Din toplumun normatif bir dayanağıdır. Bu dayanak olmadan bir toplum olmayı sürdüremezsiniz. Toplumların dinden uzaklaşmasının temel olarak iki farklı yolu var. Birincisi, Tanrı inancının yarattığı boşluğun siyaset eliyle doldurulduğu bürokratik tiranlık modelidir. Bu boşluğu ikame etmek için halkı motive edecek ütopik fantezilere¹ ihtiyaç duyulur; bu süreç de nihayetinde komünizm, nazizm veya Qin hanedanlığı gibi totaliter rejimlerin ortaya çıkmasına yol açar.
(1) Örneğin eşitliği sağlamak.
---
ikinci yol ise toplumsal dejenerasyondur. Din ile özdeşleşen ahlaki standartların terk edilmesiyle geriye yalnızca sapkınlıklar, sosyal sınıflar arası adaletsizlikler ve dizginlenemez bir hedonizm kalır; bu durum, toplumun içten içe çürüyerek çöküşüne yol açar.
Ahlaki çöküşünüzün ve erdemli olan her şeye karşı duyduğunuz o gizli nefretin kökeninde, tam olarak herhangi bir standarta tabi tutulmak ve değişmek zorunda kalmak istemeyişiniz yatıyor. Dahası, dinler güçlüler üzerinde ahlaki denetim mekanizmaları oluşturdukları için, gücü elinde bulunduran büyükbaşlar mutlak güce ulaşmalarının önünde herhangi bir engel görmek istemezler. Bunun en belirgin örneği vergi oranlarıdır. Vergi oranları ile dindarlık arasında oldukça yakın bir korelasyon vardır; ateist ve a-gnostik toplumlar genellikle büyük state yapılarına ve yüksek vergi yüküne sahipken, dindar toplumlarda state yapısı daha küçük ve vergi oranları ise daha düşüktür.
Tarihteki başarılı toplumları incelediğinizde, hepsinin temelde dindar bir yapıya sahip olduğunu; dindarlıktan uzaklaşıp dejenerasyona sürüklendiklerinde ise önce duraklama, ardından çöküş yaşadıklarını tekrarlı olarak gözlemlersiniz. Yani bir toplum başarılı olmak için her zaman dine ihtiyaç duyar; ancak din, toplumsal başarının tek ön koşulu değildir. Bu yüzden dindar toplumların hepsi başarılı değildir. Bugün Afrika'ya veya Orta Doğu'daki pek çok yere bakarsanız görebileceğiniz gibi, din uzun vadede başarılı bir toplum için bir ön koşul olsa da, mülkiyet hakları, normal bir siyasi sistem, motive olmuş bir nüfus, iyi bir coğrafya, et cetera gibi başka bileşenlere de ihtiyacınız vardır. Sağlıklı bir toplum, bir taraftan kendisini bir arada tutarak dejenerasyonu önleyecek şekilde dindar kalırken, diğer taraftan yeniliklere açık olarak kontrollü bir ilerlemeyi sürdürmelidir.
Din, insanın düşünme biçimini ve hayata bakış açısını belirli şekillerde yapılandırarak disipline eder. Kendi hayatları üzerinde iradeleri olduğunu düşünen disiplinli kişilerin, hayatlarının şans tarafından belirlendiğine inananlara kıyasla istatistiksel olarak çok daha başarılı olduklarını görürsünüz. Zihniyet yapınız ve çevrenize yaklaşımınız hayatınızın çok büyük bir bölümünü etkiler; çünkü ortak çalışmaya açık ve sosyal yetenekleri gelişmiş kişiler, diğerlerine göre çevresiyle ve toplumla daha iyi iş birliği yaparlar. Zorlukları olgunlaşmak için bir fırsat olarak görürseniz, bunları tamamen olumsuzluk ya da doğuştan gelen şanssızlık olarak gören birine kıyasla daha başarılı olursunuz.
Dinler bilinçli farkındalığı, sakinliği ve zihinsel huzuru teşvik eder. Bilinçli farkındalık her zaman iyidir; çünkü en kötü durumlarda bile sakin kalmak ve güvende hissetmek önemlidir. Kaygı ve histerinin kimseye faydası olmamıştır. Dinlerin temel işlevi, bireylerin zihinsel yapısını ve davranış kalıplarını olumlu yönde şekillendirmektir. Toplumlar, yaşam boyu bilinçaltı düzeyde etkisini sürdüren bu değerler sistemiyle eğitilir. Günlük hayatınızda çoğu zaman fark etmeseniz de, düşüncelerinizin büyük bir kısmı bilinçaltınızda şekillenir ve çocukluktan itibaren kurulan bu temel üzerine inşa edilir. Din, bu yapılandırma sürecini yönetmek için vardır. Eğer din bu işlevi üstlenmezse, onun yerini çok daha kötü ve kaotik alternatifler alacaktır; bu da toplumun giderek daha dejenere davranış kalıpları sergileyen bir yapıya evrilmesine yol açar.
