Genel bir kural olarak, hamileliğin ve çocuk sahibi olmanın ağırlığı ve zorluğu göz önüne alındığında, ki bu neredeyse tüm türler arasında insanda en belirgin olanıdır, kadınlar 9 ay hamile kalmak ve ardından yıllarca çocuk yetiştirmek zorunda olduklarından, erkeğin aileyi geçindirmek için kaynak sağlaması ve bunun için çabalaması beklenir. Bu, insanlık tarihindeki neredeyse tüm toplumlarda normdur.
Ancak kıtlığın olmadığı, aşırı zengin ve konforlu bir toplumda, kadınların ve çocukların aç kalma veya saldırıya uğrama riski olmaması, cinsiyetler arası ilişkilerde gücü kadınlara verir. Böyle bir toplum giderek daha çok feminize olur. Kadınlar, sadece güce ve duygulara yanıt veren kötücül doğaları gereği, kaynaklar artık sorun olmadığı için, dolayısıyla toplumdaki erkeklerin onlara hiçbir ekonomik ve sosyal değer sunmasına gerek kalmadığı için erkeklerden tiksinmeye başlar.
Bu da kadınların erkeklere karşı öfkelenmesine, aynı zamanda kendilerinin de daha erkeksi hâle gelmesine yol açar; çünkü artık özellikle ekonomik ve sosyal dış tehditler olmadan erkeklere bağımlı olmak zorunda değillerdir. Böyle bir dünyada erkeklerin artık maskülen olmasına gerek kalmaz; çünkü erkekler avlanarak, istilacılarla savaşarak, çiftçilik yaparak, daha genel bir ifadeyle kadınların genellikle yapamadığı diğer zor işleri “yaparak” erkeksi olurlar.
Diğer bir nokta, kadınlar, kötücül doğaları gereği, erkeklerle cinsel olarak pazarlık etmeye istekli olmadıkları için, erkeklerin erkeksi olmaları için hiçbir teşvik oluşmamaktadır. Bu da toplumda sosyolojik olarak erkekliğin azalmasına yol açar; çünkü erkeksi olmak cinsel bir ödül getirmez. Bu, her iki cinsiyetin de birbirine çekici görünmek için mücadele etmesinin bir anlamı kalmadığı için cinsel ilginin azalmasına neden olan, birbirini tekrar eden bir döngü yaratır. Erkekler erkeksi olmadığında ve kadınlar da kadınsı olmadığında, çocuk sahibi olma isteği ve ihtimali azalır. Bu olumsuz kuyruğunuyiyen döngüsü, toplum çökene kadar kendi kendini güçlendirir. Hem erkekler hem de kadınlar çiftleşmedeki çöküşün intikamını almak için birbirlerine karşı daha fazla kin gütmeye başlar.
Feminize duyguları yüceltip maskülen düzeni terk eden bir medeniyet çöker. Maskülen ve feminize; bunlar aslında fiziksel cinsiyetle ilgili değil, fonksiyonla da ilgili arketiplerdir. Maskülen yapı inşa eder, sınırları belirler ve gerçeği korur; diğeri ise bağlantıyı genişletir, besler ve konforu sürdürür. Aslında ikisi de gereklidir; ama sadece maskülen liderlik edebilir, çünkü medeniyet duygular üzerine değil, yapı üzerine; hiyerarşi, disiplin, sorumluluk ve fedakârlığı kabul eden erkekler üzerine inşa edilmiştir. Her ne kadar feminize toplumlarda buna baskı dense de, bu baskı değil, düzendir. Düzen istikrarı, uzun vadeli planlamayı ve böylece bir neslin inşa edip, sonraki neslin miras almasını sağlar. Aileler böyle hayatta kalır, uluslar böyle ilerler ve miras böyle yaratılır. Bir medeniyeti feminize bir ilgi ve onay arayışı üzerine inşa edemezsiniz. Bir ülkeyi “kendini ifade et” komutlarıyla yönetemezsiniz. Güçlü nesilleri “ne iyi hissettiriyorsa onu yap” diyerek yetiştiremezsiniz. Feminize bir toplumda önce iç güvenlik sorunları ortaya çıkar; ardından çöküş gerçekleşir.
