din gerekli midir sorunsalı

entry10 ↓ galeri
    4.
  1. Din dünyadaki en temel olgudur ve siz bunun ne kadar önemli olduğuna dair muhtemelen hiçbir fikre sahip değilsiniz. Burada Tanrı'nın var olup olmadığını tartışmayacağım. Aksine, dinin neden var olduğunu ve neden istisnasız olarak her toplumda baskın hale geldiğini açıklayacağım. Dindar biri olsam da, sunduğum argümanları bir ateist veya a-gnostik olarak rahatlıkla anlayabilirsiniz. Sizi dindar olmaya ikna etmeye çalışmıyorum; ne olup ne yaptığınız umurumda bile değil. Sadece bu kavramların antropolojik açıdan neden var olduğunu ele alarak, dinin toplumsal işlevini ve atalarınızın çoğu için neden böylesine hayati bir öneme sahip olduğunu açıklayacağım.

    Tarihe baktığınızda, neredeyse her çağda Tanrı’ya ibadet edildiğini görürsünüz; geçmişteki toplumları daha yakından incelediğinizde, ibadet etmeyi bıraktıklarında pek de iyi sonuçlar elde etmediklerini fark edersiniz. 21. yüzyılda insanlığın içinde bulunduğu durumun neden bu kadar umutsuz olduğunu kavrayamıyorsunuz; ancak durumu idrak ettiğinizde, geçmişin ağırlığının ve evrenin muazzamlığının üzerinize çöktüğünü hissedersiniz. Burada bahsedeceğim hususu gerçekten anladığınızda, hayatın başka hiçbir unsuruyla kıyaslanamayacak kadar derin bir güzellik göreceksiniz.

    Dünyayı inceleyip elde ettiğiniz ampirik¹ kanıtlardan yola çıkarak felsefi sonuçlara ulaşmak oldukça önemlidir. Bilimsel yöntem, nedenselliğin temelindeki ilkeyi saptamak için değişkenleri izole edip ölçüm yapmayı gerektirir. Bu doğrultuda, yani bu metodu kullanarak, dinin yokluğunun nasıl bir boşluk yarattığını anlamanız için, tarihin farklı dönemlerinden ve dünyanın farklı toplumlarından dini tasfiye etmeye çalışmanın sonucunun ne olacağını gösteren dört örnek vereceğim.

    (1) deneysel
    ---
    1. örnek (modern çağ)

    20. yüzyılın başı itibarıyla Avrupa, dünya üzerinde mutlak bir hâkimiyet kurmuş durumdaydı; yeryüzünün büyük bir kısmı ya doğrudan Avrupa devletlerinin sömürgesiydi ya da sömürgeleşme sürecine girmek üzereydi. Kıta, teknoloji, kültür, ekonomi, tıp, tarım, siyaset ve askerî kapasite başta olmak üzere hemen her alanda küresel çapta öncü bir rol üstleniyordu. Dünya ekonomisinin yaklaşık yarısını tek başına elinde bulunduran Avrupa, Sanayi Devrimi'nin de etkisiyle insanlık tarihinde benzeri görülmemiş bir gelişmişlik düzeyine ulaşmıştı. Demografik açıdan nüfusunun neredeyse tamamı Hristiyan olan kıta, dini kimliğini güçlü bir biçimde korumakta ve meşruiyetini ilahi hakka dayandıran monarşiler tarafından yönetilmekteydi. Buna karşın, toplumsal tabanda söz konusu geleneksel inançlar ve yönetimsel meşruiyet anlayışı etkisini giderek yitirmeye başlamıştı. 1880'lerde Nietzsche, etkisini göstermesi bir asır sürecek olsa da, "tanrının öldüğünü" veya tanrıya olan inancın felsefi olarak çoktan sona erdiğini ilan etti. Bu tartışmalı sonuca ulaştığı için bir dahi olarak kabul edildi.

    Nietzsche Avrupa'nın korkunç ve kanlı bir dönemden geçeceğini ve bunu bir nihilizm çağının izleyeceğini isabetli bir şekilde öngördü. 20. yüzyıl, temel olarak Avrupa'nın kendi kendini savaşlarla tükettiği bir gerileme dönemiydi. Avrupa toplumsal iyimserliğini bütünüyle yitirdi ve büyük bir kısmı, faşist ya da komünist olsun, korkunç rejimlerin eline düştü. Avrupa, teknolojik, askerî, kültürel, ekonomik, demografik ve sosyal üstünlüğünü kıtayı fiilen nüfuzu altına alan ve o dönemde daha dindar bir yapı sergileyen ABD'ye kaptırdı.

