din ile bilimin son savaş meydanıdır. aristarkhos'tan beri bilimin neredeyse her keşfi din üzerinde nefret doğurmuştur. çünkü bilim keşfettikçe, dinsel anlatıların beyinlerdeki yetki alanı daralmıştır.
böyle böyle kan kaybeden din, hayatta kalabilmek için bilime ayak uydurmak zorunda olduğunu keşfetti. örneğin dünyanın altı günde oluşmadığı yerbilimcilerce tespit edildiğinde, din, altı günün altı büyük çağ sayılması gerektiğini söyleyerek bilimle uzlaşma yolunu güttü. zira bilim insanları sırf falanca dediği için bir şeyi doğru kabûl etmiyorlar, aksine, duyularına dayanarak yaptıkları deney ve gözlemlerden çıkan sonuçlara güveniyorlardı. kanıt sunma ihtiyacı hissetmeden inanmayı emreden dinin, böylesi bir rakiple uzlaşmaktan başka yolu yoktu. ne var ki bilimle her daim böylesine kolay uzlaşılamıyordu. bilim, dine öfke nöbetleri tutturtacak kadar büyük ve çeşitli keşiflere imza atıyordu.
sonra bir gün bilim, uzlaşılamayacak kadar büyük bir salvo yaparak dinin tüm yetkisini elinden aldı. işte biz bu salvoya "evrim" diyoruz. evrim, nuh'un hikâyesinden tutun da âdem ile havva'nın öyküsüne kadar birçok dinsel öğretiyi masala çevirdi. gelişen bilimle birlikte paleontolojik, mikrobiyolojik, morfolojik, sitolojik, embriyolojik, fizyolojik, jeolojik kanıtların hep evrimi destekler olması dinin kulaklarından dumanlar çıkmasına vesile oldu. çünkü kendisini son nefesini vereceği yola sokan öldürücü darbeyi almıştı. işte bu yüzdendir ki dinsel öğretilerle yıkanmış kimseler, canhıraş bir vaziyette evrim'i yıkma çabasına girişiyorlar. başaralı olurlar mı? oldukça vahşi bir aslan sürüsüyle aynı kafese tıkıldığınızı varsayın. böyle bir durumda sağ kalmak için ne kadar şansınız varsa, dinin de evrim karşısında o kadar şansı var.
tabiî biat kültürüyle yetişmiş şahıslar için bunca anlatının hiçbir değeri yok. çünkü onların zihinlerine giden yol, din mefhumunun yarattığı cennet umudu ve cehennem korkusuyla tıkalı. eleştirmeye yeltendiklerini araştırıp öğrenme zahmetine girişmemeleri de hep bundan. bir de bu hâllerine aldırmadan insanlığın aydınlık yüzü olduklarını düşünürler. kolay yolun adı olan miskinlik, ne zamandan beri aydınlık bahşeder oldu ki?
mesela sen bay yobaz,
olasılığı düşük ihtimâllere bağlı diye rastgele dizilimi kabûl etmiyorsun. çünkü olasılık hesabında zamanın önemini öteliyorsun. oysa zaman konusundaki cimriliğimizden sıyrıldığımızda, zengin moleküllerden mürekkep bir denizin, birkaç yüz milyon yıl içinde canlı birleşimi yaratma olasılığının hiç de düşük olmadığını görürüz. buna keza, bu birleşim farklı bir dizilimde de çalışabilir özelliklere sahipse (ki sahiptir), olasılığımızın ihtimâli daha da yükselir.
elbette götüyle gülebilen birisi olarak bu anlattıklarımı gene aynı yerinden anlayacaksındır. ancak gene de düzensizlikten anladığının ne olduğunu merak etmekteyim. örneğin ben, evrenin erken evresindeki düzensizliklere binaen peyda olan küçük kütleli kara deliklerin fink attığı uzaya düzen, nizam, intizam yükleyemem. fakat götlerin baş, başların göt olduğu yerlerde yüklenebildiğini duydum. bu doğru mu? bittabi merakım burada da sonlanmıyor. "faydalı mutasyon yoktur" demişsin. o zaman sana zahmet altı el parmağının neden faydasız olduğunu da açıklayıver.
ha bir de dijital müminlere yaraşır şekilde kaynak belirtmeden alıntı yapmışsın. e bilginin bittiği yerde böylesi alıntılar yapmak mubah sayılıyor tabiî. ne de olsa insanları imana getirmek gibi ulvî bir amaç için çalıyorsun. değil mi şakirt?
normalde bu türden araklama yazınlara cevap vermeye tenezzül etmem ama gene de bir istisna yapmam gerektiğini düşünüyorum. şimdi bak tosunum yobazım, insanların solunumundan sorumlu sitokrom molekülünün oluşma olasılığı 20 üzeri 100'dür. yani oldukça düşük bir ihtimâldir. tıpkı roger penrose'un 10 üzeri 123'ü gibi. fakat yukarıda da dediğim gibi, yeteri kadar zaman verildiğinde olasılığımızın gerçekleşme şansı her daim artar. yani imkânsızlıktan uzaklaşır. bunun için de varlığı hiçbir şekilde kanıtlanamamış tanrısal bir dokunuşa ihtiyaç yoktur. bağlı olarak roger penrose gibi bir deistin, ihtimâl düşüklüğünü tanrının varlığına yontması bilim dünyasının alay konusudur. tıpkı anthony flew ya da michael behe'nin alay konusu olması gibi...
not: a benim imanı fazla kaçmış yobazım kalburabastım,
ben yokken teori ile kanunu hiyerarşik bir düzene oturtarak evrim'i çürütmüş, bilimde çığır açmışsın. hayır, böyle konulara kafa yormana seviniyorum ama kanun dediğimiz şey teorinin ardılı değildir ki yeteri kadar kanıt biriktiren kanun, biriktiremeyen teori olsun. bak şimdi, homo habilis'e anlatır gibi yazıyorum. iyi oku! farz et ki bir zaman makinesine sahibiz. bu makine ile geçmişe bir yolculuk düzenleyip evrim'e dair kuşku götürmez kanıtlar toplasak (ki bugünkü kanıtlar bile kuşku götürmez) ve o kanıtları bugüne getirsek, gene de biz ona "evrim teorisi" diyeceğiz. neden? çünkü teori ile kanun hiyerarşik bir düzende olmadığı için. kapiş? o değil de daha teori ile kanunu ayırt edemiyorken neyine güvenerek büyük patlamadan girip olasılıklardan çıkabiliyorsun, onu anlamıyorum! sanırım bu noktada dunning-kruger etkisi devreye giriyor.