Toplumda demografik değişimlerin; kentleşme, sekülerleşme, dejenerasyon veya feminizasyon gibi kültürel dönüşümlerin ortaya çıkması üç nesil sürer. Bugün ortaya çıkan değişimin tohumları üç nesil önce ekilmiştir. Her nesil, bir kadının doğum aralığı olan yaklaşık 30-35 yıllık bir süreyi kapsar; bu nedenle bir asır, üç nesli ifade edecek şekilde üçe bölünür. Kültürel değişimlerin dikkat çeken en ilginç özelliği, gerçekleşen değişimin ancak ikinci neslin son yılları ile üçüncü neslin ilk yılları arasında görünür hâle gelmesidir. Değişim üçüncü nesilde sancılarını hissettirmeye başladığında, önlem almak için artık çok geç olacaktır.
Bir toplumda kadınsı özellikler yaygınlaşıp genel geçer kabul görmeye başladıkça, erkeksi özellikler ve erdemler reddedilip şeytanlaştırılarak geri plana itilecek; böylece erkeksi mantık yavaş yavaş terk edilerek feminize duygular ön plana çıkacaktır. Batı’da gözlemlendiği şekliyle toplumun feminizasyonu, aşağıda belirtilen üç aşamada gerçekleşmektedir.
1968 kuşağının etkisiyle başlayan bu aşama, 1970 ile 2000 arasındaki ilk otuz üç yıllık dönemi kapsar. Eğitim sisteminizin feminizasyonu, bu dönemin ilk yıllarında başlayıp son yıllarında tamamlanır. Erkeklik sanki kötü bir kavrammış gibi dilinizdeki tüm eril sözcükler yasaklanır. Böylece arkadan gelen nesil, kadın merkezci¹ bir hayat algısı geliştirmeye başlar. Toplum, kadınların konforunu ve güvenliğini giderek daha fazla ön plana çıkarmaya başlar. Devlet bütçesinde bir kara delik açacak olan kadın konforunun en önemli ayağı, kadınların ekonomik katkılarının düşük olmasına rağmen refah seviyelerinin yüksek olmasıdır.
(1) jinosentrik, ing. gynocentric.
---
Tüm anayasal haklar eşit olmasına rağmen, kadınlara fırsat eşitliği, pozitif ayrımcılık ve kazanımlar gibi şirin isimler altında erkeklerden¹ daha fazla hak tanınır. Toplumsal katkılarının her açıdan düşük olmasına rağmen, refah devleti politikaları sayesinde kadınların gerçeklik içindeki kaynaklardan giderek daha fazla faydalanması sağlanır. Kadınlar böylece, bazı istisnai coğrafyalar ve ekonomiler dışında sürdürülmesi iktisadi açıdan mümkün olmayan refah devleti uygulamalarıyla² ve kadın merkezci toplumsal ayrıcalıklarını kullanarak, gerçeklik içindeki kaynaklara, hiç hak etmedikleri halde, giderek artan bir oranda erişmeye başlar. https://galeri.uludagsozluk.com/r/2515288/+
(1) Erkek ayrımcılığı ve içselleştirilmiş erkek düşmanlığı yoluyla kadınlara sağlanan ayrıcalıklar ya da Türkiye’deki feministlerin ifadesiyle her türden kazanımlar. Buradaki sorun; ayrıcalık elde eden kadınların, kötücül doğaları nedeniyle, erkeklerle, toplumla ve medeniyetle iş birliği yapmayı reddetmekle kalmayıp, onlardan açıkça nefret etmeye başlamalarıdır. Toplumla iş birliği yapmayı reddeden kadın demografisine karşı nasıl bir strateji izlenmesi gerektiğini daha sonra ayrıntılı olarak yazacağım.
