Sosyalizm dönemindeki vahşetler ve zorbalıklar tartışılırken Marksistler genellikle şöyle yanıt verir: “O, gerçek sosyalizm değildi.” Onlar, gerçek sosyalizmin işçi kontrolü gerektirdiğini ve temelde demokratik olduğunu savunurlar. Bu retardatif argümanı detaylıca incelediğinizde, hiçbir şekilde Marksistlerin ulaştığı sonuca varamazsınız.
Argümanlarını adil bir şekilde değerlendirebilmek için öncelikle Marksistlerin ne söylediklerini tam olarak anlamanız gerekir. Ciddi sosyalistler, Sovyetler Birliği’nin ve Mao dönemi Çin’inin felaketle sonuçlandığını kabul etmekle birlikte, bunların gerçekten sosyalist olmadığını savunurlar. Bu rejimlerin, işçiler tarafından değil; otoriter elit sınıflarca yönetilen bürokratik tiranlıklar olduğunu ve bu nedenle başarısızlığa uğradığını iddia ederler.
Marksistlere göre gerçek sosyalizm, işçilerin nelerin, nasıl üretileceği ve kaynakların nasıl tahsis edileceği konularında demokratik süreçlerle ortak toplumsal kararlar almasını gerektirir. Onlar, bu demokratik katılımın insanların üretim araçlarına sahip olma hakkını ve ekonomiyi açgözlülük veya kâr odaklı değil, insani ihtiyaçlar temelinde yönetme ilkesini temsil ettiğini iddia ederler. Marksistlere göre bu koşullar bir kez sağlandığında toplum kusursuz bir şekilde işleyecektir. Ancak bu, gerçekte asla göremeyeceğiniz bir ütopya, sadece bir masaldır.
Önerilen demokratik sosyalizm modelinin neden doğası gereği uygulanamaz olduğunu göstermeden önce, siyaset tarihi açısından hemen gözüme çarpan bir tutarsızlığın altını çizmek istiyorum. Bugün duyduğunuz bu plan, daha önce kimsenin üzerinde düşünmediği, tamamen devrim niteliğinde ve yepyeni bir fikir değildir. Birinin 2026 yılında kalkıp “Harika bir fikrim var! Sosyalist bir demokrasi kuralım!” diye ortaya atıldığı bir durum söz konusu değildir. Aslında Sovyetler Birliği gibi sosyalist devletlerin anayasalarını incelerseniz, bu metinlerin demokratik sosyalistlerin tanımladığı o idealize edilmiş vizyonla çarpıcı bir benzerlik taşıdığını fark edersiniz.
Bugünkü Marksistlerin ve solcuların insancıl bir sosyalizm biçimi kurmak için asil niyetlerle yola çıkan ilk kişiler olduklarına inanmaları akıl alır gibi değil. Sanki onlardan önce gelen sayısız sosyalistin ve bu uğurda hayatını feda eden milyonlarca insanın, işe en başından itibaren bürokratik bir kâbus yaratmak amacıyla koyulduğunu varsayıyorlar. Bu sefer durumun farklı olacağını düşünüyorlar. Çünkü kendilerinin özellikle çok zeki olduklarını ve geçmişteki sosyalistlerin gözden kaçırdığı bir gerçeği nihayet fark ettiklerini sanıyorlar. Oysa gerçekte Stalin, Mao ve Pol Pot gibi figürler de başlangıçta, tıpkı günümüz sosyalistleri gibi iyi niyetlerle yola çıkmıştı.