O kadar güvenli bir toplumda yaşıyorsunuz ki en başta dine neden ihtiyaç duyduğunuzu bile unuttunuz. Ancak güven ortamına aldanıp dini bir kenara koyarsanız, toplumunuzda tiranlık, soykırım, kölelik, delilik, inanılmaz boyutlarda kaygı ve akıl sağlığı sorunları ortaya çıkar. Hiçbir kısıtlaması olmayan insan doğası, marxistlerin ve iğrenç feministlerin iddia ettiği gibi bir asil vahşiye¹ dönüşmez; aksine zamanla yozlaşarak nihil tarafından ele geçirilir.
(1) noble savage
---
Birçok durumda, toplum dinî standartların varlığından rahatsız olmaya başlar; bu da dinin kendisinden nefret etmeye yol açar. Böyle toplumlardaki insanlar dinî gerilemenin rasyonel bir durum olduğunu sanırlar; oysa gerçekte bu, akıl dışılığın ta kendisidir. Başarılı bir şekilde ilerleyen toplumlar dindar iken, çöküşte olan toplumlar a-gnostik ve ateisttir.
Bir kültürün doğabilmesi için belirli bir coğrafi bölge, kültürel öğeler ve ortak bir ruh anlayışını temsil eden semboller gerekir. Kültür, doğumundan itibaren belli bir noktaya kadar toprağa bağlı olarak gelişir ve optimum büyüme seviyesine ulaşır. Bu aşamadan sonra büyümenin devam edebilmesi için mekanikleşmesi kaçınılmazdır. Mekanikleşmenin tamamlandığı nokta, kentsoylu elitlerin ortaya çıkışıdır. Toplum şehirleşip daha mekanik bir yapıya büründükçe giderek ruhsuzlaşır; kuruluş aşamasındaki o özgün ruh zamanla tamamen aşınır, toplum dinsizleşir ve nihayetinde yepyeni bir ruha sahip, taze bir medeniyetin doğuşu zorunlu hâle gelir.
Din ile dinsizlik arasındaki tercih, sanılanın aksine rasyonel bir seçim değil; dünyanın canlı mı yoksa mekanik mi olduğuna dair bir inanç beyanıdır. Şayet evrenin canlı olduğuna ve bir ruh barındırdığına inanıyorsanız, bilime veya işin “nasıl” kısmına odaklansanız dahi inançlı bir perspektife sahip olursunuz. Eğer dünyayı mekanik ve ruhsuz bir yer olarak görecek kadar nihilist bir ruh durumundaysanız, ortada bilim olmasa dahi a-gnostisizmi veya ateizmi benimseyebilirsiniz; ki bu, günümüzdeki gibi bir bilimin olmadığı antik dünyada da böyleydi.
Bunu vurgulamamın nedeni, geçmişte de uzun a-gnostik ve ateist dönemlerin yaşanmış olmasıdır. Antik Yunan ve Roma toplumları ile islam’ın Altın Çağı'ndaki entelektüel çevreler buna iyi birer örnektir. Tunç Çağı'nda da a-gnostisizmin hüküm sürdüğü uzun dönemler olmuştur. 500 bc civarında Avrasya genelinde yaşanan süreç de bir nihilizm ve a-gnostisizm dönemiydi.
Dinler mantık veya bilimsel gelişmeler yüzünden değil, toplum kentleşip zenginleştikçe mekanikleşmesi nedeniyle zayıflar. Din, toplumun eski inançlarının artık işe yaramadığı veya yeni dünyayla bağ kuramadığı kadar büyük bir değişime uğradığında gerileme sürecine girer. 500 bc civarındaki dünyada insanların artık yerel nehir tanrılarına inanmakta zorlanması nedeniyle, bugünkü büyük dinlerin temellerinin atıldığı bir dönem ortaya çıktı. içinde bulunduğunuz çağda da eski dinî formlar modern zihinlere artık ikna edici gelmemektedir. Sanayi devrimi ile birlikte, din ve dinsizlik süreçleri bir medeniyetin evrimi içinde tarihsel döngülerden geçmektedir. Bu durumun kökleri binlerce yıl öncesine dayanır; geçmişteki dinsizlik evrelerini gözlemlemek için Babillilere veya Mısırlılara bakmak yeterlidir.