(2) DEI, “Didn’t Earn It”. Çeşitlilik, Eşitlik ve Kapsayıcılık (Diversity, Equity, and Inclusion)
---
Bu durum, bir taraftan medeniyeti ayakta tutan işlerin %85’inden fazlasını yapan erkekler üzerinde ağırlık ve bezginlik¹ yaratırken, diğer taraftan bu kaynaklara haksızca ulaşan kadınlarda toplumu sırtında taşıyan erkeklere karşı bir nefret oluşmasına neden olmaktadır. Androfobi ve içselleştirilmiş erkek düşmanlığı, feminizm gibi zararlı ideolojilerle mantık çerçevesine oturtulmaya çalışıldıkça toplumdaki kadınlar da erilleşmeye başlar.
(1) Çünkü kadınların giderek daha kolay ulaştığı kaynaklara, gerçek işleri yapan erkekler daha fazla bedel ödeyerek ulaşmak zorunda kalırlar; buna ister daha çok çalışma dersiniz, ister enflasyon, orası size kalmış.
--- ikinci Aşama (2000-2035)
2000 ile 2035 arasındaki ikinci otuz üç yıllık dönemi kapsayan bu dönem boyunca yönetim kademelerine ve kurumlara, egaliteryen, feminist, kültürel marksist ve kadın ırkçı ideolojileri benimsemiş işe yaramaz bir demografik grup sızar. Sızan bu sıvı; birinci aşamadaki feminize eğitim sistemi ile feminist, kadın ırkçı ve jinofaşist¹ ideolojilerle beyni yıkanmış ikinci neslin ta kendisidir. Bu güruh; kadın doğasının olumlu bir güç olarak kullanılması gerektiğini, toplumun feminize zekâ² ve farkındalıkla birlikte akıl yürütmeye değil sevgiye dayanan, rekabetçi olmayan³ bir yapıya dönüşmesi gerektiğini, bunun sonucunda da denge, barış ve memnuniyet toplumunun oluşacağını ve düşünmek yerine hissetmek gerektiğini vaaz eder.
(1) Gynofascist
(2) Duygusal (geri)zekâ
(3) Üretimde, sanayide, ekonomide rekabet yerine çocuk oyunu oynamalıyız yani. Düşük üretim sonucu oluşacak enflasyonla duygusal zekâ kullanarak mücadele etmeliyiz.
---
ikinci aşamanın en belirgin özelliği; mülkiyet duygusuyla birlikte her türlü aidiyet, sahiplik ve kıskançlık duygusunun özenle zedelenmesi; nefsi müdafaa ile özel mülkiyet duygularının kınanması ve bireysel silahlanmaya karşı çıkılmasıdır. Bir taraftan toplum içi ve dışı düzeni ile güvenliği sağlayan polis ve ordu gibi kurumların bütçeleri kesilir; diğer taraftan bu kurumların birer arpalık haline getirilmesi amacıyla, fiziksel yetersizliklerine ve ihtiyaç dışı olmalarına rağmen çok sayıda kadının bu kadroları istila etmesi sağlanır.
Buna paralel olarak; feminize kapsayıcılık ve teslimiyetçilik duygularıyla tetiklenen açık sınır politikalarıyla orklar ve barbarlar imparatorluk sınırları içine yerleştirilirken, bu topraklardaki temel kültürel unsurlar ise tasfiye edilir. Kadınlara ve barbarlar ile orklara hukuki ve cezai alanlarda muafiyetler tanınarak, özellikle kadınların sosyal, kültürel ve hukuki eylemlerinden sorumlu tutulmalarının önüne geçilir. Örneğin, kadınların aynı suçları işleyen erkeklere göre %40 daha az ceza alması; hatta erkeklere karşı işledikleri bazı ağır suçlardan bile hapis cezası almadan basit ve ilgisiz tecil veya adli kontrol cezalarıyla kurtulması; tüm süreçte kolluk kuvvetleri ve yargı sisteminin her kademesinde çok daha nazik ve suça teşvik edici bir muamele görmesi sağlanır.