Ancak onlar, bu işçi cenneti vizyonunu çok açık bir nedenle gerçekleştiremediler; çünkü gerçek bir işçi demokrasisine, yani işçi kontrolüyle etkili bir merkezî planlamaya aynı anda sahip olmak imkânsızdır. ikisinden biri tercih edilmek zorundadır. Teorik anlatımlara girmeden ifade etmek gerekirse, merkezî planlama olmadan sosyalizm hayata geçirilemez. Marksist düşünceye göre sosyalizm, toplumun ihtiyaçlarını karşılamak üzere üretim yapmayı gerektirir. Ancak bu, söz konusu ihtiyaçları önceden tespit edebilme kapasitesini şart koşar; bu da koordineli bir üretim gerektirir. Bu koordinasyon sağlanamadığında, toplum arz-talep dengesiyle yönetilen serbest piyasa güçlerine geri döner. Dolayısıyla sosyalizm, doğası gereği merkezî planlamayı zorunlu kılar. işte demokratik sosyalizmin ontolojik sorunu da burada ortaya çıkar. Merkezî planlama ile demokratik işçi kontrolünün neden bir arada var olamayacağını bir örnekle açıklamak gerekirse;
Bir transistör üretim tesisini veya radyo cihazları üreten bir atölyeyi ele alalım. Üretime ilişkin kararların demokratik bir oylama ile alındığını varsayalım. işçiler, zeki ve yenilikçi bireyler olarak teknolojik ilerlemenin seyrinin farkındadır. Sonuç olarak, bu ay 5.000 sıradan transistör daha üretmek yerine, odaklarını dijital radyolarda kullanılan ve milyarlarca mikroskobik transistörden oluşan entegre devrelere, yani üst düzey mikroçip üretimine kaydırmayı önerebilirler. Demokratik bir oylamanın ardından, tesisin bundan böyle mikroçip üretimine geçmesine karar verebilirler.
Bu senaryoyu, her birinin ne üreteceği ve nasıl üreteceği konusunda bağımsız olarak oy kullanan ülke çapındaki yüzlerce atölyeye genişlettiğimizde, işin rengi değişir. Tüm toplumsal üretimi koordine etmek üzere tasarlanmış merkezî bir plan kavramı giderek gereksiz hâle gelir; yani başlangıçta tüm toplumsal ihtiyaçları denetlemek için kurulan merkezî planlama aygıtı geçerliliğini yitirir. Serbest piyasa ve arz-talep mekanizması ortadan kalktığı için toplumun neye, ne kadar ihtiyacı olduğu hiçbir zaman tam olarak bilinemez; kaynaklar israf edilir ve istenilen ürünlere ulaşılamaz. Merkezî planlamacıların olmadığı sözde demokratik sosyalist bir ekonomi, doğal olarak tekrar arz-talep dengesiyle çalışan serbest piyasaya dönüşmeye mahkûmdur.
Serbest piyasaya dönüş eğiliminin fark edilip engellenmesi durumunda ise toplumsal ihtiyaçların ve ortak iyinin sözde koruyucuları olan halk temsilcileri zor bir seçimle karşı karşıya kalır. “Piyasa anarşisi” olarak adlandırılabilecek bir kaosa geri dönmekten kaçınmak adına merkezî planlamacılar şu kararı vermek, daha doğrusu şu emri dayatmak zorunda kalırlar: “Sadece bizim talimat verdiğimiz mal ve hizmetleri üreteceksiniz. Toplumsal refahın emanetçileri olan bizler tarafından belirlenen kotalara göre üreteceksiniz, yoksa sonucuna katlanırsınız.” Çoktan anlamış olacağınız üzere, böylesi bir dayatma mekanizması, işçi demokrasisini fiilen sonlandırarak yerine otoriter bir komuta ekonomisi sistemini geri getirir.
Demokratik sosyalizm sisteminde çiftçilerin durumunu ele alalım. Demokratik sosyalistler, toprağın kolektifleştirilmesi sürecinde şu esnekliği sağlamak zorunda kalacaklardır: ister bireysel çiftçiler olsun, isterse bir kısmının buğday, diğerlerinin üzüm ürettiği bir çiftçi kooperatifinin üyesi olan demokratik sosyalist çiftçiler olsun; hepsine demokratik yollarla oy kullanarak diledikleri ürünü yetiştirme izni verilmelidir.