Bugün tarihin en a-gnostik ve ateist dönemlerinden birinde yaşamanızın temel nedeni, tarihin en zengin çağında bulunmanız ve insanlık tarihinin en hızlı sosyal ve teknolojik değişimini yaşıyor olmanızdır. Şehirli elitlere sahip istisnasız her toplum a-gnostik veya ateisttir; kırsal elitlere sahip her toplum ise dindardır. Bunun nedeni, günlük hayatta doğal dünyayla iç içe olduğunuzda, dünyanın bilinçli ve canlı olduğunu sezgisel olarak kavramanızdır; çünkü bu, doğal düzenin bir yansımasıdır ve dünya gerçekte de bilinçli ve canlıdır. Nietzsche "tanrı öldü" derken, sizin dışınızdaki nesnel bir gerçeklikten değil, dünyanın büyüsünün bozulmasını ifade eden ve doğrudan sinir sisteminizle alakalı olan öznel bir durumdan bahsediyordu. Kaçınız evinizin en yakınındaki ağacın türünü biliyor? Vahşi bir ormanda ilerlerken ne düşündüğünüzün bir önemi yoktur; önemli olan, ormanın karşınıza ne çıkaracağıdır. Şimdi anlamaya başlıyor musunuz? Galiba anlayacaksınız.
Öte yandan, büyük kent toplumlarına dahil olduğunuzda, etkileşimde olduğunuz hayatın her unsuru soyut, mekanik ve doğadan çok insana ve şehrin mekanik yapısına dair unsurlardan ibarettir. Bu noktada hayatınızı mekanik süreçler belirler. Dolayısıyla, doğayla etkileşim içerisinde olması gereken kırsal bir toplumda dünyanın özünde canlı ve kişisel olduğu fikri aşikârdır; ancak kentsel bir toplumda, günlük yaşamda bizzat tecrübe edilen unsurlar mekanik olduğu için dünya sezgisel olarak mekanik algılanır. Toplum başlangıçtaki doğal halinden uzaklaşıp zenginleştikçe, kentleşme ve ilerleme süreciyle birlikte hayatta kalmak için dinin artık gerekli olmadığını düşünerek inanç sistemini terk etmeye başlar.
Bu noktada deneyimleyeceğiniz fe-nomen, dinin getirdiği kısıtlamaların kaldırılmasıyla elde edilen kısa vadeli kazanımlardır. Dejeneratif davranışlarla anlık zevk ve çıkar sağlanabilir; ancak dejeneratif davranışlarınızın sonucu uzun vadede yaşayacağınız yıkım kaçınılmazdır. Cinsel devrim toplumsal düzeyde bunun en belirgin örneğidir. Batı'da cinsel devrim sonrasındaki yıllara ait istatistikleri, basın-yayın dokümanlarını ve diğer kayıtları geriye dönük olarak incelediğimde fark ettiğim temel nokta, cinsellik etrafındaki sosyal standartların aşınmasının cinsiyetler arası iş birliğini sağlayacak yol gösterici ilkeleri ortadan kaldırmasıydı. Bu durum zamanla cinsiyetler arası sosyal ilişkileri zedelemiş ve erkek ile kadın arasındaki zihinsel mesafeyi artırmıştır.
Kısa vadeli kazançların uzun vadede geri dönülmez yıkımlara yol açmasına dair makro ölçekte bir örnek de para basmaktır. Ekonomik sorunlara hızlı ve geçici çözümler üretmek için para basabilirsiniz; ancak bunu uzun vadeli bir ilke haline getirmek ekonominizi ve toplumsal yapınızı tahrip eder. Kısa vadeli çözümler adına para basmayı alışkanlık haline getirdiğinizde, öncelikle enflasyonla birlikte ekonominiz bozulur¹, zamanla beşerî ve ticari ilişkilerdeki ahlaki temel çöker² ve nihayetinde yaşadığınız çevre, şehirleriniz, zihin dünyanız ve sanat eserleriniz çirkinleşir³. Neden iyi ve kötü gibi kavramların gerçek olduğunu, ahlaksızlığın ve dejenerasyonun neden kötü olduğunu anlamaya başlıyor musunuz? Galiba anlayacaksınız. istemediğiniz hiçbir şeyi yapmak zorunda değilsiniz. Zaten eylemlerinizi içinizden gelerek, organik değil de mekanik bir şekilde gerçekleştirmeniz size veya çevrenize bir fayda sağlamayacaktır. Ancak dejeneratif davranışlar sergilemek, özgür iradenizle aldığınız kişisel bir karardır ve bu seçim uzun vadede size geri dönülmez zararlar verir.