Sonlarına yaklaştığımız bu aşamanın en belirgin semptomları aşağıdaki gibidir:
• Feminize bir toplumda kadınların daha mutlu ve huzurlu, erkeklerin ise daha agresif olması beklenirken; ilginç bir biçimde bunun tersi gözlemlenmektedir. Örneğin, ABD’de 1980–2020 yılları arasındaki veriler incelendiğinde erkeklerin tutuklanma oranının %40 azaldığı, kadınlarda ise bu oranın %41 arttığı görülmektedir. Burada tutuklanma oranı özellikle önemli ve açıklayıcı bir veridir; çünkü kadın ırkçı yargı sistemi kadınlara ceza vermemektedir. Anlaşılan o ki kadınlar, feminize bir toplum ve kültürden memnun değildir; erkeksi bir otoriteye ve bir baba figürüne ihtiyaç duymaktadır.
• Azalan ve şeytanlaştırılan maskülen mantık, düzen ve disiplinin yanı sıra toplumda kaybolan erkek ve baba figürleri nedeniyle, kadınlarda hem genel¹ hem de erkeklere karşı² artan bir şiddet eğilimi³ gözlemlenmiştir.
(1) https://acf.gov/archive/o...d-neglect-nis-4-2004-2009
(2)https://www.nber.org/syst..._papers/w18994/w18994.pdf
---
Tıbbi çalışmalarda, kandaki östrojen ve progesteron seviyelerinin ani bir şekilde dalgalanmasının kadınlarda öfke ve şiddet eğilimini artırdığı bilimsel olarak kanıtlanmıştır. Aslında kadınlardaki bu hormon kaynaklı şiddete yatkınlık; dişi memelinin, doğum sonrası değişen hormon seviyeleriyle yavrularını korumak adına agresifleşmesi için geliştirilmiş evrimsel bir savunma mekanizmasıdır. Tüm bu bilimsel gerçekler; birçok kişinin defalarca deneyimlediği bebek arabası kullanan kadınların vurdumduymazlığını, agresifliğini ve feministlerdeki belirgin şiddet eğilimini de açıklamaktadır. Buna benzer şekilde, birçok kadının kadın ırkçı yasalar ve kadın merkezci sosyal ve kültürel yapılardan aldıkları gücü her alanda orantısız biçimde kullanmaktan çekinmedikleri açıkça gözlemlenmektedir.
2035 ile 2070 arasındaki son otuz üç yıllık dönem, toplumun hiperfeminizasyonu ile karmaşa ve çöküş dönemlerini kapsar. Literatürde hiperfeminizasyon dönemi olarak da adlandırılan bu sürecin sonunda toplum erken maskülenizasyon dönemine geçer.
Hiperfeminizasyon üç aşama ile açıklanır:
• Erkeksi mantığa dayanan yasaların feminizasyonu; kanunların duygulara, özellikle de kadınların duygularına dayandırılarak yeniden tasarlanması sürecidir. (Batı’da düşük/orta şiddette yaşanmakta.)
Yasaların feminizasyonunu bir örnekle açıklamak gerekirse;
Hukuki ifade I – Tüm vatandaşlar, saldırı altında olduklarında, ellerindeki tüm imkânları kullanarak kendilerini savunma hakkına sahiptir.
Hukuki ifade II – Tüm vatandaşlar, saldırı altında olduklarını hissettiklerinde, ellerindeki tüm imkânları kullanarak kendilerini savunma hakkına sahiptir.
Yukarıdaki ekstrem örnekten de anlaşılacağı üzere, yasaların özellikle kadın ırkçı bir anlayışla yeniden tasarlanması, toplumsal bütünlük ile medeniyet için en tehlikeli süreçtir; toplumun, kültürün ve ekonominin hızla18 çözülmesine neden olacaktır. işin trajik yanı, yasaların feminizasyon süreci, kadının beyanı esastır ilkesinde de görüleceği üzere çoktan başlamıştır. Semptomlar Batı’da daha ileri safhadadır; çünkü hukuk sürecindeki işlemleri yürütenlerin çoğu, ilköğretimden başlayarak¹ erkek öğrencileri itina ile dışlayan feminize eğitim sistemi² sonucunda, iki nesil içinde hukuk sisteminin içine bir yılan gibi çöreklenmiş olan toksik kadınlık ile androfobik ve içselleştirilmiş erkek düşmanı toksik feminist kadın güruhudur.