Dahası, her çiftçinin serbestçe üretim ve ticaret yapmasına izin verilirse, bu durum demokratik sosyalist toplumu hızla piyasa temelli bir topluma geri döndürecektir. Buna karşılık, eğer üretim kontrol altında tutulmak istenirse, çiftçiler dayatılan merkezî plana uymaya zorlanmalıdır. Bu da demokratik sosyalizmin, güç kullanımı ve zorlama yöntemleri olmadan uygulanamayacağı gerçeğini ortaya koyar. Dolayısıyla, vaat edilen bu işçi veya üretici kontrolü fikri, aslında demokrasi kavramının kendisine temelden meydan okumaktadır.
Sosyalizmi alternatif bir perspektiften ele alarak bireysel işçilerin kendi işlerini seçme hakkına sahip olduğu bir işçi demokrasisi altında yaşadıklarını varsayın. Bu, Marx tarafından tasvir edilen sözde özgürlük kavramıyla da örtüşmektedir. Buna göre işçiler, özgürlüğün kendileri için taşıdığı önemi vurgularcasına, istemedikleri bir işi reddetme hakkına sahiptir. Ancak sosyalizm için elzem olan merkezî planlamaya dayalı bir ekonominin etkin biçimde işleyebilmesi, uygun işgücü dağılımını sağlamak adına hem toplumun ihtiyaçlarının doğru analiz edilmesini hem de her bölgede ihtiyaç duyulan mühendis, öğretmen, çiftçi ve diğer her türden işçinin sayısının tam olarak bilinmesini gerektirir.
Peki, özgürlük düşkünü demokratik sosyalist işçiler atandıkları görev yerlerine taşınmak istemezlerse ne olur? Örneğin, Yozgat’a tayini çıkan Ayşe Öztürk’ü düşünün. Ayşe, Eskişehirli Mehmet’e âşık olursa ve Eskişehir’e tayin edilmek isterse, bu durum merkezî planlama açısından sorun teşkil eder. Mesele tek bir bireyi ilgilendiriyor gibi görünse de bu, toplum düzeyinde sanılandan çok daha büyük bir krize dönüşür. Toplumdaki diğer bireylerin de mevcut hayat düzenlerini bozmamak adına benzer özgürlükler talep etmesini yadırgayamazsınız. Bu tür taleplerin kitlesel bir boyuta ulaşması önce verimi düşürerek üretimi azaltır, ardından da enflasyonu tetikleyerek merkezî planı tamamen uygulanamaz hâle getirir.
Böylece sosyalizmin en başından itibaren insanların seyahat etme ve kişisel yaşam kararları alma özgürlüğüyle doğası gereği çeliştiği açıkça ortaya çıkmaktadır. Bu durum tarihsel olarak da defalarca gözlemlenmiştir; örneğin Sovyetler Birliği ve Küba’daki “iç pasaport” uygulaması, bir şehirden diğerine geçmek için state iznini zorunlu kılarak hareketliliği fiilen kısıtlamış ve böylece kişisel özgürlükleri açıkça ihlal etmiştir.
Baskıyı önlemenin ve işçi özgürlüğünü sağlamanın tek yolu, merkezî planlamayı tamamen ortadan kaldırmaktır. Fabrikalara diledikleri malları üretme, kendi seçtikleri veya oylamayla belirledikleri taraflarla ticaret yapma ve arz-talep dengesine ya da diğer piyasa koşullarına göre kendi fiyatlarını belirleme özgürlüğü tanınmalıdır. Ancak bu tür bir bağımsızlık tek tek fabrikalara verildiği anda, merkezî planlama işlevini yitireceği için geleneksel anlamda sosyalizm de çöker ve sistem hızla serbest piyasa odaklı bir ekonomiye dönüşür.
Oluşacak bu yeni piyasanın işçi kooperatiflerinden meydana geleceği savunulabilir. Fakat şunu belirtmek gerekir ki mevcut karma ekonomilerde, hatta tamamen serbest piyasaya dayalı sistemlerde bile işçi kooperatiflerinden oluşan piyasa ağları hâlihazırda mevcuttur. Dahası, laissez-faire tipi katı kapitalist bir sistemde dahi işçi kooperatifleri diğer yapılarla birlikte varlığını rahatlıkla sürdürebilir. Örneğin, günümüzde ABD çiftçi kooperatiflerinin en güçlü olduğu ülkelerden biridir.