(1) ekonomik dejenerasyon
(2) sosyal/cinsel/ahlaki dejenerasyon
(3) entelektüel ve estetik dejenerasyon
---
Sıradışı ve daha da garipleşme ihtimali olan bir zaman dilimine girmek üzeresiniz. Zor zamanlarda hızlıca birtakım kanılara varmak veya daha da kötüsü, duygularınıza kapılarak çerçevenin içine hapsolmak yerine, sakin bir zihinle çerçevenin dışında durup içini gözlemlemelisiniz. Bunun yetmediği durumlarda, kendinizi kaybolmuş hissettiğinizde referans alabileceğiniz en güvenli kaynaklar gelenekleriniz, dinler veya klasik bilgeliktir. Konuya dönecek olursak, dinin zayıflaması sağladığı kısa vadeli kazanımlar nedeniyle bir nesil boyunca meşrulaştırılır. Bu durum, insanların dine eskisinden daha az ihtiyaç duydukları yanılgısına düşmelerine yol açarak, toplumun nihayetinde çöküşüne neden olan bir süreci tetikler. Bu süreci genellikle kanlı savaşlar ve tiranlık dönemleri takip eder. 20. Yüzyıl Avrupa’sı, Peloponez Savaşı, Abbasi Halifeliği’nin çöküşü veya 20. Yüzyıl Doğu Asya’sı bu duruma verilebilecek örneklerden sadece birkaçıdır. Ardından toplum tamamen yozlaşarak çöker. Bu çöküş, sosyal erozyon ve nihilizmin tetiklediği doğum oranlarındaki düşüşle kendini gösterir.
Günümüzde insanlar, Tanrı’nın yerini bilimin aldığını; tarihin en ileri bilim ve teknolojisine sahip olduğunuz için bu sefer durumun farklı olacağını düşünüyorlar. Ancak tarihsel kayıtları incelediğinizde, geçmişteki her büyük medeniyetin aynı yanılgıya düştüğünü görürsünüz. 100.000 yıllık insanlık tarihinde, deneme-yanılma yöntemiyle defalarca doğrulanmış sonuçların yanlış olduğunu iddia etmek, kendi medeniyetinizin ölümsüz olduğuna inanmak, gerçeklikten kopuşunuzun bir göstergesidir. Gerçeklikten kopuş dejenerasyonun bir başka tanımıdır. Uzun süre dindar kalmayı başaran bireyler ve toplumlar, inanç olmadan aklın var olamayacağını kısa sürede fark eder. Ahlaki bir temele dayanmayan akıl, zamanla kişisel çıkarlar uğruna bahaneler üretmeye ve dejeneratif davranışları rasyonelleştirmeye doğru yozlaşır. Toplumdaki entelektüeller, insanlara yol gösterme sorumluluğunu terk ederek, kişisel çıkar ve büyük çaplı rant arayışlarına girdiklerinde, entelektüel bir dejenerasyon baş gösterir. Toplum parçalandıkça, entelektüel kapasitesi de bununla eşzamanlı olarak çöker.
Çağımızın en büyük kusurlarından biri, olayları ve toplumsal değişimi zamanın akışı içinde bütüncül bir bakış açısıyla değerlendirememenizdir. Günümüzde göreli olarak iyi durumda olan toplumlar, kökleri yüzyıllar öncesine dayanan güçlü inanç sistemleri sayesinde bu seviyeye ulaşmış olsalar da, dinin zayıflamasıyla ciddi bir gerileme süreci yaşıyorlar. Avrupa ülkelerinin küresel önemi hızla azalırken, bu coğrafya aynı zamanda dünyanın en hızlı yaşlanan toplumlarını da barındırıyor. Avrupa, Japonya ve Güney Kore gibi ülkelerin küresel ekonomideki ve inovasyondaki paylarının, ABD veya gelişmekte olan diğer ülkelere kıyasla ani bir düşüşe geçtiğini gözlemliyoruz. Bu toplumlar, mevcut gidişatlarını değiştirmedikleri takdirde 30 yıl içinde bugün sahip oldukları kazanımların büyük bir kısmını yitirecekler.