    1960 yılında sömürgelerinin tamamını kaybeden Avrupa'nın dünya ekonomisindeki payı %42 seviyelerinden %19'un altına düştü. Günümüzde Avrupa, bizzat "negatif büyüme" olarak adlandırdığı bir süreçten geçiyor ve Avrupa hükümetleri adeta zorunlu bir sanayisizleşmeyi teşvik ediyor. Avrupalılar, inançlarından yoksun kalarak öyle derin bir bunalıma girdiler ki, şu an kitlesel göç veya ekonomik küçülme gibi yollarla bir nevi “uygarlık intiharı” teşebbüsünde bulunuyorlar.

    Aynı durum Sovyetlerde farklı bir biçimde tezahür etti. Rusya, yüzyıla demografik, ekonomik, askerî, politik ve sanatsal bir güç merkezi olarak başladı; ancak komünist bürokrasinin yıkıcılığıyla yüzyılı cansız ve gri bir kabuk, adeta bir enkaz olarak tamamladı. Bugün Avrupa’daki çoğu ülkede kendini Hristiyan olarak tanımlayanların oranı üçte birin altında. Tanrı öldüğünde, Avrupa da öldü. Gelişmiş dünyanın en dindar ülkelerinden biri olan ABD bu boşluğu doldurmuş olsa da, bugün aynı dinî gerileme ABD'de de yaşanıyor.

    2. örnek (Demir Çağı)

    inanılmaz başarılara imza atan Yunanlar ve Romalılar, klasik uygarlık zenginleştikçe dindarlıktan uzaklaştılar. Aslında altın çağını yaşayan klasik medeniyette şüphecilik¹ Atina'dan başlayarak yaygınlaştı ve ardından Atina toplumu bir yüzyıl içinde çöktü. Yunanistan acımasız savaşlara sürüklendi ve nihayetinde Makedonlar tarafından fethedildi. Ancak Makedonlar da dinî kimliklerini kaybettiklerinde, bir yüzyıl sonra, kendilerinden daha dindar bir halk olan Romalılar tarafından mağlup edildiler.

    (1) skeptisizm
    ---
    Romalılar, oldukça metanetli¹ ve ahlaklı olmalarının yanı sıra, tarihî kayıtlara göre bilinen dünyanın en dindar uluslarından biriydi. A-gnostik bir çizgideki Yunanistan'ı fethettikten sonra Yunan felsefesini Roma'ya taşıdılar; bu durum, Yunanistan'ın yaşadığı toplumsal sorunları italya'ya taşıyarak Roma'da benzer bir çöküş sürecini başlattı.

    (1) stoacı
    ---
    Roma zenginleştikçe din ve kültür anlayışı zayıfladı. Bu yozlaşma süreciyle birlikte toplum iç savaşa sürüklendi; ekonomik eşitsizlik arttı, Cumhuriyet yıkıldı, doğum oranları düştü ve ahlaki dejenerasyon toplumun her katmanına yayıldı. Bir asır süren iç savaşların ardından Romalılar, imparator Augustus'un önderliğinde muhafazakâr ve dinî bir reform sürecine girdiler. Ancak hasar çoktan verilmişti ve Roma cumhuriyet dönemindeki özgürlüklerini geri kazanamadı. Bu reformlar yeterli olmadı; sonrasında Roma, Tiberius, Caligula ve Nero gibi zalim, sapkın ve kendilerini “tanrı” ilan eden imparatorların elinde ağır bedeller ödedi. inançlarından uzaklaşan Romalılar ne doğum oranlarını koruyabildiler ne de düşmanlarına karşı koyabildiler; nihayetinde imparatorlukları yüzyıllar içinde tarih sahnesinden silindi.

    Basit bir karşılaştırma yapmak gerekirse, aynı dönemdeki Konfüçyüsçü Çin imparatorluğu, Romalıların aksine ahlaki standartlarını koruyarak dejenerasyondan uzak durmayı başardığı için ayakta kalabildi.

