, bunların hepsi yetiştirilme tarzına bağlı) oğlan çocuğunun ankara'nın taşrasındaki hayatından bahsediyorduk - hatta bahsettik bile. sonra ne oldu? bu adam gitti, çubuk anadolu lisesi'ni kazandı - orda onun hayatına sıçtılar*! neden mi? adam kızılay'ın k'sini hemşire & y'sini tıp-tüpü sanıyormuş*! bir gün iki-üç arkadaş toplanıp ankara'nın esas meselesini görmeye gittik, halk otobüsüne bindik, bizim çubuk'un halk otobüslerinde muavin gelir sizin paralarınızı toplardı (şimdi yavaş yavaş değişiyor - belki de tümden değişmiştir, modern kültür işte), ama bunu müşteriye saygılarından filan yapmıyorlar, neyse! ben nerden bileyim olm ankara'nın muavininin müşteriyi ayağına bekleyecek kadar küstah olduğunu! bindiğimiz iki katlı otobüstü, bir kertenkele'ye kuyruğunu bıraktırmaya çalışan deney meraklısı bir bilim adamının hantal hareketleriyle* ikinci katın merdivenlerine atlamışım ben de. hassitdown! parayı arkadaşlar ödediler - bozuğum da yoktu, iyi oldu bi bakıma.
neyse o gün kızılay'ın mağazalarına ve kızlarına ağzım açık bakmışım, hocam... ondan sonra ne zaman boş bi günümüz olsa arkadaşları toplayıp kızılay'a götürdüm onları - yavaş yavaş ortama alıştık.
şimdi üniversite öğrencisiyiz ya, babo, sorma, kızılay'ı bile küçümser olduk! ulan nereye gidecen? sinemada film dönerken şakır şakır konuşup seni rahatsız eden görgüsüz çiftler -adam eve atamıyor kızı, sinemaya getiriyor işte-, kız arkadaşlarını sadece recep ivedik'e götürebilen düttürüler filan var diye, otobüsle kapıları borges* hikâyelerine benzeyen* gazinoların önünden geçiyorsun diye yanındaki mükemmel insanın o şehirde sana yaşattığı doyumsuz dakikaları es mi geçeceksin? benim kız düşürmeye ihtiyacım yok, onun için de artistlik saymayın, ama böyle söylediğim için artistlik olduğundan da ne kadar şüphelenseniz yeridir ama ben yine de söyleyeceğim: ben bu şehrin, o kızılay'ın karanfili'nde hayatımın en güzel yiyeceğini yiyorum, nabokov* gibi haşlanmış yumurta diyecek kadar mütevazı değilim olm, ağzım da bozuk, ruhum da bozuk, onun ruhu da bozuk kimilerine göre ama neyse: ekmek arası et döner'den bahsediyorum. "cenneti her zaman bir dost* olarak hayal etmişimdir." bak bu da borges'ten aşırma ağbi... entry'nin geneline bak, her şey aşırma!
neyse, seninle aba'da ekmek arası döner yemek, dost'ta kitap, albüm ve film karıştırmak. bunların bana verdiği mutluluğu penguin'in sahipliğine bile değişmem; işte bunun için benim için bir şehir ankara'dan daha güzel olamaz - çankırı* bile, istanbul belki.
içten gelen edit**: ama ankara'da yaşamam olm, bak şimdi pastoral-romantizm yapıcaaam: yaşayacaksam çankırı'nın yirmi* hanelik bir köyünde yaşarım - yani illa ki yaşayacaksam. öyle diyosan öyle olsun.
karadenizli olup izmirde yaşayan biri olarak yine de sevdiğim şehir. bir yere güzellik katan zaten içindeki ortam ve sevdiğin insanlardır bence. kısa olsa da en güzel zamanlarıma ev sahipliği yaptı benim. gitmek için geri sayıma başladım. kar bu şehre çok yakışıyor. kar altında yürümenin şimdiden hayallerini kuruyorum.