Hepiniz, dünyanın inanılmaz doğası karşısında adeta şaşkına döndüğünüz hayret dolu anlar yaşamışızdır. O anlarda, tüm acısı, ıstırabı ve işkencesiyle birlikte hayatın nihayetinde yaşamaya değer olduğunu anlarsınız. Bu, bilimsel olarak da tespit ettiğimiz nörolojik bir durumdur; araştırmalar insanların iç huzurunu deneyimleyebildiğini göstermektedir. Bu haller, gerçekliğin acımasızlığına karşı birer yenilenme işlevi görür. Dinin amacı, bu hali gerçekliğe ve günlük yaşantınıza mümkün olduğunca yerleştirmektir. Şöyle bir geriye çekilip sakin bir kafayla incelediğinizde hayatın anlamlı olduğunu görürsünüz. Hayatınızı “mümkün olan her şekilde” dolu dolu yaşamaya çalışmalısınız. Hayatı, onun bütünlüğünü sezgisel olarak kavrayabileceğiniz bir idrakle bir kez deneyimlediğinizde, hayatı algılama biçiminiz tamamen değişecektir.
Sorun şu ki, sizi tam tersi bir yaşama teşvik eden bir toplumun içinde yaşıyorsunuz. Toplumun ürettiği her çıktı o denli nihilist ve anlamsız ki adeta her şey bir diğerinin pastişinden ibaret. Modernitenin size sunduğu hiçbir şeyin gerçek bir anlamı yok. Sabah uyanıp akşam uyuyana kadar yaptıklarınıza dikkat ederseniz, hayatta olduğunuz gerçeğini unutmaya çalışarak kendinizi sürekli tatmin etmekle meşgul olduğunuzu fark edersiniz. Toplum artık öyle bir noktaya evrildi ki, bu durumu sorgulayanlardan bile nefret etmeye başladı. Durup düşünmek zorunda kalmamak için kendinizi hedonizmle tüketiyorsunuz. Hayatın özüyle olan bağınızı tamamen kopardınız. Yakın bir gelecekte toplum, içine düştüğü bu nihilizm nedeniyle toplumsal bir yıkıma sürüklenebilir.
Tarihe bu bakış açısıyla yaklaştığınızda, tarihin farklı grupların Tanrı adına bazı roller üstlendiği devasa bir tiyatro sahnesi olduğunu fark edersiniz. Bir grup Kuzey Afrika'dan ispanya'ya geçerek orada yerleşmeyi seçebilir, bir diğer grup Haçlı seferi başlatabilir, bir diğeri önemli bir buluşa imza atabilir veya estetik bir yapı inşa edebilir; kimileri ise sadece çiftçilik yapıp bir aile kurarak hayatını bu değerlere adayabilir. Nihayetinde hepsi, dünyanın ruhundaki yerlerini bilir; onlara devam etme cesaretini ve iradesini bahşeden de bu ruhun bizzat kendisidir. Oyuncular bu varoluşsal gayeyi unuttuklarında, ilerleme iradelerini de kaybederler. Toplumları çöker ve acılarla dolu kaotik bir geçiş sürecinin ardından bayrağı başkaları devralır.
Evreni ya kendi doğasına işlenmiş bir düzene ve anlama sahip bir bütünlük olarak görmeyi ya da onu anlamsız bir makine olarak kabul etmeyi seçebilirsiniz. Ancak vurgulamak istediğim temel nokta şu: bir tür olarak hayatta kalmak ve işlevsel olabilmek adına anlam arayışına muhtaç olduğunuz gerçeği, evrenin anlamsız bir yer olamayacağının en büyük kanıtıdır. Bir başka ifadeyle, evren anlamsız bir yer olmadığı için anlam arayışı içindesiniz. Eğer evren doğası gereği anlamsız olsaydı, tanımı gereği insan türü de var olamazdı. Mühendisler tek amacı sadece kendi varlığını sürdürmek olan “ruhsuz bir makine” tasarlasalar dahi, bu durum bile kendi içinde belirli bir “anlam” barındırır.
Nihilizm, varlığı için hiçbir mantıklı gerekçesi bulunmayan bir kanserdir. Doğada kısa bir süre vakit geçirdiğinizde, yaşamın başlı başına anlamlı olduğunu derinden hissedersiniz. Hayatta belirli sorumluluklarınız olduğu için öylece kenara çekilip vazgeçemezsiniz; ulusunuza, doğal düzene ve ailenize karşı görevleriniz var. Toplumsal bütünlüğünüzü korumalısınız. Ayakta kalıp savaşmaya devam etmek zorundasınız. Nihilizm, özünde sorumluluktan kaçmaktır. Nihilistler depresiftir; yalnızca kendilerinden değil, herkesten ve hayatın her unsurundan nefret ederler.