    3. örnek (Orta Çağ)

    Bu örnek bazılarınızı şaşırtacak olsa da, islam medeniyetinin altın çağında muazzam bir entelektüel çeşitlilik, felsefi arayış ve rasyonalizm vardı. Abbasi halifeliği diğer dinlere karşı son derece hoşgörülüydü ve 9. yüzyılın egemen ideolojisinin belirleyicileri olan Mu'tezile düşünürleri, Kur'an'ın sembolik şekilde yorumlanması gerektiğine, hakikatin ise dünyanın rasyonel ve bilimsel yöntemlerle incelenmesiyle bulunabileceğine inanıyorlardı. Bu dönemde çok kültürlülüğün yanı sıra, kadınların toplumsal hayattaki etkinliği de belirli bir çerçeve içinde oldukça yaygındı.

    Ancak ipek ve Baharat Yolu’nun kesişiminde yer alan islam toplumu, zenginleştikçe dejenerasyona sürüklenerek çöktü. Abbasi halifeliği, iç savaşlar, dış istilalar ve köle isyanlarının imparatorluğu dört bir yandan sarsmasıyla yıkıldı. Orta Doğu'nun genel nüfusu azaldıkça, kentsel nüfus da çöktü. iran'da nüfusu bir milyonu aşan birçok şehir vardı; ancak bu şehirler zamanla ya terk edildi ya da tamamen yeryüzünden silindi. Doğum oranlarının düşmesiyle bozulan ekonomi, toplumsal şiddet eylemlerinin artmasına neden olurken, bu durum bir yandan demografik yapının dinsel fanatizme yönelmesine, diğer yandan ise dejenerasyondan uzak kalmış, daha ahlaklı ve disiplinli olan Türklerin bölgedeki nüfus yapısını yeniden oluşturmasına yol açtı.

    4. örnek (Tunç Çağı)

    Son örneğimde ise Eski Ahit’e ve yenemeyecekleri devasa imparatorluklarla çevrili, onları koruyacak hiçbir coğrafi sınırı olmayan topraklarda yaşayan Musevilere odaklanmak istiyorum. Ankara büyüklüğünde bir alanda küçük bir azınlık olmalarına rağmen, yaklaşık 2.000 yıl boyunca¹ kademe kademe kaleme alınan Eski Ahit, aslında temel olarak kutsal bir metin olmakla birlikte, aynı zamanda Musevilerin bir toplum olarak hayatta kalmalarını sağlayan stratejilerin kaydedildiği tarihsel bir dokümandır. Eski Ahit’in bu kadar işlevsel olmasının bir nedeni de Musevi toplumunun yabancı işgali, soykırım, köleleştirilme, istilalar, imparatorluklar, yozlaşma, sınıf çatışmaları, zenginlik, yoksulluk veya iç savaş gibi bir toplumun maruz kalabileceği her türlü aşamadan geçmiş olmasıdır. En basit anlatımla, Museviler hangi kriz durumunda hangi stratejilerin işe yarayıp hangilerinin yaramadığını derlemişler; farklı kriz tiplerine karşı farklı yöntemler izlenmesi gerekse de, bu stratejilerin tümünün ortak paydasının Tanrı'ya sadakat olduğunu keşfetmişlerdir. Eski Ahit elbette teknik anlamda kusursuz bir tarih kitabı değildir ve önemli ölçüde mitolojik unsurlar içerir; ancak o dönemdeki diğer toplumların² kayıtları, Eski Ahit’teki genel tarihsel eğilimlerin doğruluğunu teyit etmek için yeterlidir.

    (1) içeriğinin 3.000 yıldan daha eski olduğu düşünülse de yazılma sürecinin 2.000 yıla yayıldığı kabul edilir.
    (2) Özellikle de Ugaritlerin
    ---
    Eski Ahit’te, Musevilerin Tanrı’nın yolundan sapmaları nedeniyle defalarca cezalandırıldıklarını görürsünüz. Bu cezalandırılma sekansları aslında ilginçtir; çünkü belirli bir noktadan sonra insanda “neden her seferinde cezalandırılacaklarını bile bile Tanrı’nın yolundan ayrılıyorlar?” sorusunu uyandırır. Onları kölelikten kurtarmış olmasına rağmen, Musa’yı dinlemediklerini okuduğunuzda sinirlenmeniz çok doğaldır. Ancak akılda tutulması gereken husus, Eski Ahit’in 2.000 yıllık bir süreci kapsadığıdır; yani metindeki tek bir sayfa, aslında 400 yıllık bir olaylar silsilesini anlatır.