önyargılardan kurtulup gezmek gerekir derim ben. ama mutlaka size eşlik edecek sevdiğiniz insanlar olsun yanınızda. diğer türlü dünyanın en güzel kenti de, çok bir anlam ifade eder mi?
sevdiğim insana iyi bak, kar yağışını da eksik etme ankaracığım. bak gelmeme az kaldı, bürün en güzel kıyafetine. hadi öptüm *
güzel olan şehir. daha fazla bir şey yazmaya gerek yok bence. etrafımdaki herkes "olm sen mal mısın , istanbul gibi bir şehirde yaşarken ankara sevilir mi ?" der ama ben hiçbir zaman kulak asmadım bu laflara. 2 tane önemli durum var benim için galiba o yüzden dinlemiyorum. ilk olarak; öss ye gireceğim yıl, hatta ondan çok daha önce mülkiyeli olmak için yanıp tutuşan bir bünyeydim, ankara o kendine has havası ve yaşanmışlığıyla benim için paha biçilemez birşeydi. ve bu önemi sadece hayal etmemle oluşmuştu. ama tabi ki hayat işte, ben ne kadar ankara istediysem o tam tersini bana verip istanbul' a savurdu beni. ilk 2 yıl " lan aslında bu şehir de güzelmiş, iyi ki ankaraya gitmemişim " diye takılmakla geçti. amma velakin 3. yıl başladı, arada bir ankara seferi yapıldı, huzur ve aidiyet duygusu tadıldı ya, kim takar istanbulu?
sonra gidildi ankarada okuyan bir güzele aşık olundu. ankara da sistemden atılamayacak şekilde yerleşmiş oldu işte. nasıl bir hevesle giderdim sevgiliyi görmeye. aşti' de otobüsten hızla inilir, emek'e doğru çıkan kapıya yönelinir, aşağı doğru inilen ilk sokağa bırakılırdı bünye. 8. caddeye gelindiğinde adını hala ezberleyemediğim o okul çıkardı karşıma. tam önünde o güzel suretiyle aşık olduğum kız. oraya kadar gelmese de olurdu, ankaranın o sakin ve güzel sokaklarında eve kadar yürümek ve kapının zili çalındığında arkasında bekleyenin yine o olduğunu bilmek, o da yeterdi ki. evet bahçelide mağazalarda alıcak bir bok yok, hatta bolca ankara kırosu da mevcut, ama kimin umrundaki? kızılaydan kurtuluşa doğru yürürken kurtuluş parkını yolun karşı tarafından izlemek var...
hayır ama öyle bir park değil ki , ankarada bir park. zaten tek başına ankarada olması yeterli, bir de "ankarada aşık olmak " durumunu yaşıyorsanız kaçarı yok.
evet "şaman" istiklaldeki barlara yaklaşamaz, ama ben yaklaşsın istemiyorum ki zaten,o öyle kalsın mümkünse.
bana da o okulun önünde beni beklerken karşıdan gördüğümde bana gülen ve o güzel dudaklarını büken sevgiliyi hatırlatsın, ve her ankaraya gidişimde ankara bunu yüzüme vursun, desin ki " bunu sana ben yaşattım, ben olduğum için bu kadar güzel!"
ilk kez yıllar evvel okul arkadaşlarımla gelip sabah çorbasından sonra suyun paralı olduğunu öğrenip garsondan suları iptal etmesini istediğimiz vakitten bu yana çok zaman geçti.
bir çok il macerasından sonra, dönüp dolaşıp ankaranın suyunu içmek nasip olacakmış meğer. hem de damacanayla.
anlamaya çalışmadım hiç. çözmek istanbul kadar zor olmadı. ne de olsa memleketimin aynısı. biraz büyükçe binalar ve kalabalığı hariç.
'şordan aarı gelmişiz. misafirperverliğini gösterir elbette' diyerek alışveriş merkezlerini,lokantalarını,dükkanlarını dolaştığımda, insanı insan yapanın şehir değil kendi içinde diktiği binalar olduğunu öğrendim.
aynı ankara ama binlerce ankara.
cnbc-e businessın yaptığı türkiyenin yaşanabilir iller" araştırmasıyla türkiyede yaşanılabilecek en iyi şehir seçilmiş. işte ben buna kıçımla gülerim. hava desen kötü, trafik berbat, toplu taşıma araçları bitmiş...
mutluluğum, hüznüm, hayallerim, heyecanlarım, tebessümlerim, öfkelerim, kahkahalarım, gözyaşlarım, özlemim, dostum, düşmanım, sabrım kısacası hayatım. her türlü yaşanmışlığımı içinde barındıran gidip de dönmek istemediğim bir şehir, görüp de uyanmak istemediğim bir rüyadır.
bu aralar ego şöförlerinin yine coşum coşum coştuğu şehir. istisnasız her otobüste paso soruyorlar. zaten her gün or-an baytepe arası hem imanım hem cebim s**iliyor afedersiniz bi de pasoya mı para vericez?
bu şehirde ikinci yılımı geçirmekteyim ve bu şehir bana; yolda, merdivende, yürüyen merdivende sağdan gitmeyen inadına sol tarafı işgal eden insanların bulunduğunu gösterdi.