Sonuç olarak temel mesele kesin bir tercihe indirgenir: Ya işçiler özgürlüğün ve demokrasinin tadını çıkaracaktır ya da merkezî planlamacılar kontrolü elinde tutacaktır. işçi özgürlüğünü korumak, doğası gereği merkezî planlamayı ortadan kaldırmayı şart koşar; merkezî planlamayı sürdürmekte ısrar etmek ise işçilerin özgürlüğünü kaçınılmaz olarak ihlal edecektir.
Sosyalistlerin bu varsayımsal işçi kontrolü kavramına dair sundukları tüm argümanları entelektüel açıdan bütünüyle samimiyetsiz kılan durum, yanlışlanamaz bir argumentum ad puritatem¹ kurgulamış olmalarıdır. Dikkat ederseniz, tarihte işçi kontrolünün büyük ölçekte fiilen var olduğu hiçbir zaman somut olarak kanıtlanamamıştır. Bu nedenle sosyalistler hâlâ Stalin, Mao ve Pol Pot dönemlerinde yaşananların gerçek sosyalizm olmadığını iddia edebilmektedir. Gerçek sosyalizmin aslında henüz hiç denenmediğini, dolayısıyla bu ütopik sistemin peşinden sonsuza dek gidebileceklerini savunurlar. Üstelik, işçi kontrolü ile sosyalizmin pratikte nasıl bir arada var olabileceğini mantıksal olarak açıklamalarına da gerek yoktur; onlar için sadece bunun bir şekilde gerçekleşeceğini iddia etmeleri yeterlidir. Bu durum mucizevi bir biçimde gerçekleşmezse, deneyimlediğiniz yönetim şeklinin aslında sosyalizm olmadığı söylenir. Bu, son derece kullanışlı bir manipülasyon oyunudur, çünkü kişi bu oyunu sonsuza kadar oynayabilir.
(1) ya da saflığa başvuru safsatası
---
Bu durum, tıpkı kurşunu altına dönüştürmeyi vadeden gerçek simya benzetmesine benzer. Dönüşüm gerçekleşmediğinde başarısızlık, yapılan işlemin gerçek simya olmadığı iddiasıyla örtbas edilir. Oysa sorulması gereken asıl soru, bir insanın kurşunu gerçekten altına dönüştürüp dönüştüremeyeceğidir. Elbette bu mümkün değildir. Tıpkı simyacılarda olduğu gibi, sosyalistlerin de asıl amacı kurşunu altına çevirmek değil, bu asılsız haklı çıkma çabasını süresiz olarak uzatmaktır. Sosyalistler söz konusu olduğunda böyle bir çaba, bireylerin hayatlarını durmaksızın manipüle edecek sözde asil bir deneyi sonsuza dek sürdürebilmeleri adına onlara sınırsız yetki tanınması anlamına gelir.
Eğer bir kişi, tıpkı kadınların, feministlerin ve entitelerin savunduğu gibi bireyler arasındaki rızaya dayalı ilişkilere gerçekten değer veriyorsa ve insanların kendi yaşamları ile çalışma hayatları üzerinde özerk kararlar alma hakkını destekliyorsa, sosyalizmi kesinlikle reddetmelidir. Burada anlaşılması gereken en önemli nokta şudur: Sosyalizmin temel sorunu yalnızca Stalin gibi figürlerin ahlâki karakterlerindeki yozlaşma değil, sistemin doğası gereği zorlama ve baskı içermesi nedeniyle bizzat Stalin, Mao ve Pol Pot gibi diktatörleri kaçınılmaz olarak üretmesidir. Demokrasi, pratikte, yani Atina, Roma Cumhuriyeti, Hollanda, Britanya ve ABD örneklerinde gözlemlenen tarihsel süreçte, serbest piyasa ekonomisi içinde faaliyet gösteren tüccarların inşa ettiği ve öne çıkardığı bir yönetim biçimidir. Bu nedenle sosyalizm gibi egaliteryen ideolojiler, iddia ettikleri gibi hiçbir zaman gerçekten demokratik olamaz.