(1) özellikle kas gücü ve teknik beceri gerektirmeyen alanlardan
(2) Daha fazla bilgi için:
-The War Against Boys: How Misguided Policies Are Harming Our Young Men, Christina Hoff Sommers.
-The War Against Boys: How Feminism Is Harming Your Young Men, Christina Hoff Sommers.
-Save the Boys: Rescuing the Next Generation of Men from Feminist Marxist Misandry, Conrad Riker.
---
Örneğin, ABD’de ilkokuldan başlayarak üniversiteye kadar uzaklaştırma cezalarının %71’i erkek öğrencilere verilirken, yalnızca %29’u kız öğrencilere verilmiştir. Ancak ilginç bir biçimde, gerçek hayatta 2003’ten başlayarak kadınların suç oranı artarken erkeklerde bu oran düşmektedir. Tüm bu istatistikler, feminize bir toplumda erkeklere yönelik ayrımcılığın kanıtıdır. Birçok Batı ülkesinde, okul sınırları içinde kız öğrencilerin fiziksel şiddetine uğrayan ve kendilerini kasten savunmayan¹ erkek öğrencilerin büyük kısmı uzaklaştırma cezası alırken, predator kız öğrenciler yalnızca basit yazılı uyarılarla ciddi cezalardan kurtulmaktadır. Günümüzde eğitimin her kademesinde, erkek öğrencilerin eğitim sürecinden uzaklaşması adeta teşvik edilmektedir. Böyle bir toplumda erkeklere kalan tek seçenek, kadınlardan, özellikle de aşağılık feministlerden uzak durmak; adrofobik ve içselleştirilmiş erkek düşmanı toplumun ileri seviyelerinde de her türden kurumla ilişkilerini sınırlamaktır.
(1) Çünkü savunursa başına ne geleceğini çok iyi biliyor.
---
Türkiye’de eğitim sistemi içindeki kültürel marksist ve feminist unsurlar teker teker tespit edilip ayıklanmalı; kadınların eğitim sistemindeki istihdamı sınırlandırılmalıdır.
• Kadın merkezci toplumsal normların ve kadın ırkçı yasal uygulamaların erkekler üzerindeki baskıyı artırması nedeniyle, ikinci nesilde toplumdan çoktan çekilmeye başlamış olan erkek sayısında hiperfeminizasyon döneminde gözle görülür bir artış.
Erkeklerin toplumdan çekilmesi, medeniyet için arz ettiği tehlike derecesine göre aşağıdaki gibi üç farklı düzeyde gerçekleşmektedir:
Geri Çekilenler: Toplum içinde yaşamaya devam etmekle birlikte kamusal alandan kendini her geçen gün daha fazla uzaklaştıran erkek grubudur.
Bu aşamada, sadece erkeklere özel grupların ve kulüplerin kurulması toplumsal cinsiyet eşitliğine aykırı olduğu gerekçesiyle engellenirken, kadınlara özel gruplar desteklenir, erkeklerin ödediği vergilerle fonlanır ve bu durum cinsiyet ayrımcılığı olarak görülmez. Yalnızca erkeklere açık bazı gruplara zorla kadın üyelerin alınmasının bu grupları işlevsiz hâle getirdiği gözlemlenmiştir.
Birinci grup, üçü içinde medeniyet için en tehlikesiz ve en ikna edilebilir olanı olmasına rağmen, ilginç bir biçimde en fazla nefreti ve sözlü aşağılamayı üzerine çekecektir. Böylece, genellikle duygularıyla hareket ettikleri için ne yaptıklarının farkında olmayan kadınlar ile çoktan feminize olmuş üçüncü nesil erkekler, bu grubu medeniyet için daha tehlikeli olan ikinci ve üçüncü gruplara katılmaya cesaretlendirecektir. Erken maskülenizasyon (2070–2100) dönemindeki beyaz şövalyeleri oluşturacak bu grubun barındırdığı en büyük tehlike, toplumdan çekilerek şehir merkezlerinde artan barbar, ork ve kadın ırkçı siyasi şiddete karşı sosyal veya kamusal bir protesto ve baskı oluştur(a)mayacak olmasıdır. [Batı’da orta şiddette yaşanmakta.]
