13 şubat 2010 tarihinde, alabildiğine estetik, alabildiğine ihtişamlı ve alabildiğine şehvetliydi şehir...
sabahın erken saatlerinde bir yağmurla kucakladı maşuk, aşıklarını. sonra güneşi çıkartıp, önlerini bulutlarla perdeledi. ortaya çıkan bu eşsiz güzellik güneş tutulmasından bile daha nadir görülebilecek türdendi.
beni, kadıköye götürecek olan vapurun sudaki seyrini, bulutlardan sızan güneş, bir spot ışığıymış gibi takip ediyordu sanki. fonda doğudan gelen bir keman sesi, havanın da kararmaya başladığı o an nasıl da tarifsiz bir hale gelmişti. nitelenemez, para ile satın alınamaz, hiçbir sevgili, hiç bir sevgiliden böylesine bir aşk bekleyemezdi hani...
yanımdaki sevgilime ilgisiz kaldığım gibi bu güzellik karşısında o da en az benim kadar etkilenmişti bu manzaradan. nedensiz bir tebessüm yayıldı yüzüme durup dururken. bir zafer kazanmış gibi... bu hallerini onlarca, binlerce aşık arasından bana göstermişti. sonra bulutları yırtmışçasına tam da gözlerime vuran güneşin son demlerini olabildiğince kısmadan gözlerimi izlemeye çalıştım. ve "haydarpaşa" hala gitmeleri çağrıştıyordu zihnimin, öğrencilik yıllarında kalmış bir tarafına. eski moda iskelesi ise geçmişte kalan yaşanmışlıkları, okuldan kaçan bir lise talebesini...
hiçbir şehrin, hiçbir noktası bu kadar net ve yoğun barındıramaz anlamları. başka hiçbir kadının, hiçbir dokunuşunun bu kadar etkilemeyeceği gibi.