kapitalizm

entry1439 galeri
    248.
  1. kabaca baktığımızda, virüsten pek de farkı olmayan bir sistemdir.

    asıl soru bu virüs; insalığın evrim sürecinde inşa ettiği bir virüs müdür, yoksa insanlığı inşa eden bir evrim süreci midir? kapitalist anlayış, gerçekten de insanların doğasında olan bir sistem midir?
    kapitalizmin "evrim süreci" sonucu oluşmasıyla; kapitalizmin, "evrim süreci" olması çok farklı şeylerdir. ve diğer soru, tanrı kavramının, kapitalist sistemin yer etmesinde ne denli rol oynadığıdır.

    "bu sene daha çok mahsül satayım da, yan kabileden arsa alayım biraz sömüreyim onları, memelerini sıkayım" vs. anlayışından uzak, paylaşım içinde ancak doğa karşısında çaresizliğin dibine vuran insanoğlu, kendisine bir sığınak inşa etti. adına ise tanrı dedi. artık bir kademeli sistem mevcuttu. en üstte tanrı(yöneten), onun altında tanrının sevdiği kulları(yönetilen), en altta ise sevmediği kulları(rezil) mevcuttu. peki bu tanrı imgesini yaratma ihtiyacı neden doğdu? insan beyni, maddeyi tasavvur edebilen bir sistemdir. ve bu anlamda, gerçek dünyayı yani çevresini bilinç üzerine inşa ederken; dış evrenden bağımsız olarak, bir simgeler evreni meydana gelir. etrafında olup bitenleri kavramaya çalışırken, aynı zamanda kendi simgesel evrenine de aynı kaos hakimdir. nasıl ki, toprağa tohumu atmadan ve sulamadan buğday elde edemiyorsa; evrenin de aynı sistematiğe sahip olduğunu düşünür. ve böyle bir sabit gerçekliğe bağlı simgesel evren inşa sürecinde, tümdengelim hakimdir. kaos kavramını simgeleştirememe sorunu, kişide bir tümdengelim saplantısı haline dönüşür. kaostan kaçışın tek yolu, piramidin en üstünde yer alan bir tanrı imgesidir. bu aynı zamanda, bireyin kültürel evreninde oluşturacağı kurallar bütününün zemini olma özelliğini taşır.

    ve gelelim bu imgesel tanrının, sosyal zeminde vücut bulma sürecine; topluluk içinde yaptığı işler bakımından veya dna hataları sonucu, görünüşü veya davranışları diğer insanlara benzemeyen bireyler, yani simgeler evreninde belli bir sebep-sonuç dahilinde yorumlanamayan bireyler; tanrının sevmediği (lanetli) kulları katında yer aldı.
    ve şu anlayış yerleşti; "bu ucubeyi sahiplenirsek, bizim üzerimize de lanet yağar" evet lanet. lanetli insanlar, ya toplum dışına itildiler veyahut köleleştirildiler. artık bir "efendi" anlayışına sahip olan insanlar, efendilerini mutlu etmek istediler. ona mahsuller adadılar, insan adadılar vs. ancak bir sorun vardı. efendileri konuşmuyordu veya kendilerini dinlediğinden bir türlü emin olamıyorlardı. kendilerine bir "aracı" seçme ihtiyacı duyan insan, topluluğun en parlak üyesini "tanrının en sevdiği kulu" ilan etti.

    işte tanrı karşısında kendini pasifize eden insanın karşısında artık bir, "ara yönetici" kavramı mevcuttu. kademeli olarak, tanrıdan sonra en boyun eğilesi kişiler, işte bu kişilerdi. peki bu sistem nasıl devam edecekti. diğer aracı kişiler nasıl seçilecekti. ilk seçilen aracı kişilerin çocukları ne güne duruyordu? işte her şey bu noktadan sonra başladı. daha çocuk yaşta ekmek elden, su gölden yetişen bu bireyler; sistemden sonra var oldukları için, sistemi koşulsuz kabul ettiler ve olağan karşıladılar. zira onlar için daha öncesi yoktu. ve tabakalaşmayı iyice keskinleştiren bu yeni nesil, kapitalizmin ilk çocuklarıydı. o kadar doyumsuzlaştılar ki, bazen kendilerini "tanrı" ilan ettiler.

    ve bu tanrısal insanların etrafında, adeta gezegenin uyduları gibi, insanlar türemeye başladı. yol göstericiler, yardımcılar, havariler; adına ne derseniz deyin; bir sistemin farkında olan kişiler, sisteme dahil oluyor ve sistemden büyük ölçüde rant sağlıyorlardı. bu insanlar sistemin nasıl mı farkına vardı? misal bu insanlar sarayda çalışan insanlardı. yani yöneticinin, kutsal olanın yaşam alanına dahil olabilmiş kişiler. ve tanrı dedikleri adamın, göbeğini kaşıyan, sağa sola osuran biri olduğunu görebildiler. ancak bu insanlar, tanrılıklarını ilan etmediler, inşa ettiler. yani "halkı inşa ettiler". yani sistemin esas belirleyicileri, bu kişiler oldu. tanrıkrallar değil. tanrıkral, tanrılığın gereği olarak, halktan kopuktu. ancak havarilerin bir ayağı halkın içindeydi.

    havari olma hevesiyle yanıp tutuşan halk, bu yolun zenginlikten geçtiğini kavramaya başladı. zira tanrıkral, iktidarını güçlendirmek adına; halk içindeki küçük tanrıları (zengin veya güçlü bireyleri) bünyesine katıyordu. mevcut halk, artık sınıf bilinci olan bir topluluktu ve yegane amacı, sınıf atlayabilmekti. saray hayatı için tanrı krallara gerek olmadığını farkeden ve daha fazlasını isteyen havariler, yeni bir sistem yaratmaya başladı. halkın itaat etmesi için, tanrıkralın sadece bir sembol olduğunu da farketmişlerdi. onun görevi sadece, bireylerdeki sorgulama mekanizmasını yok etmekti. artık halk tanrıkrala değil, sisteme yani saraylara, altınlara, güce tapıyordu. şüphesiz ki kimsenin görmediği, duymadığı bir tanrı için, gerekli şartlar olgunlaşmıştı.

    sistem için, maddi sığınaklar inşa etmiş halkı idare etmek oldukça kolaydı. zira artık ne istediği kestirilebilen bir kitle mevcuttu. yavaş yavaş sistemin farkında olması sağlandı. ancak sistem tarafından yaratılan bir tanımla sistemi tanıyacaklardı. zamanla hakimiyetini sürdürebilmesi için, kitlelere yeni değerler sundu. yani tasmaladı. köle insanlar, efendi olabilme hayaliyle köleliğin gerektirdiklerini koşulsuz yerine getirdi. zengin olabilmenin an meselesi olduğu ve zenginliğin, evrenin bir parçası olduğu aşılandı. ve sadece krallar kaldı. yeni kralların tanrısallığa ihtiyacı yoktu. onların elinde sadece "iktidar" vardı. yani halkın simgeler evrenindeki yarı tanrı.

    bu anlamda kapitalizm, toplumların tanrıyı yaratma sürecinden ve bireyin tanrı inancından bağımsız olarak tanımlanmaya çalışıldığı vakit; eksik kalacaktir.

    "Sezar' ın hakkı Sezar' a, Tanrının hakkı Tanrıya"

    (bkz: matta 22:15)

    paulus' un hükümeti, tanrının dünyadaki yansıması olarak yorumlaması.

    (bkz: paulus)
    0 ...