Çıkışçılar: Bu grup, hiperfeminize bir toplum içinde bir şekilde hayatta kalarak başarılı olmuş, belli bir zihinsel yorgunluk seviyesine ulaştığında da dünyanın daha muhafazakâr ülkelerine göç ederek tüm servetini bu ülkelere transfer eden gruptur. Bu süreç Batı’da çoktan başlamıştır. Hiperfeminizasyon döneminde bu grubun sayısındaki belirgin artış, ülkede üretilen sermayenin dışarıya kaçmasına yol açarak ekonomiyi gözle görülür biçimde olumsuz etkilemeye başlayacaktır. [Batı’da düşük şiddette yaşanmakta.]
Kırsal Münzeviler: Toplumdan tamamen uzakta, ormanda ya da diğer kırsal¹ alanlarda yaşamaya başlayan erkeklerden oluşan gruptur.
(1) https://www.youtube.com/watch?v=4_W6MSyTCO8
---
Haftada bir açtıkları telefonda onları işe geri dönmeye ikna etmeye çalışırken, aldığım bilgilere göre 2 saat önce bir dağ aslanıyla göz göze gelmişler ve isteseler de bu saatten sonra şehre dönebileceklerini düşünmüyorlar. Videodaki yorumlar göz önünde bulundurulduğunda, sayıları fazla gibi görünse de bu grubun nüfusa oranını bilmiyoruz; çünkü tespitlerimize göre birçoğu çift yaşamlı. Hiperfeminizasyon ve çöküş sürecinde sayılarında belirgin bir artış olması beklenen bu grubun, ilk bakışta çok masum görünseler de erken maskülenizasyon döneminde bir araya gelip medeniyetle iş birliği yaparak neo-feodal bir yaşam biçimini mi seçeceklerini, yoksa organize yasa dışı gruplar oluşturarak medeniyet karşıtı bir kara şövalye rolünü mü oynayacaklarını kestirmek zor. [Batı’da düşük şiddette yaşanmakta.]
• Kadınlara yönelik hak edilmemiş, temelsiz ve aşırı sempati.
Bu sempatinin ekonomik, kültürel ve sosyopsikolojik olmak üzere 3 boyutu vardır.
Ekonomik sempati: Kadınlara yönelik hak edilmemiş, temelsiz ve aşırı sempatinin ekonomik boyutunda, erkeklerden zorla alınan vergilerle fonlanan; hiçbir işe yaramayan ve hiçbir sempati duymadıkları, androfobik, erkek düşmanı, yiyici bir kadın kitlesi vardır. Bu fonlama; vergiler, enflasyon ve kadın merkezci, feminize bir dünya algısı geliştirmiş ahmak erkeklerin bağışları sayesinde gerçekleşir. [ABD’de düşük, AB’de orta şiddette yaşanmakta.]
Kültürel sempati: Kadınlara yönelik hak edilmemiş, temelsiz ve aşırı sempatinin kültürel boyutunda; genel olarak kadın imajının daha görünür olması ile sosyal hayatta ve kamusal alanda artan kadın sembolizmi yer alır.
Kadınlara yönelik temelsiz ve aşırı sempatinin kültürel boyutuna bir örnek; Hollywood veya Disney gibi kurumların feminist-wokeist ideolojileri benimsemesi, androfobik ve erkek düşmanı yapımlara imza atması nedeniyle popülerlik kaybetmesi ve kültür üretimindeki güçlerini yitirmeye başlamasıdır.
Kültür üretimini incelediğiniz her yerde aynı örüntüyü görürsünüz: Erkeklerin kültür üretimi yapan bir organizasyon kurması, kurumun gözle görülür bir popülarite ve başarı yakalaması; kadınların içeri sızarak kurumu feminize etmesi; erkeklerin dışlanmasıyla kurumun erkekliği demonize etmesi, androfobiye ve organize erkek düşmanlığına yönelmesi; feminist ve wokeist ideolojilerle birlikte kurumun çöküşü, kültür üretiminin durması ve neredeyse tüm feminize kurumların işlevsiz bürokratik yapılara dönüşmesi. Çünkü erkeksi bir disipline sahip olmayan kurumlar kültür üretemez.