    Toplumlar her zaman kendi medeniyetlerinin, yaşadıkları çağın ve kendilerinin çok özel olduğunu düşünürler. Bu yüzden 12. Yüzyıl bc'de Musa’nın önderliğinde veya 600 bc'de peygamberler döneminde¹ Museviler, kendi dönemlerinin farklı olduğunu, imparatorluklarının sonsuza dek refah içinde kalacağını ve artık Tanrı’ya ihtiyaçları kalmayacak kadar üst bir seviyeye ulaştıklarını düşündüler. Eski Ahit’in ortaya koymaya çalıştığı temel husus, bu kibir temelli anlatının defalarca tekrarlandığı ve hiçbir zaman sonuç vermediğidir. Özetle, Eski Ahit, Musevilerin Tanrı’nın yolundan defalarca nasıl saptığının ve bunun her seferinde hüsranla sonuçlandığının bir kaydıdır.

    (1) Yeremya, Habakkuk, Sefanya, Hezekiel ve Lehi
    ---
    Bu dört örnekle, bronz çağı, demir çağı, orta çağ ve modern çağ gibi tarihin her önemli döneminden dünyanın dört bir yanındaki toplumları inceledim. Buradan yola çıkarak, umarım ortada inanılmaz bir süreklilik olduğunu görebiliyorsunuzdur. Bunun gibi onlarca örnek daha sıralayabilirim; geçmişte piramitler inşa etmeyi başarmış Güney Amerika yerlilerinden Konfüçyüs öncesi Çin’e, Budizm öncesi Hindistan’dan Rönesans italya’sına kadar pek çok farklı örneğe değinebilirim, ancak böyle bir tekrar benim için hiç ilginç değil. Burada asıl odaklanılması gereken konu, filozofların bengi döngü¹ ismini verdikleri kuyruğunuyiyen döngüsüdür. Bu örüntü, tarihte neden sürekli tekrarlanıyor?

    (1) die ewige Wiederkunft
    ---
    Bu tarihsel döngünün mantığı şu şekilde işler: bir toplum dindardır ve bu sayede güçlü toplumsal ve ahlaki değerlere sahip olur. Bu değerler topluma her düzeyde fayda sağlar. insanlar daha fazla çocuk sahibi olurlar, ülkelerini savunmaya daha isteklidirler, birbirlerine duydukları güven artar ve toplumsal sınıflar arasındaki iş birliği güçlenir. Entelektüel çalışmalar daha dürüst bir zeminde yürütülür; dolayısıyla toplum evrimsel bir zeminde gelişir. Din, sosyal açıdan faydalı özelliklerin inşasına katkı sağlar. Bunlar arasında diğer insanlara iyi davranmak, cesaret, aile değerleri ve hazzı erteleyebilmek yer alır. Bir dinin detayları, o toplumun içinde bulunduğu koşullara ve gelişmişlik düzeyine bağlıdır. Örneğin, antik dünyanın dinleri hayvan kurban etmeyi ön planda tutarken, günümüzün büyük dinleri ahlaki temelde günlük kişisel fedakârlıkları, özellikle de hazzın sınırlandırılmasını talep eder. Çoğu zaman bu durumlar birbirine bağlıdır; öyle ki hayvan kurban eden bir toplum, doğal düzene ve bizzat kendisine, başarılı olmak uğruna gerekeni yapmaya istekli olduğunu sembolik olarak göstermektedir.

    Bir medeniyet yola çok katı, çoğu zaman akıl dışı görünen ve agresif ahlaki kurallarla çıkar; ancak toplum zamanla zenginleştikçe ve varlığını sürdürdükçe bu kurallar kademeli olarak çözülür; yerini dejenerasyona, dürtüselliğe ve her türlü zevk düşkünlüğüne bırakır. Bu süreç, toplum tamamen yıkılana kadar sürer. Yıkımın ardından ise yeni ve daha güçlü bir toplum ortaya çıkarak bu döngüyü yeniden başlatır.

    ekim 14, 2026
    0 ...