Kadınlara yönelik temelsiz ve aşırı sempatinin kültürel boyutunun bir diğer örneği, savaş kahramanlarının ve kurucu figürlerin heykellerinin kaldırılıp yerine iğrenç kadın heykellerinin dikilmesidir. Kadınların gerçekte heykeli dikilecek başarıya imza atamamış olmalarından olsa gerek, bu çirkin heykellerin hepsi soyut formlardadır. [Batı’da orta şiddette yaşanmakta.]
Sosyopsikolojik sempati: Kadınlara yönelik hak edilmemiş, temelsiz ve aşırı sempatinin sosyopsikolojik boyutunda, kadınlarda artan çıplaklık, iffetsizlik ve ahlaksızlık gibi olgular yer alır.
Hiperfeminize toplumlarda kadının çıplaklığı ve ahlaksızlığı normalleştirilerek buna yönelik eleştiriler kınanırken, erkek çıplaklığı ve ahlaksızlığı titizlikle eleştirilir ve kınanır. Hiperfeminizasyonun ileri safhalarında erkek ahlaksızlığı yasalarla cezalandırılmaya başlanırken kadın ahlaksızlığına göz yumulur, hatta bu durum kutsanır. Avrupa’nın hasta kadını Birleşik Krallık’ın Bonny Blue ve Andrew Tate’e uyguladığı hukuki yaptırımlar arasındaki uçurum; kadınlara yönelik hak edilmemiş, temelsiz ve aşırı sempatinin sosyopsikolojik boyutunun en belirgin örneğidir. [Batı’da orta şiddette yaşanmakta.]
Hiperfeminize toplumlar, çöküş sürecinin son safhasındaki medeniyetlerdir. Oldukça bürokratik olan bu medeniyetler, içsel ve dışsal şoklar karşısında esneklik gösteremezler. Tıpkı bir kadın gibi son derece kırılgan bir yapıya sahip oldukları için, karşılaştıkları ilk iç veya dış şokta çözülerek eril bir monarşiye ya da totaliter ve büyük ihtimalle askerî bir yönetime evrilmek zorunda kalırlar.
2017 yılında Türkiye’de bulunduğum dönemde, diğer birçok konu gibi Türkiye’nin feminizasyon sürecini de araştırdım. Yazılı ve görsel basını ve dokümanları geriye doğru incelediğimde, Türkiye’deki feminizasyonun, Batı’da olduğu gibi 1968’de değil; SSCB’nin dağılacağının anlaşılmasının ardından, 45. Hükümet dönemi olarak ifade ettiğiniz süreçte başladığını fark ettim. O tarihten 2008 krizine kadar hızlandığını, 2008 krizinden sonra hızının sabit kaldığını ve 2010’ların sonlarına doğru ise yavaşlamaya başladığını gözlemledim. Türkiye hâlâ, Batı’dan bilgi teknolojileri aracılığıyla tüm dünyaya yayılan feminizasyonun kültürel ve sosyopsikolojik etkileri altında yoğun bir biçimde kalmaya devam etmekle birlikte, dünyanın birçok ülkesine kıyasla daha iyi durumda.
Ancak gerekli önlemler şimdiden alınmazsa, özellikle de kadınlar hukuk ve eğitim alanından uzak tutulmazlarsa, önümüzdeki 20 yıl içinde Türkiye’nin çehresi beklediğinizden daha hızlı değişerek ve 21. yüzyıl krizi derinleştikçe, karşılacağınız ekonomik ve toplumsal sorunların önemli bir kısmının kaynağı, toplumun sosyolojik feminizasyonu olacaktır. Feminize toplumların en ölümcül özelliği nüfuslarını yenileyememeleridir. Toplumun feminizasyonu bir çürümedir.